Rüzgarın Hafızası II

Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu

323 dk okuma 16 sahne 63 okunma
Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu

1 Avcının Ritmi

Sis, limandan çekilirken ardında yangın bırakmadı.

Bu, Rasimon’un ilk gördüğü şeydi.

Başkaları dumanı görünce ateş arardı. Meşaleleri kaldırır, su kovalarını sürükler, yağ amforalarını uzaklaştırmaya çalışır, panikle birbirinin omzuna çarpar, bağırır, küfreder, tanrıların adını ağzına alırdı. Limanda gece boyunca olan da buydu. Muhafızlar, hamallar, kayıtçılar ve gece nöbetçileri; dumanın içinden çıkan her gölgeye düşman, her çatlak sese saldırı, her kokulu buğuya yangın demişti.

Rasimon bunların hiçbirini yapmadı.

O, dumanın kendisine değil, dumanın neye dokunmadığına baktı.

Yağ deposunun duvarı is tutmuştu ama yanmamıştı.

Kantar taşının çevresi ıslaktı ama alev görmemişti.

Zeytin posası yığınları tütsülenmişti ama kül olmamıştı.

Katran fıçıları yerindeydi.

Amfora sıraları dağılmıştı ama kırılmamıştı.

Ölen yoktu.

Bu sonuncusu herkesi rahatlatabilirdi.

Rasimon’u rahatlatmadı.

Ölünün olmadığı saldırılar, çoğu zaman en dikkatle planlanmış olanlardı. Ölü beden meydanda kalır, kalabalık onun çevresine toplanır, öfke ve korku bir noktaya bağlanırdı. Ama kimse ölmemişse, herkes kendi korkusunu başka yere taşırdı. Kimi yangın gördüğünü söylerdi, kimi hayalet, kimi hırsız, kimi tanrı gazabı. Böyle gecelerin sabahında gerçek, tek bir cesedin yanında değil, yüz ayrı ağızda parçalanırdı.

Ve parçalanmış gerçek, Morkos’un sevmediği şeydi.

Rasimon, limanın orta hattında durdu. Şafak henüz doğmamıştı ama doğuya doğru gökyüzünün rengi açılmaya başlamıştı. Sis, suyun üstünde ve taşların dibinde ince tabakalar hâlinde sürünüyor, ara sıra rüzgârla toparlanıp yeniden dağılıyordu. Meşalelerin ışığı sönük ve yorgundu. Gece boyunca telaşla taşınan kovaların suyu yer yer birikmiş, zeytinyağıyla karışıp taş zemin üzerinde kirli bir parlaklık bırakmıştı. Bu parlaklıkta ayak izleri, sürüklenme çizgileri, amfora tekerlerinin yarım izleri ve paniğin karıştırdığı düzensiz lekeler vardı.

Çoğu adam bu zeminde hiçbir şey okuyamazdı.

Rasimon diz çöktü.

Parmaklarını çamura değdirdi.

Soğuk.

Yağlı.

Üstünde kül.

Altında eski toz.

1. Bölüm 4 - 1. Sahne İzleri Okuyan Avcı

Bu, sıradan yangın sonrası çamuru değildi. Yangın olsaydı izler yukarıdan aşağıya, alevin kaçtığı yöne doğru düzensiz dağılırdı. Burada ise duman bir noktadan yükselip dağılmamış; yerden yürümüştü. Ayak bileklerinden başlamış, diz hizasına çıkmış, meşale ışığını yutmuş, sonra rüzgârın izin verdiği yöne akmıştı.

Rasimon başını kaldırdı.

Rüzgâr denizden geliyordu.

Gece de böyle esmiş olmalıydı.

Dumanı yerleştiren kişi bunu biliyordu.

Bu bilgi, Rasimon’un yüzünde hiçbir değişiklik yaratmadı. Ama zihninde ilk taş yerine oturdu.

Bu iş rastgele değildi.

Arkasında korkak bir hırsız yoktu.

Bağıran bir isyancı hiç yoktu.

Bu, rüzgârı kullanmayı bilen birinin işiydi.

Yanından geçen genç bir muhafız hâlâ titriyordu. Adamın gözleri duman yüzünden kızarmış, kirpikleri külle ağırlaşmıştı. Kılıcını kınından yarım çekmiş, tekrar sokmayı unutmuştu. Rasimon onu gördü ama azarlamadı. Azar, panikten sonra kolay verilen ucuz bir cezaydı. Korkmuş adamın ne gördüğünü öğrenmeden onu susturmak, izi kirletmekten farksızdı.

“Ne gördün?” diye sordu.

Muhafız irkildi.

“Efendim?”

“Ne gördün?”

Adam yutkundu. “Sis vardı. Kantarın oradan çıktı. Sonra mendirekten de geldi. Kuzey taşlarında sesler duyduk. Koştuk. Kimse yoktu. Ama adım sesleri vardı. Sanki bir grup…”

“Sanki,” dedi Rasimon.

Muhafız sustu.

Rasimon onun yüzüne baktı.

“Sanki kelimesi korkunun yalanıdır. Gördüğünü söyle.”

Adamın boğazı kurudu. “Duman gördüm. Ses duydum. Adam görmedim.”

“Güzel.”

Bu tek kelime, muhafıza ödül gibi geldi. Omuzları biraz indi. Rasimon başını çevirdi.

“Git. Gördüğünü anlat. Görmediğini anlatma.”

Muhafız uzaklaştı.

Rasimon yeniden yere döndü.

Duman düzeneğinin ilk çıktığı yerlerden biri kantar hattıydı. Kantarın altında zeytin posası, yanmış bez, tuhaf bir kükürt acılığı ve yağlı fitil kokusu vardı. Biri burada küçük bir kap bırakmıştı. Sonra kap patlamamış, sadece konuşmuştu. Rasimon’un zihninden bu kelime geçti ve hoşuna gitmedi.

