1 Barutun Tadı ve Çeliğin Soğukluğu
Patlamanın yankısı, Tarhun’un demirci dükkânının taş duvarları arasında uzun süre kaldı.
Ses ilk anda tek bir darbe gibi çıkmıştı. Kısa, tok, içeriden büyüyen ve bir anda bütün ocağın gövdesine yayılan bir patlama. Sonra demirler titremiş, tavandaki is lekeleri sanki yerinden kopacakmış gibi kıpırdamış, duvar diplerinde biriken mermer tozu havaya kalkmıştı. Şimdi ise ses bitmişti ama yok olmamıştı. Odanın içindeki her şeye sinmişti. Örsün kenarında, duvar boyunca asılı çekiçlerin saplarında, kömür kovasının ağzında, yere devrilmiş kırık kabın parçalarında ve Tarhun’un iri gövdesinin çevresinde görünmez bir titreşim hâlinde duruyordu.
Serdar dizlerinin üzerinde, dumanın içinde birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Ciğerlerine dolan hava keskin ve yabancıydı.
Kükürdün genzi ısıran tadı, sıcak demirin isli nefesine karışmıştı. Ocağın kömür kokusu, yanmış yağ, taş tozu ve kapalı mekânda fazla hızlı büyüyüp sonra bastırılmış bir ateşin ağır kokusuyla birleşiyordu. Serdar bu kokuyu tanıyordu. Modern çağda, eğitim alanlarında, atış sonrasında, patlayıcı imha sahalarında, mermi kovanlarının ve yanmış barutun ardında kalan o metalik acılığı defalarca duymuştu. Ama burada, Tralleis’in taşlarının içinde, binlerce yıl öncesinin ateşinde aynı tadı almak insanın aklını zorlayan başka bir şeydi.
Barutun tadı çağ değiştirmiyordu.
Yalnızca taşıdığı niyet değişiyordu.
Serdar bunu o anda bir daha anladı. Bu karışımı ölüm için istememişti. Bir duvarı yıkmak, bir kapıyı paramparça etmek ya da bir meydanı kana bulamak için değil. Düşmanın gözünü kör etmek, kulağını şaşırtmak, karar alma hızını kırmak için. Barut, yanlış elde barbarlıktı. Doğru anda, doğru ölçüde, doğru hedefle kullanılırsa yalnızca bir silahtan fazlası olabilirdi: bir sis, bir aldatma, bir boşluk, bir zaman aralığı.
Ama şimdi, o zaman aralığı henüz doğmadan önce ölme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Dışarıdan ses geldi.
Önce uzaktan koşan birkaç ayak sesi. Sonra taş sokakta aynı anda duran, sonra yeniden hızlanan çizme vuruşları. Ardından metalin metale değmesi. Kılıç kınları, zırh bağları, meşale demirleri. Sesler dükkâna yaklaşıyordu.
Tarhun hâlâ ocağın ortasındaydı.

Patlamanın dumanı onun çevresinde ağır bir perde gibi dolaşıyordu. Elinde demirci çekici vardı ama onu bir zanaatkârın aleti gibi tutmuyordu. Çekicin sapı avucuna tam oturmuş, baş kısmı hafif aşağıda, gövdesi saldırı hattına açık, ayakları mermer tozlu zeminde dengeli duruyordu. Bu bir işçi duruşu değildi. Bu, ani baskında ilk ateşi bekleyen bir askerin duruşuydu. Tetiğe değil, çekiç sapına yerleşmiş bir refleks.
Serdar onu gördü ve içindeki eski acı kısa bir an için kımıldadı.
Yılmaz.
Ama isimle oyalanacak zaman yoktu.
Saha komutanı içindeki bütün yaralı, özlemli, zamana düşmüş tarafları itti. Önce durum. Sonra kanıt. Sonra çıkış.
“Tarhun,” dedi.
Sesi alçaktı.
Ama emir çizgisindeydi.
Tarhun başını ona çevirdi. Dumanın içinden bakışları keskinleşti.
“Ne?”
“Dök şu külleri ocağın altına. Hemen.”
Tarhun bir an bile sormadı.
