1 Avcının Ritmi
Sis, limandan çekilirken ardında yangın bırakmadı.
Bu, Rasimon’un ilk gördüğü şeydi.
Başkaları dumanı görünce ateş arardı. Meşaleleri kaldırır, su kovalarını sürükler, yağ amforalarını uzaklaştırmaya çalışır, panikle birbirinin omzuna çarpar, bağırır, küfreder, tanrıların adını ağzına alırdı. Limanda gece boyunca olan da buydu. Muhafızlar, hamallar, kayıtçılar ve gece nöbetçileri; dumanın içinden çıkan her gölgeye düşman, her çatlak sese saldırı, her kokulu buğuya yangın demişti.
Rasimon bunların hiçbirini yapmadı.
O, dumanın kendisine değil, dumanın neye dokunmadığına baktı.
Yağ deposunun duvarı is tutmuştu ama yanmamıştı.
Kantar taşının çevresi ıslaktı ama alev görmemişti.
Zeytin posası yığınları tütsülenmişti ama kül olmamıştı.
Katran fıçıları yerindeydi.
Amfora sıraları dağılmıştı ama kırılmamıştı.
Ölen yoktu.
Bu sonuncusu herkesi rahatlatabilirdi.
Rasimon’u rahatlatmadı.
Ölünün olmadığı saldırılar, çoğu zaman en dikkatle planlanmış olanlardı. Ölü beden meydanda kalır, kalabalık onun çevresine toplanır, öfke ve korku bir noktaya bağlanırdı. Ama kimse ölmemişse, herkes kendi korkusunu başka yere taşırdı. Kimi yangın gördüğünü söylerdi, kimi hayalet, kimi hırsız, kimi tanrı gazabı. Böyle gecelerin sabahında gerçek, tek bir cesedin yanında değil, yüz ayrı ağızda parçalanırdı.
Ve parçalanmış gerçek, Morkos’un sevmediği şeydi.
Rasimon, limanın orta hattında durdu. Şafak henüz doğmamıştı ama doğuya doğru gökyüzünün rengi açılmaya başlamıştı. Sis, suyun üstünde ve taşların dibinde ince tabakalar hâlinde sürünüyor, ara sıra rüzgârla toparlanıp yeniden dağılıyordu. Meşalelerin ışığı sönük ve yorgundu. Gece boyunca telaşla taşınan kovaların suyu yer yer birikmiş, zeytinyağıyla karışıp taş zemin üzerinde kirli bir parlaklık bırakmıştı. Bu parlaklıkta ayak izleri, sürüklenme çizgileri, amfora tekerlerinin yarım izleri ve paniğin karıştırdığı düzensiz lekeler vardı.
Çoğu adam bu zeminde hiçbir şey okuyamazdı.
Rasimon diz çöktü.
Parmaklarını çamura değdirdi.
Soğuk.
Yağlı.
Üstünde kül.
Altında eski toz.

Bu, sıradan yangın sonrası çamuru değildi. Yangın olsaydı izler yukarıdan aşağıya, alevin kaçtığı yöne doğru düzensiz dağılırdı. Burada ise duman bir noktadan yükselip dağılmamış; yerden yürümüştü. Ayak bileklerinden başlamış, diz hizasına çıkmış, meşale ışığını yutmuş, sonra rüzgârın izin verdiği yöne akmıştı.
Rasimon başını kaldırdı.
Rüzgâr denizden geliyordu.
Gece de böyle esmiş olmalıydı.
Dumanı yerleştiren kişi bunu biliyordu.
Bu bilgi, Rasimon’un yüzünde hiçbir değişiklik yaratmadı. Ama zihninde ilk taş yerine oturdu.
Bu iş rastgele değildi.
Arkasında korkak bir hırsız yoktu.
Bağıran bir isyancı hiç yoktu.
Bu, rüzgârı kullanmayı bilen birinin işiydi.
Yanından geçen genç bir muhafız hâlâ titriyordu. Adamın gözleri duman yüzünden kızarmış, kirpikleri külle ağırlaşmıştı. Kılıcını kınından yarım çekmiş, tekrar sokmayı unutmuştu. Rasimon onu gördü ama azarlamadı. Azar, panikten sonra kolay verilen ucuz bir cezaydı. Korkmuş adamın ne gördüğünü öğrenmeden onu susturmak, izi kirletmekten farksızdı.
“Ne gördün?” diye sordu.