Konuşmuştu.

Duman konuşmuştu.

Yangın dememişti.

Saldırı dememişti.

Ne olduğunu söylememişti.

Sadece insanları kendi korkularıyla konuşturmuştu.

Bunu kuran akıl, kılıç sallamaktan fazlasını biliyordu.

Rasimon ayağa kalktı. Önce kantar hattından mendireğe yürüdü. Adımlarını acele ettirmedi. Kendi adamları onu izliyordu. Limanın bu hâlinde bağıran çok vardı; sessiz yürüyen tek kişi kendisi olmalıydı. Çünkü panik hâlindeki bir limanda komutanın sesi kadar ritmi de emir sayılırdı.

Mendirekteki taşların üzerinde ikinci dumanın izi vardı. Buradaki düzenek daha küçüktü. Kıyıya yakın bırakılmış, suyla ateş arasındaki çizgide konuşmuştu. Denizden gelen buharla karışınca, nöbetçiler ilk anda dumanın kaynağını ayırt edememiş olmalıydı. Bu iyi düşünülmüştü. İnsan denizden duman beklemezdi. Beklemediği şeyi görünce akıl, birkaç nefesliğine boş kalırdı.

Birkaç nefes.

Rasimon için yeterince uzun bir süreydi bu.

Bir kapının açılması için.

Bir yükün yer değiştirmesi için.

Bir nöbet hattının bozulması için.

Mendireğin kuzey ucundaki dar taş geçide geldiğinde yere çömeldi. Burada ses düzeneğinin izleri vardı. Yanmış metal değil, ısı görüp çatlamış küçük taş kırıkları. Bazıları bilerek seçilmişti. Yassı, hafif, sert yüzeyli taşlar. Birkaç ince metal parça da vardı. Bunlar ısınınca çatlamış, zemine düşmüş, ses üretmişti. Rasimon bir parçayı eline aldı. Parmak uçlarında çevirdi.

Bu sesi yapan kişi, taşın nasıl konuşacağını biliyordu.

Rasimon başını eğdi.

Zemindeki izler, muhafızların kuzeye doğru koşturulduğunu gösteriyordu. Ağır çizme izleri birbirine girmiş, bazı noktalarda ters dönmüş, bir yerde iki adamın çarpıştığı belli olmuştu. Orada çamur genişlemiş, bir diz izi yere basmış, kılıç kınının ucu taşta çizik bırakmıştı. Korku kalabalığı yanlış yöne sürüklemişti.

Bu da rastlantı değildi.

Duman bir yere, ses başka yere, asıl hareket üçüncü yere.

Üç ayrı el yoksa, tek bir akıl.

Belki iki beden.

Biri alanı okuyan.

Biri kapıyı açan.

Rasimon’un bakışı flora deposuna kaydı.

Oraya gitti.

Morkos’un adamları çoktan kapıyı kontrol etmişti. Mühür kopmamış, kilit kırılmamış, kapı dışarıdan sağlam görünmüştü. Buna rağmen içeride mal eksikti. Komutanlar bu tür çelişkilerden hoşlanmazdı. Çelişki, ya yalan ya ustalık demekti. Rasimon ikisini de ciddiye alırdı.

Kapının önünde durdu.

Kilit dilinin çevresinde çok ince, neredeyse gözden kaçacak bir çizik vardı. Kapı zorlanmamıştı. Keskiyle patlatılmamış, omuzla kırılmamış, alevle yakılmamıştı. Demir dili sanki kendi rızasıyla geri çekilmişti. Rasimon parmağını çizginin üzerinde gezdirdi. Sonra kokladı.

Yağ.

Metal.

Taş tozu.

Ve çok silik, yeni dövülmüş demire benzeyen bir koku.

Demirci.

Rasimon’un zihninde ikinci taş da yerine oturdu.

Bu işi yapan tek adam değildi. Yanında kilit ve metal bilen biri vardı. Ama sıradan bir kilitçi değil. Demire hükmeden biri. Üstelik kilidi kırmadan, kapının sessizliğini bozmadan açacak kadar usta.

Tarhun’un adı, limanda herkesin bildiği adlardan değildi belki. Ama Morkos’un defterlerinde geçiyordu. Zor adam. Kavgacı. Demirci. Halkın sevdiği ama tam sahiplenmeye cesaret edemediği türden biri. Rasimon onun dükkânını daha önce uzaktan görmüştü. Kocaman bir gövde, öfkeli gözler, çekiciyle konuşan bir adam. Böyle birinin sessiz kapı açması beklenmezdi.

Bu yüzden Rasimon daha çok ilgilendi.

İnsanların görünen hâli, çoğu zaman avcının ilk tuzağıydı. Tarhun kaba görünüyorsa, kaba olduğuna inanmak aptallıktı.

Depoya girdi.

İçeride bitki kokusu hâlâ güçlüydü. Kekik burnu kesiyor, adaçayı daha ağır bir duman gibi geride duruyor, kantaron yağı güneş görmüş bir acılıkla rafların arasında dolaşıyor, reçine çamı andıran keskinliğiyle havayı sertleştiriyordu. Rasimon bu kokuları Leya kadar tanımazdı ama depodaki seçimi anlayacak kadar zeki bir adamdı.

En pahalı şeyler alınmamıştı.

En kolay taşınacak şeyler de değil.

En çok ihtiyaç duyulanlar seçilmişti.

Bazı çuvallar hafifletilmiş, bazı kaplardan ölçülü alınmış, iyi yağ küçük tulumlara aktarılmış, bozuk yağlara dokunulmamıştı. Afyonun büyük bölümü duruyordu. Kayıt kutuları yerindeydi. Gümüş mühürler alınmamıştı. Bu bir yağma değildi.