Bu kez Serdar bunu fark edip üzerine düşünmedi; yalnızca kullandı. Tarhun eğildi, kömür kovasının yanındaki soğumuş külü iki avucuyla aldı ve patlamanın iz bıraktığı kararmış noktaların üzerine savurdu. Hareketi hızlıydı ama paniğe kapılmış değildi. Serdar, yerdeki yanık lekeleri ayakkabısının kenarıyla dağıttı. Koyu izleri, ocağın doğal kirine yedirdi. Küçük parçaları tek tek ayırt etti. Deneme yapılan kabın kalan parçasını aldı, örsün kenarına sertçe vurdu; parça daha küçük ve anlamsız kırıklara ayrıldı. Sonra onları hurda yığınının altına doğru itti.
“Şu keskin kokuyu boğmamız lazım,” dedi.
Tarhun bakmadan anladı. Köşedeki yağlı bez parçalarından birini aldı, ocağın kenarında kontrollü biçimde yaktı. Ağır ve boğucu demirci kokusu hızla yayıldı. Serdar bir an öksürecek gibi oldu ama kendini tuttu. Koku artık tek başına barutu ele vermeyecekti. Yanmış yağ, demir tozu, kömür ve eski ocak kiri hepsi aynı kapalı havada birbirini bastırıyordu.
Leya’nın getirdiği küçük keseler hâlâ tezgâhın kenarındaydı.
Serdar onları gördüğünde içinden kısa, sessiz bir küfür geçti. Bunlar burada kalırsa, Morkos’un adamları yalnız gürültüyü değil, Leya’nın bu işle ilgisini de bulabilirdi. O zaman mesele yalnızca Tarhun’un dükkânı olmaktan çıkar, şifa evine uzanırdı.
Bu kabul edilemezdi.
Sağ eliyle keseleri kaptı. Omzu hâlâ tam iyileşmemişti; ani hareket dikiş hattını bıçak gibi gerdi. Serdar dişlerini sıktı ama eli durmadı. Keseleri açmadı, içeriklerini dağıtmadı, yalnızca izlerini yok etti. Birini kömür küfesiyle duvar arasındaki karanlık boşluğa itti. Diğerini hurda demirlerin içine gömdü. Üzerine demir tozu ve kül serpti. Tezgâhta kalan ince taneleri avucunun yanıyla süpürdü, sonra o avucu doğrudan ocağın kararmış taşına sürdü.
Dışarıdaki sesler yaklaştı.
Artık meşale ışıkları kapının altından sızıyordu.
Tarhun kapıya doğru baktı.
“Kaçış?” diye sordu.
Serdar o tek kelimeyi duyunca başını kaldırdı.
Kaçış.
Tarhun bu kelimeyi yalnızca dükkândan çıkmak anlamında söylememişti. Kapı hattı, arka çıkış, dar sokak, takip riski, yaralı adamın hızı… Hepsini tek kelimeye sığdırmıştı. Bu bir demircinin değil, operasyon içinde hesap yapan bir bedenin sorusuydu.
“Yok,” dedi Serdar. “Kaçan suçlu görünür.”
“Dövüş?”
“Son seçenek.”
Tarhun’un yüzünde kısa bir memnuniyetsizlik geçti.
Serdar ona baktı.
“Bu gece amaç ölmek değil. Gözlerine hiçbir şey vermemek.”
Tarhun cevap vermedi.
Ama yerini değiştirdi.
Kapının tam karşısına değil, kapı ile Serdar arasındaki çapraz hatta geçti. Bir muhafız içeri girerse ilk bakışta Tarhun’u, ikinci bakışta ocağı, üçüncü bakışta Serdar’ı görecekti. Bu, sorgunun yükünü Serdar’a bırakıyor ama saldırı hattını Tarhun’un kontrolüne veriyordu. Bilerek mi yaptı, bilmiyordu. Bedeni yine doğru yere gitmişti.
Serdar tezgâha yaslandı.
Yaralı omzunun yükünü saklayacak bir açı buldu. Nefesini düzenledi. Dumanın içine gömülü kalmak istemiyordu. Suçlu gibi görünmemeliydi. Fazla savunma yapmayacaktı. Fazla konuşmayacaktı. Fazla susmayacaktı. Sorguda insanın en büyük hatası, karşısındakinin her sorusunu cevaplanması gereken bir emir sanmasıydı. Bazı sorular cevap için değil, sinir ölçmek için sorulurdu.
Kapı tekmeyle açıldı.