Muhafız irkildi.
“Efendim?”
“Ne gördün?”
Adam yutkundu. “Sis vardı. Kantarın oradan çıktı. Sonra mendirekten de geldi. Kuzey taşlarında sesler duyduk. Koştuk. Kimse yoktu. Ama adım sesleri vardı. Sanki bir grup…”
“Sanki,” dedi Rasimon.
Muhafız sustu.
Rasimon onun yüzüne baktı.
“Sanki kelimesi korkunun yalanıdır. Gördüğünü söyle.”
Adamın boğazı kurudu. “Duman gördüm. Ses duydum. Adam görmedim.”
“Güzel.”
Bu tek kelime, muhafıza ödül gibi geldi. Omuzları biraz indi. Rasimon başını çevirdi.
“Git. Gördüğünü anlat. Görmediğini anlatma.”
Muhafız uzaklaştı.
Rasimon yeniden yere döndü.
Duman düzeneğinin ilk çıktığı yerlerden biri kantar hattıydı. Kantarın altında zeytin posası, yanmış bez, tuhaf bir kükürt acılığı ve yağlı fitil kokusu vardı. Biri burada küçük bir kap bırakmıştı. Sonra kap patlamamış, sadece konuşmuştu. Rasimon’un zihninden bu kelime geçti ve hoşuna gitmedi.
Konuşmuştu.
Duman konuşmuştu.
Yangın dememişti.
Saldırı dememişti.
Ne olduğunu söylememişti.
Sadece insanları kendi korkularıyla konuşturmuştu.
Bunu kuran akıl, kılıç sallamaktan fazlasını biliyordu.
Rasimon ayağa kalktı. Önce kantar hattından mendireğe yürüdü. Adımlarını acele ettirmedi. Kendi adamları onu izliyordu. Limanın bu hâlinde bağıran çok vardı; sessiz yürüyen tek kişi kendisi olmalıydı. Çünkü panik hâlindeki bir limanda komutanın sesi kadar ritmi de emir sayılırdı.
Mendirekteki taşların üzerinde ikinci dumanın izi vardı. Buradaki düzenek daha küçüktü. Kıyıya yakın bırakılmış, suyla ateş arasındaki çizgide konuşmuştu. Denizden gelen buharla karışınca, nöbetçiler ilk anda dumanın kaynağını ayırt edememiş olmalıydı. Bu iyi düşünülmüştü. İnsan denizden duman beklemezdi. Beklemediği şeyi görünce akıl, birkaç nefesliğine boş kalırdı.
Birkaç nefes.
Rasimon için yeterince uzun bir süreydi bu.
Bir kapının açılması için.
Bir yükün yer değiştirmesi için.
Bir nöbet hattının bozulması için.
Mendireğin kuzey ucundaki dar taş geçide geldiğinde yere çömeldi. Burada ses düzeneğinin izleri vardı. Yanmış metal değil, ısı görüp çatlamış küçük taş kırıkları. Bazıları bilerek seçilmişti. Yassı, hafif, sert yüzeyli taşlar. Birkaç ince metal parça da vardı. Bunlar ısınınca çatlamış, zemine düşmüş, ses üretmişti. Rasimon bir parçayı eline aldı. Parmak uçlarında çevirdi.
Bu sesi yapan kişi, taşın nasıl konuşacağını biliyordu.
Rasimon başını eğdi.
Zemindeki izler, muhafızların kuzeye doğru koşturulduğunu gösteriyordu. Ağır çizme izleri birbirine girmiş, bazı noktalarda ters dönmüş, bir yerde iki adamın çarpıştığı belli olmuştu. Orada çamur genişlemiş, bir diz izi yere basmış, kılıç kınının ucu taşta çizik bırakmıştı. Korku kalabalığı yanlış yöne sürüklemişti.
Bu da rastlantı değildi.
Duman bir yere, ses başka yere, asıl hareket üçüncü yere.
Üç ayrı el yoksa, tek bir akıl.
Belki iki beden.
Biri alanı okuyan.
Biri kapıyı açan.
Rasimon’un bakışı flora deposuna kaydı.
Oraya gitti.
Morkos’un adamları çoktan kapıyı kontrol etmişti. Mühür kopmamış, kilit kırılmamış, kapı dışarıdan sağlam görünmüştü. Buna rağmen içeride mal eksikti. Komutanlar bu tür çelişkilerden hoşlanmazdı. Çelişki, ya yalan ya ustalık demekti. Rasimon ikisini de ciddiye alırdı.