Hırsız malı alırdı.

Bu yabancı düzeni almıştı.

Cümle Rasimon’un içinde şekillendi. Hoşuna gittiği için değil. Doğru olduğu için.

Depodaki karanlık bir köşede yerde hafif bir sürüklenme izi vardı. Oraya yaklaştı. Bir muhafızın gece kısa süreliğine kaybolduğu söylenmişti; sonradan depoda baygın bulunmuş, elleri bağlanmış, ağzı tıkanmıştı. Öldürülmemişti. Hatta boğulmasın diye başı yana çevrilmişti.

Bu ayrıntı Rasimon’u diğerlerinden daha çok düşündürdü.

Öldürmeye gücü olan ama öldürmeyen adam, ya zayıftır ya disiplinli.

Buradaki iz zayıflık değildi.

Kontrol.

Düşmanı öldürmemişlerdi çünkü ceset soru doğururdu. Çünkü kan, limanı bir anda başka hikâyeye çekerdi. Çünkü amaç intikam değil, çıkarma ve dağıtımdı. Bu tür kararlar öfkeyle alınmazdı. Komuta isterdi.

Rasimon diz çöktü. Muhafızın yere yatırıldığı yerde çok küçük bir lif parçası buldu. Keten olabilirdi. Ama düğüm izi tuhaftı. Lif, bağlandığı yerden kesilmemiş, sürtünmeyle ayrılmıştı. Üzerindeki kıvrım, Tralleis’teki sıradan yük bağlama düğümlerine benzemiyordu. Daha kısa, daha işlevli, daha güvenli. Gereksiz dolama yoktu. Çözüldüğünde iz bırakmayacak ama yük altında sıkışacak bir düzen.

Rasimon parmakları arasında lifi çevirdi.

Bu düğüm bir hamalın düğümü değildi.

Bir denizcinin de değildi.

Bir askerin düğümü olabilirdi.

Ama bu şehirdeki askerlerin bildiği türden değil.

Rasimon bunu cebine koydu.

Sonra dışarı çıktı.

Liman yavaş yavaş sabaha hazırlanıyordu. Morkos’un emriyle kapılar tamamen kapatılmamıştı. Bu doğruydu. Liman kapanırsa halk korkuyu görürdü. Liman açılırsa olay kargaşa olarak anlatılabilirdi. Morkos hikâyeyi sabaha yetiştirmeye çalışıyordu. Rasimon ise hikâyeden çok ritimle ilgileniyordu.

Ritim yerde kalırdı.

Konuşma yalan söylerdi.

Korku abartırdı.

Kayıt değiştirilebilirdi.

Ama bir adamın adım aralığı, yük taşırken ağırlığını nasıl böldüğü, dumanı rüzgâra göre nereye bıraktığı, düşmanı öldürüp öldürmemeye hangi anda karar verdiği kolay yalan söylemezdi.

Rasimon limanın batı hattından eski zeytin posası yığınının bulunduğu yere yürüdü. Burada koku daha ağırdı. Çoğu muhafız buraya yaklaşmak istemezdi. Pislik, insanın bakışını başka yere çevirirdi. Rasimon tam bu yüzden durdu.

Yığının arkasındaki taşlarda bir farklılık vardı.

Yeni açılmış kapak gibi açık bir iz yoktu. Usta eller kapanan şeyi yeniden yerli yerine oturtmuştu. Ama taşın kenarında ince bir sürtünme çizgisi kalmıştı. Çok küçük. Yağ ve posa ile örtülmüş. Görmek için yere eğilmek, kokudan rahatsız olmamak ve taşın eski yüzüyle yeni çizilmiş yüzü arasındaki farkı bilmek gerekirdi.

Rasimon bunu gördü.

Parmağını çizgiye sürdü.

Nemli taş tozu geldi.

İçinden soğuk bir hava sızmıyordu artık; kapak iyi kapatılmıştı. Ama kapak bir kez açılmıştı. Ağır yük doğrudan ana kapıdan çıkmamışsa, bu yol kullanılmış olabilirdi. Eski su yolu. Atık hattı. Unutulmuş damar. Şehirlerin altında her zaman üsttekilerin unuttuğu yollar olurdu. Zenginler kapıları satın alırdı; yoksullar çatlakları hatırlardı.

Rasimon ayağa kalktı.

Arkasında iki muhafız vardı. Biri sabırsızdı.

“Efendim, adam gönderelim mi? Taşı kaldırıp bakalım.”

Rasimon ona baktı.

“Ve bütün limana burada bir yol olduğunu gösterelim?”

Muhafız sustu.

Rasimon’un sesi yükselmedi.

“Bir kapı bulursan önce kimin bildiğini öğrenirsin. Kapıyı kırarsan yalnız taş bulursun.”

Muhafız başını eğdi.

Rasimon tekrar taş kapağa baktı. Yabancı buradan geçmişse, geri dönmüş de olabilirdi. Yükler buradan taşınmışsa, gittiği yer doğrudan liman dışı değildi. Şifa ağı. Halk. Leya.

Leya’nın adı Morkos’un evinde fısıltıyla söylenirdi. Saygıyla değil. Dikkatle. Bazı insanlar açık düşman ilan edilmeden önce daha tehlikeliydi. Çünkü halkın içine kök salmışlardı. Leya’nın eli bir çocuğun ateşini düşürmüşse, o çocuğun annesi Morkos’un mühründen çok o eli hatırlardı. Bu tür bağlar para gibi sayılmazdı ama daha uzun yaşardı.

Rasimon için tablo netleşiyordu.

Yabancı: alanı okuyan akıl.

Demirci: kapıyı açan el.

Şifacı: neyin alınacağını bilen bilgi.

Halk: yükü taşıyan damar.

Ve bütün bunların arasında bir sızıntı.