Soğuk gece havası, meşale ışığı ve silahlı adam kokusu içeri doldu.
Üç muhafız önden girdi. Arkalarında iki kişi daha vardı. Kapı eşiğini doldurmadılar; eğitimliydiler. Biri içeri adım atar atmaz sola, diğeri sağa kaydı. Üçüncü, ortada kaldı. Bu, rastgele sokak kabadayısı düzeni değildi. Liman hattını tutan adamların alışkanlığıydı. Dar bir mekâna girerken aynı noktada yığılmıyor, ateşi ve çıkışı bölüşüyorlardı. Serdar bunu hemen kaydetti.

Ortadaki adam, baş muhafız olmalıydı.
Uzun değildi ama gövdesini olduğundan büyük gösteren bir sakinliği vardı. Deri zırhı diğerlerinden daha temizdi. Kemerindeki kısa kılıç bakımlıydı. Yüzünde kaba öfke yoktu. Bu daha tehlikeliydi. Kaba adam bağırır, tehdit eder, kendini ele verirdi. Bu adam gözleriyle sayıyordu.
Önce dumanı saydı.
Sonra yerdeki kararmış noktaları.
Sonra ocağın yanındaki hurda yığınını.
Sonra Tarhun’un çekicini.
Sonra Serdar’ın duruşunu.
Gözleri Serdar’ın sargılı omzuna bir an takıldı. Sonra yüzüne çıktı.
Serdar, o bakışta binlerce yıl sonra başka bir yüzün izini görür gibi oldu. Rasim’in soğuk, disiplinli, kendisini kirletmeden tehdit eden soyundan gelen erkeklerin atası belki de böyle bakardı: avına değil, avın kaçabileceği yerlere bakan adamlar gibi.
Baş muhafız havayı kokladı.
Burnunu hafifçe kırıştırdı.
“Bu neydi?” dedi.
Serdar cevap vermeden önce bir nefeslik boşluk bıraktı.
Çok hızlı cevap suçlu kokardı.
Çok geç cevap da.
“Demir,” dedi.
Baş muhafızın gözleri daraldı.
“Demir böyle bağırmaz.”
Tarhun bir şey söyleyecek gibi oldu. Serdar göz ucuyla ona baktı. Küçük bir bakış. Kısa. Durdurucu. Tarhun’un çenesi kasıldı ama sustu. Baş muhafız bunu gördü mü? Belki. Görse bile anlamını tam okuyamadı.
Serdar tezgâhtaki bir demir parçasını parmaklarıyla hafifçe itti. Metal taşın üzerinde kuru bir ses çıkardı.
“Demir ateşle konuşur,” dedi. “Bu gece sesi biraz yüksek çıktı.”
Baş muhafız dükkânın içine bir adım daha girdi.
Yanındaki adam, meşaleyi yukarı kaldırdı. Işık duvarlara, aletlere, Tarhun’un yüzüne ve yere serpilmiş küllere vurdu. Duman meşalenin çevresinde dalgalandı. Yanmış yağ kokusu, meşalenin reçinesiyle birleşti. Serdar genzindeki barut acılığını hâlâ alıyordu ama ilk gelen birinin bunu ayırt etmesi artık daha zordu.
Baş muhafız, yerinden birkaç parmak oynamış mermer bloğa baktı.
Serdar’ın içi bir an sıkıştı.
Taş.
Patlamanın asıl beklenmeyen sonucu oydu. Yıllardır yerinden oynamayan büyük mermer blok, titreşimle kaymıştı. Altındaki çizgileri henüz Serdar da tam görememişti. Ama baş muhafız, taşın yer değiştirdiğini anlarsa sorular artardı.
Adam eğilmedi.
Yalnız baktı.
“Ses limandan duyuldu,” dedi.
Serdar sakin kaldı.
“Limanın kulağı iyiymiş.”
Baş muhafız ona döndü.
“Ya da senin ocağın fazla hırslı.”
Serdar’ın ağzının kenarında çok küçük bir ifade belirdi. Gülümseme sayılmazdı. Alay da değil. Daha çok, düşmanın ölçüsünü aldığı sırada masaya küçük bir taş koymak gibi.
“Benim ocağım yok,” dedi. “Tarhun’un ocağı var.”
Baş muhafız Tarhun’a baktı.
Tarhun konuşmadı.