Kapının önünde durdu.
Kilit dilinin çevresinde çok ince, neredeyse gözden kaçacak bir çizik vardı. Kapı zorlanmamıştı. Keskiyle patlatılmamış, omuzla kırılmamış, alevle yakılmamıştı. Demir dili sanki kendi rızasıyla geri çekilmişti. Rasimon parmağını çizginin üzerinde gezdirdi. Sonra kokladı.
Yağ.
Metal.
Taş tozu.
Ve çok silik, yeni dövülmüş demire benzeyen bir koku.
Demirci.
Rasimon’un zihninde ikinci taş da yerine oturdu.
Bu işi yapan tek adam değildi. Yanında kilit ve metal bilen biri vardı. Ama sıradan bir kilitçi değil. Demire hükmeden biri. Üstelik kilidi kırmadan, kapının sessizliğini bozmadan açacak kadar usta.
Tarhun’un adı, limanda herkesin bildiği adlardan değildi belki. Ama Morkos’un defterlerinde geçiyordu. Zor adam. Kavgacı. Demirci. Halkın sevdiği ama tam sahiplenmeye cesaret edemediği türden biri. Rasimon onun dükkânını daha önce uzaktan görmüştü. Kocaman bir gövde, öfkeli gözler, çekiciyle konuşan bir adam. Böyle birinin sessiz kapı açması beklenmezdi.
Bu yüzden Rasimon daha çok ilgilendi.
İnsanların görünen hâli, çoğu zaman avcının ilk tuzağıydı. Tarhun kaba görünüyorsa, kaba olduğuna inanmak aptallıktı.
Depoya girdi.
İçeride bitki kokusu hâlâ güçlüydü. Kekik burnu kesiyor, adaçayı daha ağır bir duman gibi geride duruyor, kantaron yağı güneş görmüş bir acılıkla rafların arasında dolaşıyor, reçine çamı andıran keskinliğiyle havayı sertleştiriyordu. Rasimon bu kokuları Leya kadar tanımazdı ama depodaki seçimi anlayacak kadar zeki bir adamdı.
En pahalı şeyler alınmamıştı.
En kolay taşınacak şeyler de değil.
En çok ihtiyaç duyulanlar seçilmişti.
Bazı çuvallar hafifletilmiş, bazı kaplardan ölçülü alınmış, iyi yağ küçük tulumlara aktarılmış, bozuk yağlara dokunulmamıştı. Afyonun büyük bölümü duruyordu. Kayıt kutuları yerindeydi. Gümüş mühürler alınmamıştı. Bu bir yağma değildi.
Hırsız malı alırdı.
Bu yabancı düzeni almıştı.
Cümle Rasimon’un içinde şekillendi. Hoşuna gittiği için değil. Doğru olduğu için.
Depodaki karanlık bir köşede yerde hafif bir sürüklenme izi vardı. Oraya yaklaştı. Bir muhafızın gece kısa süreliğine kaybolduğu söylenmişti; sonradan depoda baygın bulunmuş, elleri bağlanmış, ağzı tıkanmıştı. Öldürülmemişti. Hatta boğulmasın diye başı yana çevrilmişti.
Bu ayrıntı Rasimon’u diğerlerinden daha çok düşündürdü.
Öldürmeye gücü olan ama öldürmeyen adam, ya zayıftır ya disiplinli.
Buradaki iz zayıflık değildi.
Kontrol.
Düşmanı öldürmemişlerdi çünkü ceset soru doğururdu. Çünkü kan, limanı bir anda başka hikâyeye çekerdi. Çünkü amaç intikam değil, çıkarma ve dağıtımdı. Bu tür kararlar öfkeyle alınmazdı. Komuta isterdi.
Rasimon diz çöktü. Muhafızın yere yatırıldığı yerde çok küçük bir lif parçası buldu. Keten olabilirdi. Ama düğüm izi tuhaftı. Lif, bağlandığı yerden kesilmemiş, sürtünmeyle ayrılmıştı. Üzerindeki kıvrım, Tralleis’teki sıradan yük bağlama düğümlerine benzemiyordu. Daha kısa, daha işlevli, daha güvenli. Gereksiz dolama yoktu. Çözüldüğünde iz bırakmayacak ama yük altında sıkışacak bir düzen.
Rasimon parmakları arasında lifi çevirdi.