Çünkü bu kadar hızlı dağıtım, yalnız dışarıdan izlenerek kurulmazdı. Birinin içeriden haber taşıması, korkuyla ya da borçla eğilmiş birinin Morkos’un sofrasına kırıntı bırakması gerekirdi. Morkos böyle insanları severdi. Rasimon ise sevmezdi. Satın alınmış insan faydalıydı ama izleri kirletirdi. Yalanı çok olurdu. Korkusu ses yapardı.

Yine de kullanılacaktı.

Av, bazen kendi yarasından kan damlatırdı.

O kan iz bırakırdı.

Rasimon, flora deposunun eşiğine geri döndü. Kantar taşının yakınında, çamurun içinde daha önce fark etmediği küçük bir şey parladı. Eğildi. Çamura gömülmüş ince bir metal parçaydı bu. Çok küçük. Bir çapağa benziyordu. Tarhun’un aletlerinden kopmuş olabilir, bir kilit aparatının kenarından ayrılmış olabilirdi. Parçayı aldı, tırnağıyla üzerindeki çamuru sıyırdı.

2. Bölüm 4 - 1. Sahne Sessiz Kapı ve Gizemli Çapak

Metal sıradan değildi.

Bu çağın demircileri sert metal yapardı. Ama bu parçanın kenarında fazla düzgün, fazla kontrollü bir dövülme izi vardı. Tarhun’un eli mi? Yoksa yabancının yönlendirdiği bir iş mi? Çapak, tek başına cevap vermezdi. Ama doğru soruyu doğururdu.

Rasimon metali avucuna aldı.

Sonra ip lifini de çıkardı. İkisini yan yana tuttu.

Metal ve ip.

Kapı ve yol.

Demirci ve yabancı.

Sis dağılmıştı.

Ama ritim kalmıştı.

Rasimon ilk kez hafifçe gülümsedi.

Bu gülümseme sevinç değildi. Avını yakalamış bir adamın değil, avının gerçekten değerli olduğunu anlamış bir adamın gülümsemesiydi.

Yanındaki muhafızlardan biri bunu görünce ürperdi.

Çünkü Rasimon genellikle gülümsemezdi.

“Efendim?”

Rasimon limanın ara sokaklarına baktı. Serdar ve Tarhun’un çoktan oradan geçmiş olması gerekiyordu. Belki doğrudan demirci dükkânına gitmemişlerdi. Alanı bilen bir adam, zaferden sonra aynı yoldan dönmezdi. Eğer dönmüşse, ya aptaldı ya tuzak kuruyordu. Yabancı aptal değildi.

“Adamları toplamayın,” dedi.

Muhafız şaşırdı.

“Takip etmeyecek miyiz?”

“Kalabalıkla iz sürülmez.”

“Kaç kişi?”

“Ben.”

Muhafızın yüzü gerildi.

“Tek başınıza mı?”

Rasimon ona döndü.

“Avı yakalamak isteyen çok ayakla yürür. Avın nasıl düşündüğünü öğrenmek isteyen sessiz gider.”

Muhafız başını eğdi.

Rasimon metal parçayı küçük deri kesesine koydu. İp lifini ayrı bir bezin içine sardı. Bunlar kanıt değildi henüz. Kanıt, Morkos’un masasını süslemek için işe yarardı. Rasimon’un ihtiyacı süs değildi. Onun ihtiyacı ritimdi.

Yabancının ritmi.

Dumanın nereye bırakıldığı.

Kapının nasıl susturulduğu.

Muhafızın neden öldürülmediği.

Yüklerin neden az alındığı.

Ve en önemlisi, bütün bunlardan sonra avın nereye gitmek zorunda kalacağı.

Rasimon limanın dar çıkışına doğru yürüdü.

Sabah ışığı artık taşların üstüne yayılıyordu. Morkos’un adamları düzeni yeniden kurmaya çalışıyor, kayıtçılar eksikleri başka adlarla yazmaya hazırlanıyor, hamallar gece olanı birbirlerine fısıldamamak için dudaklarını ısırıyordu. Halk korkuyordu. Ama korkunun altında yeni ve tehlikeli bir şey vardı.

Merak.

Morkos’un düzeninde merak, isyandan önce gelirdi.

Rasimon bunu da kaydetti.

Sonra başını, Tralleis’in iç sokaklarına çevirdi.

O yabancı, yalnız mal almamıştı.

İnsanlara soru bırakmıştı.

Soruyu bırakan adam, cevabını korumak için mutlaka geri dönerdi.

Rasimon, çamurun içindeki ince metal parçasını avucunda sıktı ve bir kez daha gülümsedi.

Sis dağılmıştı.

Ama yabancının ritmi yerde kalmıştı.

Ve avcı, artık o ritmi takip etmeye başlamıştı.

2 Geri Çekilme Değil, Takip Önleme

Liman arkalarında kaldığında, Serdar kaçtıklarını düşünmedi.

Kaçan adam arkasındaki tehlikeden uzaklaşmaya çalışırdı. Bütün bedeni ileriye gider, aklı arkada kalırdı. Nefesi hızlanır, adımı uzar, kulakları kendi kalp atışından başka bir şeyi duymaz olurdu. Kaçan adam, yolu kısaltırdı. Bildiği en yakın çıkışa, en güvenli sandığı kapıya, ilk saklanacağı gölgeye yönelirdi. Bu yüzden kaçan adamın izi düz olurdu. Telaşlı olurdu. Kolay okunurdu.

Serdar kaçmıyordu.

İzi yönetiyordu.