O susunca oda daha da ağırlaştı. Çünkü Tarhun’un susması korkaklık değildi. Bir kapının önüne konmuş demir sürgü gibiydi. Baş muhafız bunu anlamayacak kadar aptal değildi.
“Demirci,” dedi. “Bu yabancı senin adına mı konuşuyor?”
Tarhun’un gözleri Serdar’a kaymadı.
Bu iyi işaretti.
“Benim ocağımda duran adam, ocağın dumanını solur,” dedi Tarhun. “Dumanı soluyan adam konuşabilir.”
Serdar, Tarhun’un sesindeki sertliği duydu. Cümle dümdüzdü ama içinde sahiplenme vardı. Tam dostluk değil. Tam güven değil. Ama cephe kuran bir sahiplenme.
Baş muhafız kısa süre sessiz kaldı.
Sonra yere eğildi. Küllerin arasından küçük, kararmış bir parça aldı. Kırık kabın parçası değildi; Serdar’ın ayakkabısıyla ittiği yanmış taş kırıntılarından biriydi. Adam onu parmaklarının arasında çevirdi, kokladı, sonra yere attı.
“Yanık.”
Serdar omzunu kıpırdatmamaya özen göstererek başını hafifçe eğdi.
“Ocakta yanmamış şey arıyorsan yanlış yerdesin.”
Muhafızlardan biri güldü.
Baş muhafız arkasına bakmadan susturdu.
Sonra Serdar’a yaklaştı.
Aralarında iki adım kaldı. Tarhun’un çekici tutan eli biraz daha sıkıldı. Serdar bunu gördü ama gözlerini baş muhafızdan ayırmadı.
“Sen,” dedi adam. “Liman meclisinde görülen yabancısın.”
Serdar cevap vermedi.
“Şifa evinden çıkan yabancı.”
Yine cevap vermedi.
“Pazar yerinde adamları yere seren yabancı.”
Serdar bu kez konuştu.
“Tralleis’te yabancı çok.”
“Senin gibi değil.”
“Bunu iltifat saymalı mıyım?”
Baş muhafızın gözlerinde küçük bir öfke parladı. Sonra geri çekildi. Kendini hızlı toparlıyordu. Bu adam sokak serserisi değildi. Morkos’un adamıydı; öfkesini kullanmayı, saklamayı ve gerektiğinde ertelemeyi biliyordu.
“Bu ses,” dedi. “Morkos’un kulağına gidecek.”
Serdar içinden, zaten gitmesini istiyorum, diye geçirdi.
Ama yüzünde hiçbir şey göstermedi.
Sesin gitmesi gerekiyordu. Görüntünün değil. Morkos bir şey olduğunu bilmeliydi, fakat ne olduğunu bilmemeliydi. Düşmanın hayal gücü, kimi zaman en iyi müttefikti. Özellikle kontrol etmeye alışmış bir adamın hayal gücü.
Serdar başını hafifçe çevirdi, liman yönünü işaret eder gibi yaptı.
“Demirin sesi limana kadar gittiyse,” dedi, “Morkos’un depoları sandığımızdan daha boş olmalı. Boş yer çok yankı yapar.”
Oda bir anda soğudu.
Duman hâlâ sıcaktı. Ocak hâlâ köz tutuyordu. Meşaleler hâlâ yanıyordu. Ama cümle, içerideki havanın sıcaklığını değiştirdi. Çünkü bu artık açıklama değildi. Bu, doğrudan bir iğneydi. Morkos’un en güçlü olduğu yere, depolarına, malına, boşluk korkusuna batırılmış ince bir iğne.
Tarhun başını çok az Serdar’a çevirdi.
Bakışında öfke yoktu.
Kısa, şaşkın bir uyarı vardı: Bu fazla açık.
Serdar biliyordu.
Bazen bir sorgudan kurtulmak için yalnız saklanmazsın. Karşındaki adamın hangi soruyu soracağını değiştirirsin. Baş muhafız şimdi barut kokusunu değil, Serdar’ın cesaretini, niyetini ve Morkos’a neden bu kadar yakın cümle kurabildiğini düşünmek zorunda kalacaktı. Bu, onu asıl izden birkaç nefesliğine uzaklaştırırdı.
Baş muhafızın yüzü taşlaştı.
“Dilini sakla yabancı.”
Serdar sakince baktı.