Bu düğüm bir hamalın düğümü değildi.
Bir denizcinin de değildi.
Bir askerin düğümü olabilirdi.
Ama bu şehirdeki askerlerin bildiği türden değil.
Rasimon bunu cebine koydu.
Sonra dışarı çıktı.
Liman yavaş yavaş sabaha hazırlanıyordu. Morkos’un emriyle kapılar tamamen kapatılmamıştı. Bu doğruydu. Liman kapanırsa halk korkuyu görürdü. Liman açılırsa olay kargaşa olarak anlatılabilirdi. Morkos hikâyeyi sabaha yetiştirmeye çalışıyordu. Rasimon ise hikâyeden çok ritimle ilgileniyordu.
Ritim yerde kalırdı.
Konuşma yalan söylerdi.
Korku abartırdı.
Kayıt değiştirilebilirdi.
Ama bir adamın adım aralığı, yük taşırken ağırlığını nasıl böldüğü, dumanı rüzgâra göre nereye bıraktığı, düşmanı öldürüp öldürmemeye hangi anda karar verdiği kolay yalan söylemezdi.
Rasimon limanın batı hattından eski zeytin posası yığınının bulunduğu yere yürüdü. Burada koku daha ağırdı. Çoğu muhafız buraya yaklaşmak istemezdi. Pislik, insanın bakışını başka yere çevirirdi. Rasimon tam bu yüzden durdu.
Yığının arkasındaki taşlarda bir farklılık vardı.
Yeni açılmış kapak gibi açık bir iz yoktu. Usta eller kapanan şeyi yeniden yerli yerine oturtmuştu. Ama taşın kenarında ince bir sürtünme çizgisi kalmıştı. Çok küçük. Yağ ve posa ile örtülmüş. Görmek için yere eğilmek, kokudan rahatsız olmamak ve taşın eski yüzüyle yeni çizilmiş yüzü arasındaki farkı bilmek gerekirdi.
Rasimon bunu gördü.
Parmağını çizgiye sürdü.
Nemli taş tozu geldi.
İçinden soğuk bir hava sızmıyordu artık; kapak iyi kapatılmıştı. Ama kapak bir kez açılmıştı. Ağır yük doğrudan ana kapıdan çıkmamışsa, bu yol kullanılmış olabilirdi. Eski su yolu. Atık hattı. Unutulmuş damar. Şehirlerin altında her zaman üsttekilerin unuttuğu yollar olurdu. Zenginler kapıları satın alırdı; yoksullar çatlakları hatırlardı.
Rasimon ayağa kalktı.
Arkasında iki muhafız vardı. Biri sabırsızdı.
“Efendim, adam gönderelim mi? Taşı kaldırıp bakalım.”
Rasimon ona baktı.
“Ve bütün limana burada bir yol olduğunu gösterelim?”
Muhafız sustu.
Rasimon’un sesi yükselmedi.
“Bir kapı bulursan önce kimin bildiğini öğrenirsin. Kapıyı kırarsan yalnız taş bulursun.”
Muhafız başını eğdi.
Rasimon tekrar taş kapağa baktı. Yabancı buradan geçmişse, geri dönmüş de olabilirdi. Yükler buradan taşınmışsa, gittiği yer doğrudan liman dışı değildi. Şifa ağı. Halk. Leya.
Leya’nın adı Morkos’un evinde fısıltıyla söylenirdi. Saygıyla değil. Dikkatle. Bazı insanlar açık düşman ilan edilmeden önce daha tehlikeliydi. Çünkü halkın içine kök salmışlardı. Leya’nın eli bir çocuğun ateşini düşürmüşse, o çocuğun annesi Morkos’un mühründen çok o eli hatırlardı. Bu tür bağlar para gibi sayılmazdı ama daha uzun yaşardı.
Rasimon için tablo netleşiyordu.
Yabancı: alanı okuyan akıl.
Demirci: kapıyı açan el.
Şifacı: neyin alınacağını bilen bilgi.
Halk: yükü taşıyan damar.
Ve bütün bunların arasında bir sızıntı.
Çünkü bu kadar hızlı dağıtım, yalnız dışarıdan izlenerek kurulmazdı. Birinin içeriden haber taşıması, korkuyla ya da borçla eğilmiş birinin Morkos’un sofrasına kırıntı bırakması gerekirdi. Morkos böyle insanları severdi. Rasimon ise sevmezdi. Satın alınmış insan faydalıydı ama izleri kirletirdi. Yalanı çok olurdu. Korkusu ses yapardı.