Tralleis’in dar sokakları, limandan yükselen son duman kokusunu hâlâ taşıyordu. Sis, arkalarında kalmıştı ama üstlerine sinmişti. Pelerinlerin kenarlarında, saç diplerinde, sargı bezlerinde, çuvalların liflerinde, Tarhun’un ellerindeki demir kokusunun arasında bile o yapay sisin acı tadı duruyordu. Kükürt, yanmış yağ, zeytin posası ve sirkenin karışımı; gece boyunca yaptıkları şeyin kokulu tanığı gibi peşlerinden geliyordu.

Serdar bundan hoşlanmadı.

Koku da izdi.

İz yalnız ayakla bırakılmazdı. İnsan nereden geçtiğini kokuya, sese, kırılmış bir sapa, kapı eşiğinde gereğinden fazla oyalanmış gölgeye, hatta korkusunu nasıl sakladığına bile yazardı. Tralleis’in taş sokakları modern asfalt değildi; yağmur suyu kanallarının, mermer döşemelerin, tozlu ara geçitlerin, kırık basamakların, koyu gölgelerin ve gece bekleyen gözlerin şehriydi. Burada takip eden biri yalnız çamura bakmazdı. Rüzgârın hangi kokuyu taşıdığına, hangi köpeğin nerede havladığına, hangi evin kapısının gereğinden erken açıldığına da bakardı.

Eğer iyi bir takipçiyse.

Serdar iyi bir takipçinin kokusunu almaya başlamıştı.

Henüz görmemişti.

Ama ritmini hissetmişti.

Tarhun onun iki adım gerisinde yürüyordu. Üzerindeki koyu pelerin gövdesini olduğundan küçük göstermeye yetmiyordu ama onu köşe gölgelerinde kırıyordu. Belindeki küçük aletlerin ağırlığı yürüyüşünü çok az değiştiriyordu. Serdar bunu fark etti, ama değiştirmesini istemedi. Tarhun’un bedenindeki ağırlık düzeni, gerektiğinde hemen müdahale edecek şekildeydi. Onu tamamen sıradanlaştırmaya çalışmak, güçlü tarafını öldürmek olurdu.

Arkalarında üç kişi daha vardı.

Aris’in gönderdiği kambur taşıyıcı, eski fırının çırağı ve yüzünü örtüsüne gömmüş yaşlı bir kadın. Hepsinin üzerinde şifa malzemelerinden küçük parçalar vardı. Büyük yükleri çoktan ayırmışlardı; ana torbalar yeraltı hattından ve Leya’nın güvenli dağıtım noktalarından geçirilmişti. Yine de üzerlerindeki küçük keseler bile yakalanırlarsa yeterince suç sayılırdı. Morkos’un adamları için kantaron demeti bazen kılıçtan daha tehlikeliydi. Çünkü kılıç isyanı gösterirdi. Kantaron, halkın kendi yarasını izinsiz kapatmaya başladığını.

İlk dar kavşağa geldiklerinde Serdar durmadı.

Sadece yürüyüşünü yarım nefes yavaşlattı.

Sağ eli pelerinin altında hafifçe kapandı.

İşaret küçüktü.

Tarhun durdu.

Düşünmeden.

Arkasındaki üç kişi, Tarhun’un durduğunu görüp ona çarpmamak için yavaşladı. Serdar köşeyi geçti, iki adım ilerledi, sonra sanki sandalet kayışı gevşemiş gibi eğildi. Aslında taş zemindeki izleri kontrol ediyordu. Daha önce bu sokaktan geçen hamal ayakları, bir katır tırnağı, küçük çocuk izleri, su taşıyan bir kadının döküntü damlaları… Bunların arasında kendilerine ait ritmin nasıl göründüğünü tahmin etti.

Beş kişi aynı hizada ilerlerse iz grup olurdu.

Grup iz bırakırdı.

Grup yakalanırdı.

Serdar ayağa kalktı.

Elini yana açtı.

Tarhun hemen sol sokağın ağzına kaydı.

Yine düşünmeden.

Yaşlı kadın ve fırın çırağı sağdaki dar geçide yönlendirildi. Kambur taşıyıcı bir su arkının üzerinden geçip biraz daha yukarıdaki gölgeye girecekti. Herkes farklı hızda, farklı amaçla, farklı sokağa dağılacaktı. Şifa tek noktadan çıkmış gibi görünmemeliydi. Morkos’un adamları eğer iz bulursa, iz onları bir merkeze değil, yoksulluğun doğal karmaşasına götürmeliydi.

Yaşlı kadın tereddüt etti.

Serdar ona bakmadı.

Bakış bazen emirden daha çok dikkat çekerdi.

Sadece alçak sesle konuştu:

“Fırın kokusuna karış. Çuvaldaki yeşil düğümü sabah değil, güneş ikinci taşın üstüne çıkınca açacaksın.”

Kadın başını eğdi.

“Ya sorarlarsa?”

“Hamur mayası.”

“Ya koklarsa?”

“Bozulmuş dersin. Kimse bozuk hamuru uzun koklamaz.”

Kadın çok kısa, yorgun bir gülümseme gösterdi.

Sonra gitti.

Serdar, fırın çırağına döndü. Çocuk denecek yaştaydı ama bu şehir çocukları erken büyütüyordu. Gözleri korkudan fazla açıktı. Elindeki sepeti gereğinden sıkı tutuyordu. Bu kötüydü. Korku, yükü ele verirdi.

Serdar eğildi.

“Sepeti gevşek tut.”

Çocuk anlamadı.

Serdar sepetin sapını kendi eliyle biraz gevşetti.

“Ekmek taşıyan çocuk ekmeğini böyle tutmaz. Sanki düşürsen dünyanın sonu olacakmış gibi tutuyorsun.”

“Ya düşerse?” diye fısıldadı çocuk.

“Düşürürsen kızarsın. Korkmazsın.”

Çocuk bu farkı anlamaya çalıştı.

Serdar onun omzuna dokunmadı. Dokunmak fazla yakınlık olurdu. Sadece başıyla işaret etti. Çocuk gitti.