“Ben sakladığım şeyleri daha dikkatli seçerim.”
Bu cümle de tehlikeliydi.
Ama tehlike bazen kontrollü verilmeliydi. Çok savunmasız görünmek de şüphe doğururdu. Serdar’ın burada çizdiği resim şuydu: yaralı, yabancı, küstah ama kendinden emin bir adam. Belki tehlikeli. Belki işe yarar. Ama paniğe kapılmış suçlu değil.
Baş muhafız eliyle işaret etti.
Adamlarından ikisi dükkânı aramaya başladı.
Biri hurda yığınına yaklaştı. Serdar’ın içi bir an daraldı. Orada Leya’nın keseleri vardı. Üstlerinde kül ve demir tozu vardı ama yeterince kararlı bir arama onları ortaya çıkarabilirdi. Muhafız eğildi, birkaç demir parçasını itti. Tarhun’un omzu çok az gerildi. Serdar nefesini değiştirmedi.
Baş muhafız Serdar’ı izliyordu.
Aramayı değil, Serdar’ın aramaya tepkisini izliyordu.
Bu daha zordu.
Serdar bakışını hurda yığınına çevirmedi. Çünkü insan gizlediği yere bakardı. Bunun eğitimini almıştı. Gözlerini baş muhafızda tuttu. Omzundaki ağrı sızıyordu. Ter, sırtından aşağı indi. Duman genzini yaktı. Ama gözleri yer değiştirmedi.
Muhafız hurdanın altındaki keseye yaklaşmadan, eli kararmış keskin bir demire değdi. Küfretti ve elini geri çekti. Parmak ucundan kan çıktı. Kızgınlıkla demir yığınına tekme attı. Serdar içinden, iyi, dedi. Yaralanan adam daha derin aramazdı; öfkeyle yüzeyde kalırdı.
Diğer muhafız ocağın arkasına baktı. Yanmış yağ kokusundan yüzünü buruşturdu. Bir şey bulamadı.
Baş muhafız, Tarhun’un çekicine yaklaştı.
“Bunu yere bırak.”
Tarhun cevap vermedi.
“Duydun.”
Tarhun’un gözleri baş muhafızın gözlerine çıktı.
“Bu benim ocağım.”
“Bu şehir Morkos’un düzeninde.”
“Düzen, ocağımda çekicimi yere koydurmaz.”
Bir an için kavga çok yaklaştı.
Serdar bunu hissetti. Muhafızların ağırlık merkezleri değişti. Biri kılıcının kabzasına gitti. Diğeri meşaleyi biraz geri aldı; ateşle birlikte dövüşmek istemiyordu. Baş muhafızın çenesi kasıldı. Tarhun çekici indirmedi. Oda, tek bir yanlış nefesle kana dönebilirdi.
Serdar konuştu.
“Çekici yere koyarsa,” dedi, “yarım kalmış demir soğur.”
Baş muhafız ona döndü.
Serdar devam etti:
“Soğuyan demiri tekrar ısıtmak gerekir. Daha çok duman. Daha çok ses. Daha çok liman şikâyeti.”
Bu basit, hatta neredeyse saçma gerekçe, gerilimi bir parmak geriye çekti. Baş muhafız aslında demirle ilgilenmiyordu; Tarhun’un eğilip eğilmeyeceğini görmek istemişti. Ama şimdi mesele dükkân işi gibi gösterilmişti. Açık baskıyı sürdürürse, kılıç zoruyla çekici bıraktıran adam olacak; bunu yapmak için henüz yeterli kanıtı yoktu.
Baş muhafız geri adım attı.
“Bu şehirde dumanın da kaydı tutulur,” dedi.
Serdar içinden o cümleyi ayırdı.
Dumanın kaydı.
Morkos’un düzeni buydu. Malın, bitkinin, zeytinin, yaranın, sesin, dumanın kaydı. Her şey bir deftere, bir mühüre, bir borca ya da bir tehdide çevrilmek isteniyordu.
“Kaydı iyi tutun,” dedi Serdar. “Sonra eksik çıkmasın.”
Baş muhafız artık gülümsemiyordu.
Son kez dükkânı taradı. Mermer bloğa baktı. Taşın birkaç parmak kaymış olduğunu fark etti mi, emin değildi. Belki etti. Belki yalnızca şimdilik üzerinde durmadı. Bu belirsizlik Serdar’ın ensesinde soğuk bir çizgi bıraktı.