Yine de kullanılacaktı.
Av, bazen kendi yarasından kan damlatırdı.
O kan iz bırakırdı.
Rasimon, flora deposunun eşiğine geri döndü. Kantar taşının yakınında, çamurun içinde daha önce fark etmediği küçük bir şey parladı. Eğildi. Çamura gömülmüş ince bir metal parçaydı bu. Çok küçük. Bir çapağa benziyordu. Tarhun’un aletlerinden kopmuş olabilir, bir kilit aparatının kenarından ayrılmış olabilirdi. Parçayı aldı, tırnağıyla üzerindeki çamuru sıyırdı.

Metal sıradan değildi.
Bu çağın demircileri sert metal yapardı. Ama bu parçanın kenarında fazla düzgün, fazla kontrollü bir dövülme izi vardı. Tarhun’un eli mi? Yoksa yabancının yönlendirdiği bir iş mi? Çapak, tek başına cevap vermezdi. Ama doğru soruyu doğururdu.
Rasimon metali avucuna aldı.
Sonra ip lifini de çıkardı. İkisini yan yana tuttu.
Metal ve ip.
Kapı ve yol.
Demirci ve yabancı.
Sis dağılmıştı.
Ama ritim kalmıştı.
Rasimon ilk kez hafifçe gülümsedi.
Bu gülümseme sevinç değildi. Avını yakalamış bir adamın değil, avının gerçekten değerli olduğunu anlamış bir adamın gülümsemesiydi.
Yanındaki muhafızlardan biri bunu görünce ürperdi.
Çünkü Rasimon genellikle gülümsemezdi.
“Efendim?”
Rasimon limanın ara sokaklarına baktı. Serdar ve Tarhun’un çoktan oradan geçmiş olması gerekiyordu. Belki doğrudan demirci dükkânına gitmemişlerdi. Alanı bilen bir adam, zaferden sonra aynı yoldan dönmezdi. Eğer dönmüşse, ya aptaldı ya tuzak kuruyordu. Yabancı aptal değildi.
“Adamları toplamayın,” dedi.
Muhafız şaşırdı.
“Takip etmeyecek miyiz?”
“Kalabalıkla iz sürülmez.”
“Kaç kişi?”
“Ben.”
Muhafızın yüzü gerildi.
“Tek başınıza mı?”
Rasimon ona döndü.
“Avı yakalamak isteyen çok ayakla yürür. Avın nasıl düşündüğünü öğrenmek isteyen sessiz gider.”
Muhafız başını eğdi.
Rasimon metal parçayı küçük deri kesesine koydu. İp lifini ayrı bir bezin içine sardı. Bunlar kanıt değildi henüz. Kanıt, Morkos’un masasını süslemek için işe yarardı. Rasimon’un ihtiyacı süs değildi. Onun ihtiyacı ritimdi.
Yabancının ritmi.
Dumanın nereye bırakıldığı.
Kapının nasıl susturulduğu.
Muhafızın neden öldürülmediği.
Yüklerin neden az alındığı.
Ve en önemlisi, bütün bunlardan sonra avın nereye gitmek zorunda kalacağı.
Rasimon limanın dar çıkışına doğru yürüdü.
Sabah ışığı artık taşların üstüne yayılıyordu. Morkos’un adamları düzeni yeniden kurmaya çalışıyor, kayıtçılar eksikleri başka adlarla yazmaya hazırlanıyor, hamallar gece olanı birbirlerine fısıldamamak için dudaklarını ısırıyordu. Halk korkuyordu. Ama korkunun altında yeni ve tehlikeli bir şey vardı.
Merak.
Morkos’un düzeninde merak, isyandan önce gelirdi.
Rasimon bunu da kaydetti.
Sonra başını, Tralleis’in iç sokaklarına çevirdi.
O yabancı, yalnız mal almamıştı.
İnsanlara soru bırakmıştı.
Soruyu bırakan adam, cevabını korumak için mutlaka geri dönerdi.
Rasimon, çamurun içindeki ince metal parçasını avucunda sıktı ve bir kez daha gülümsedi.
Sis dağılmıştı.
Ama yabancının ritmi yerde kalmıştı.
Ve avcı, artık o ritmi takip etmeye başlamıştı.






