3. Bölüm 4 - 2. Sahne İzi Yönetenler

Kambur taşıyıcı en son kaldı. Yüzünde yaşlılıktan çok yorgunluk vardı. Serdar onun gözlerinde soru görmedi. Bu tür insanlar artık az soru sorardı. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapar, sonra sessizce kaybolurlardı.

“Su arkından sonra sağa değil, sola,” dedi Serdar. “Sağa giden iz kalsın. Sen sola kaybol.”

Adam başını salladı.

“Sağda iz nasıl kalacak?”

Serdar pelerininin altından küçük, yağlı bir bez parçası çıkardı. Bezin içinde biraz zeytin posası ve sis karışımının ağır kokusu vardı. Bunu taşın sağ yanındaki dar çıkıntıya sürdü. Takip eden biri kokuya bakarsa sağa yönelirdi. Ama iz orada bitecekti.

“İz bazen ayaktan önce kokuyla gider,” dedi.

Adam bu sözü anlamış gibi baktı.

Sonra o da kayboldu.

Geriye Serdar ve Tarhun kaldı.

Sokak, bir anda daha boş ama daha tehlikeli oldu. Kalabalık dağıldığında insan daha hızlı yürüyebileceğini sanırdı. Yanlış. Kalabalık gözlerin bir kısmını yutar. İki adam, hele biri Tarhun gibi bir gövdeyse, gece sokakta daha kolay seçilirdi.

Serdar bunu biliyordu.

Doğrudan demirci dükkânına gitmedi.

Tarhun bunu fark etti.

“Dükkân şu tarafta,” dedi.

“Biliyorum.”

“Oraya gitmiyoruz.”

“Henüz değil.”

Tarhun’un çenesi kilitlendi. “Yaran açık. Leya bunu görürse—”

“Leya görmeden önce takipçi görürse, ikimiz de onu bir daha göremeyiz.”

Tarhun sustu.

Bu cevap tartışmayı kesti.

Bir süre dar sokaklarda sessiz yürüdüler. Serdar her köşede durmadı; durmak da izdi. Bazen hiç yavaşlamadan geçti. Bazen sokağın ortasından yürüdü, çünkü herkesin gölgeye kaçtığı yerde gölge dikkat çekebilirdi. Bazen meşale ışığının tam kenarından geçti; çünkü ışığın ortası kadar kenarı da kör alan yaratırdı. Bazen su birikintisine bilerek bastı, bazen bir taşın üzerinden izsiz geçti. Bir yerde sandaletinin topuğunu çamura biraz fazla bastırdı. Sonra üç adım sonra aynı ritmi bozdu.

Tarhun sonunda dayanamadı.

“Ne yapıyorsun?”

“Bizi takip eden varsa, karar vermesini zorlaştırıyorum.”

“Takip eden var mı?”

“Bunu anlamaya çalışıyorum.”

“Görmedin.”

“Duymadım da.”

“Öyleyse?”

Serdar bir kapı eşiğinin gölgesinde durdu.

Tarhun da durdu.

Bu kez kendiliğinden değil; Serdar’ın duruşundaki küçük ağırlık değişimini gördüğü için. Sonra fark etti ve rahatsız oldu.

“Yine yaptım,” dedi alçak sesle.

Serdar gözlerini sokaktan ayırmadı.

“Neyi?”

“Durmam gerektiğini söylemedin.”

“Söylemedim.”

“Yine durdum.”

Serdar cevap vermedi.

Tarhun’un sesi daha kısık çıktı:

“Bedenim senden önce karar veriyor yabancı. Neden durmam gerektiğini sormuyorum. Ayaklarım çoktan durmuş oluyor.”

Sokak taşlarından yükselen serinlik, bir an için daha belirginleşti. Uzakta bir köpek havladı. Liman tarafından geç gelen bir boru sesi duyuldu; Morkos sabahın hikâyesini toparlamaya başlamış olmalıydı. Serdar, Tarhun’a hemen bakmadı. Bakarsa, adamın yüzündeki çatlağı derinleştirebilirdi.

Sonra alçak sesle söyledi:

“Çünkü bedenin beni senden önce tanıdı.”

Tarhun’un nefesi değişti.

Serdar bu kez onun adını söylemedi.

Yılmaz demedi.

Çünkü gecenin içinde bazı isimler kılıçtan keskin oluyordu. Tarhun zaten yeterince sarsılmıştı. Depodaki işaretler, “emir” kelimesi, bedeninin kendi zihninden önce hareket etmesi… Hepsi taşın altındaki su gibi yükseliyordu. Serdar bu suyu bir anda taşırırsa, ikisi de içinde boğulabilirdi.

Tarhun’un yüzü gölgede kaldı.

“Ben seni tanımıyorum,” dedi.

Bu cümle artık önceki kadar sert değildi.

Daha çok, kendisini ikna etmeye çalışan bir adamın cümlesiydi.

Serdar başını salladı.

“Zihnin tanımıyor.”

Tarhun bir şey söyleyecek gibi oldu.

Serdar elini kaldırdı.

Bu kez işaret açık değildi; konuşmayı kesmek için değil, dinlemek içindi.

Sokak susmuştu.

Hayır, sokak susmamıştı.

Sokak normal seslerini sürdürüyordu: uzakta kapı gıcırtısı, bir çatıdan düşen küçük taş parçası, bir evin içinde öksüren biri, gece nöbetinden dönen iki adamın yorgun fısıltısı. Ama bu seslerin arasında olmaması gereken bir düzen vardı.

Üç sokak geriden gelen bir adım.

Tek kişi.

Acele etmiyor.

Yaklaşmak için değil, mesafeyi korumak için yürüyor.

Serdar’ın ensesindeki soğuk çizgi netleşti.