“Morkos,” dedi baş muhafız, “bu sesin sahibini bulacak.”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü bu cümleye cevap vermek gereksizdi.
Baş muhafız kapıya yöneldi. Adamları da arkasından çıktı. Sonuncusu eşiği geçerken Tarhun’a baktı; bakışında açık düşmanlık vardı. Tarhun bunu umursamadı. Meşale ışıkları taş sokakta uzaklaştı. Çizme sesleri önce dükkânın önünden, sonra dar sokaktan, sonra gecenin daha geniş uğultusundan ayrılarak kayboldu.
Kapı açık kaldı.
Tarhun birkaç saniye öylece bekledi.
Sonra yavaşça kapıyı kapattı.
Sürgüyü çekmedi hemen. Önce dışarıyı dinledi. Serdar bunu fark etti. Yakın takip var mı, geri dönen adım var mı, köşede bekleyen biri var mı… Tarhun bütün bunları kulaklarıyla sayıyordu. Sonra sürgüyü yerine oturttu.
Dükkânın içi yeniden duman, kül ve bastırılmış gerilimle doldu.
Serdar tezgâhtan ayrılmak istedi ama omzu buna karşı çıktı. Kısa bir an başı döndü. Tarhun bunu gördü.
“Yaran açıldı mı?”
Serdar sargının altındaki sıcaklığı yokladı. Kanama artmıştı ama akmıyordu. En azından şimdilik.
“Yaşayacak kadar kapalı.”
Tarhun homurdandı.
“Leya bunu duysa seni tekrar masaya bağlar.”
Serdar nefesini toparladı.
“Duymasın.”
Tarhun’un yüzünde belli belirsiz bir ifade geçti. Gülümseme gibi değildi ama ona çok uzaktaki akrabası sayılabilirdi. Sonra ciddileşti. Ocağın ortasına yürüdü. Duman hâlâ ağırdı. Çekici duvara asmadı; elinde tuttu.
“Onları çağırdın,” dedi.
Serdar başını kaldırdı.
“Patlama çağırdı.”
“Hayır. Cümlen çağırdı.”
Serdar bir süre cevap vermedi.
Tarhun haklıydı. Depolar hakkında söylediği söz, baş muhafızın zihninde kalacaktı. Belki Morkos’a aynen iletilecekti. Belki değiştirilerek. Ama gidecekti. Gitmesi de gerekiyordu.
“Duymalarını istiyorum,” dedi Serdar.
Tarhun’un yüzü sertleşti.
“Görmelerini de istiyor musun?”
“Henüz değil.”
Tarhun bu cevabı sevmedi ama anladı.
Serdar ocağın sönmekte olan ateşine baktı. Barutun tadı hâlâ dilindeydi. Fakat şimdi, patlamadan çok sonra gelen sessizlik daha tehlikeli görünüyordu. Çünkü patlama bir anlık olaydı. Ses çıkar, duman yükselir, insanlar koşar, soru sorar. Sessizlik ise başka bir şeydi. İçinde hazırlık vardı. Kayıt vardı. Takip vardı. Morkos’un görünmeyen aklı vardı.
Dükkânın zemini, patlamanın titreşimiyle yer değiştirmiş mermer bloğun çevresinde hâlâ ince ince toz salıyordu.
Serdar’ın gözleri o taşa takıldı.
Muhafızlar gitmişti.
Ama taş yerinden oynamıştı.
Ve taşın altından, dumanın içinde henüz tam seçilmeyen ince çizgiler görünüyordu.
Tarhun da onun baktığı yeri gördü.
“Bu taş yıllardır oynamadı,” dedi.
Serdar dizlerinin üzerine çökmek istedi ama omzu izin vermedi. Yine de bir adım attı. Dumanın içinden, mermer bloğun kenarında beliren koyu çizgilere baktı. Bunlar rastgele çatlak değildi.
Bir şey kazınmıştı.
Belki bir harita.
Belki bir plan.
Belki de henüz işlenmemiş bir suçun tutanağı.
Tarhun kapının sürgüsünü bu kez tamamen indirdi.
Serdar, barutun değil, sessizliğin daha tehlikeli koktuğunu o an anladı.