Takipçi vardı.

Ama kötü takipçi değildi.

Kötü takipçi fazla yakınlaşır, köşelerde acele eder, izini saklamak için gürültüyü yanlış zamanda keserdi. Bu adam öyle yapmıyordu. Onların hızına uymuyor, onların verdiği hıza tepki vermiyordu. Kendi ritmiyle geliyordu. Bu daha tehlikeliydi. Çünkü kendi ritmi olan takipçi, karşısındakinin ritmini öğrenmeye çalışırdı.

Serdar içinden söyledi:

Bu adam yakalamaya değil, anlamaya çalışıyor.

Tarhun, Serdar’ın yüzüne baktı.

“Ne?”

Serdar fısıldadı:

“Yalnız değiliz.”

Tarhun’un eli kılıcına gitti.

Serdar bileğine dokundu.

“Kılıç yok.”

“Görürse?”

“Görsün. Ama ne gördüğünü yanlış anlasın.”

Tarhun kaşlarını çattı.

Serdar sokak ağzını gösterdi.

“Dükkâna gitmiyoruz. Önce eski hamam kalıntısına.”

“Orası çıkmaz.”

“Takipçi bunu biliyorsa, gelmez. Bilmiyorsa, öğreniriz. Gelirse, bizi yakalamaya değil okumaya geldiğini anlarız.”

“Bu hoşuma gitmedi.”

“Benim de.”

Eski hamam kalıntısı, Tralleis’in arka sokaklarında yarısı çökmüş, yarısı başka yapılara yedirilmiş bir yerdi. Bir zamanlar sıcak suyun ve buharın dolaştığı odalar şimdi karanlık, kırık ve kuruydu. Bazı kemerler ayaktaydı, bazıları yıkılmıştı. Duvarlarda eski kireç izleri, yerde çatlak taşlar ve bir köşede yağmur sularının biriktiği sığ bir çukur vardı. Gece buradan kimse geçmek istemezdi. Çünkü dar sokaklara göre fazla açık, avluya göre fazla karanlık, saklanmak için fazla sessizdi.

Bu yüzden iyi bir test alanıydı.

Serdar hamam kalıntısına girmeden önce durdu. Sol tarafa, çökmüş kemerin dibine küçük bir iz bıraktı. İzin sahte olduğu belli olmayacak kadar az: yağlı bezden bir koku, taş tozuna basılmış yarım ayak izi, duvar kenarına dokunmuş parmak izi gibi görünen ama aslında yön şaşırtan bir sürtünme. Sonra Tarhun’u sağdaki dar gölgeye yönlendirdi.

Tarhun yine işareti sormadan uyguladı.

Bu kez kendi kendine küfür etti.

Serdar duymamazlıktan geldi.

Hamamın orta bölümüne girdiler. Tavanın açık kısmından gri şafak sızıyordu. Henüz güneş yoktu ama karanlık tek parça değildi artık. Kırık duvarların arasında gölgeler katman katmandı. Serdar, Tarhun’u çökmüş bir nişin yanına aldı. Kendisi de ortada kalmadı; ama tamamen saklanmadı. İyi bir takipçi, tamamen saklanan adamın yerini tahmin ederdi. Kısmen görünür olmak bazen daha güvenliydi. Karşı taraf, gördüğünü anlamakla meşgul olurdu.

Beklediler.

İlk dakika hiçbir şey olmadı.

Sonra uzaktan bir adım sesi geldi.

Tek.

Yavaş.

Sonra durdu.

Serdar nefesini yavaşlattı.

Takipçi hamamın ağzına kadar gelmemişti. Dışarıdaki sahte izi görmüş olmalıydı. Ama iz onu hemen içeri çekmemişti. Bu iyi değildi. Yani avcı, gösterilen şeye hemen inanan biri değildi.

Tarhun’un parmakları kılıç kabzasında gerildi.

Serdar başını çok az iki yana salladı.

Hayır.

Dışarıdaki adam hareket etmedi.

Sadece bekledi.

Bu bekleyiş, bir bağırıştan daha ağırdı.

Çünkü artık iki taraf da birbirinin varlığını tam söylemeden kabul etmişti. Serdar içeride, Rasimon dışarıda. İkisi de diğerinin acele etmeyeceğini anlamıştı. Bu, ilk temas değildi belki; ama ilk gerçek ölçüydü.

4. Bölüm 4 - 2. Sahne Hamam Kalıntısındaki Gölge

Serdar, hamamın taşlarına baktı. Ortadaki çukurda sığ su vardı. Eğer oradan geçerlerse iz kalırdı. Ama suyun kenarındaki kırık mermer parçası, ağırlığı doğru verirlerse izsiz geçiş sağlayabilirdi. Sağ duvardaki çatlak, bir adamın yan geçmesine yeterdi. Tarhun zor sığardı. Sol taraftaki çökmüş kemer ise dışarıdan çıkmaz gibi görünür ama arkasında eski su kanalı bağlantısı vardı. Tarhun orayı biliyordu.

“Sol kemer,” diye fısıldadı Serdar.

Tarhun başını çevirdi.

“Çıkmaz dedim.”

“Ben de takipçiye öyle görünmesini istiyorum.”

“Ben geçer miyim?”

“Zor.”

“Güzel.”

Tarhun’un sesinde memnuniyetsiz bir kabul vardı.

İkisi hareket etti.

Serdar önce gitti. Yaralı omzunu taş kenarına sürtmemeye çalıştı ama tamamen başaramadı. Acı gözlerinin önünü kısa bir an beyaza çevirdi. Ses çıkarmadı. Tarhun arkasından geldi. İri gövdesi dar aralıkta sıkışacak gibi oldu ama omzunu döndürüp geçti. Taş, pelerinin kenarına takıldı. Tarhun durdu, çekmedi. Çekse ses çıkarırdı. Kumaşı yavaşça geri aldı. Bu sabır, Serdar’ın dikkatinden kaçmadı.

Hamamın arkasındaki dar su kanalına çıktıklarında Serdar yerdeki tozu kontrol etti. Buradan uzun süredir kimse geçmemişti. Bu kötüydü; izleri hemen belli olurdu. O yüzden doğrudan yürümek yerine duvarın dibindeki taş çıkıntıları kullandı. Tarhun için bu daha zordu ama o da yaptı.

Arkalarında, hamam girişinde bir ses oldu.

Bir taş hafifçe yer değiştirdi.

Takipçi içeri girmişti.

Ama geç kalmıştı.

Hayır.

Belki de bilerek geç girmişti.

Serdar bunu düşündüğü anda durdu.

Tarhun neredeyse ona çarpacaktı.

“Ne?”

Serdar’ın gözleri dar su kanalının çıkışına çevrildi. Orada, çok zayıf bir meşale ışığı görünüyordu. Onların tercih edeceği arka çıkışın karşısında biri bekliyor olabilirdi. Takipçi hamam önünde tek kişi gibi görünmüş, ama çıkışı kestirmiş miydi? Yoksa Rasimon yalnız gelip daha önce bu yapıyı bilerek mi hareket etmişti?

Serdar’ın içi soğudu.

Bu adam sıradan değildi.

“Geri,” dedi.

Tarhun itiraz etmedi.

Bu kez bedeni yine ondan önce karar verdi. İkisi aynı dar aralıktan geri dönmedi. Serdar sağdaki alçak menfezi seçti. Bu, geçiş değil havalandırma yarığı gibi görünüyordu ama taşın altı boştu. Tarhun’un geçmesi imkânsıza yakındı.

“Ben sığmam,” dedi Tarhun.

“Sığacaksın.”

“Sığmazsam?”

“Taşı sessiz kır.”

Tarhun ona baktı.

Serdar’ın yüzü ciddiydi.

Tarhun içinden bir şeyler söyledi ama yaptı. İnce keskilerinden birini çıkardı, taşın çatlak hattına yerleştirdi, bütün gücünü vermeden yalnız kilit noktayı gevşetti. Küçük bir parça içeriden ayrıldı. Ses çıkmadı denemezdi; ama uzaktaki damlama ve sabah fısıltıları içinde kaybolacak kadar küçüktü. Tarhun omzunu daralttı, gövdesini çevirdi ve menfezden geçti.

Serdar, onu takip ederken arkasına son kez baktı.

Hamamın orta bölümünde bir gölge belirdi.

Rasimon’u ilk kez tam görmedi.

Sadece duruşunu gördü.

Adam koşmuyordu.

Kılıcı çekili değildi.

Başını yere eğmiş, Serdar’ın biraz önce bıraktığı sahte izi inceliyordu. Sonra başını kaldırdı. Gölgenin yüzü seçilmiyordu ama Serdar onun doğrudan kendi saklandığı yere değil, oradan çıkması muhtemel üç ayrı hatta baktığını gördü.

Bu, avcının bakışıydı.

Serdar geriye çekildi.

Menfezden çıktıktan sonra kendilerini eski zeytin presinin arkasındaki dar avluda buldular. Burada koku ağırdı: ezilmiş zeytin, kuru taş, eski ahşap, paslı demir ve gece nemi. Pres yıllardır çalışmıyor gibi görünüyordu. Büyük taş silindir yerinden çıkarılmış, oluklar kurumuş, duvar dibine kırık sepetler yığılmıştı. Burası, kısa süreli saklanma için uygundu. Ama uzun kalınmazdı. Koku insanı ele verebilirdi.

Tarhun nefesini tuttu.

“Bizi gördü mü?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Bizi değil. Ritmimizi gördü.”

Tarhun bu cevabı sevmedi.

“Bu ne demek?”

Serdar duvardaki dar aralıktan hamam yönüne baktı.

“Bir dahaki sefere bizi daha erken bulacak demek.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Öldürelim.”

“Hayır.”

“Bizi takip ediyor.”

“Bu yüzden öldürmeye kalkarsak, onun bildiği her şeyi Morkos’a biz anlatmış oluruz.”

Tarhun anlamaya çalıştı.

Serdar açıkladı:

“Şu an onun elinde soru var. Cevap yok. Biz saldırırsak cevabı veririz.”

“Kaçarsak?”

“Kaçmıyoruz. Ona yanlış cevaplar bırakıyoruz.”

Tarhun başını yana çevirdi.

“Senin savaşın çok yorucu.”

Serdar’ın ağzının kenarında acı bir çizgi belirdi.

“Ben de böyle öğrenmek istemezdim.”

Bir süre zeytin presinin gölgesinde beklediler. Rasimon doğrudan arkalarından gelmedi. Bu, iki anlama gelebilirdi. Ya izi kaybetmişti. Ya da kaybetmiş gibi yapıyordu. Serdar ikinci ihtimali daha gerçekçi buldu. Avcı, aceleyle üstlerine atlamayacaktı. Önce yollarını, alışkanlıklarını, birbirleriyle nasıl hareket ettiklerini öğrenecekti.

Bu daha tehlikeliydi.

Çünkü yakalama hırsı olmayan takipçi, kendi sabrını düşmanın hatasına çevirirdi.

Serdar yavaşça doğruldu.

“Dükkâna şimdi de gitmiyoruz.”

Tarhun ona baktı.

“Nereye?”

“Önce su kemeri altına. Sonra ikiye ayrılacağız.”

“Hayır.”

Serdar kaşlarını hafifçe kaldırdı.

Tarhun sertçe devam etti:

“Bedenim sana uyuyor diye aklımı da vermedim. Yaralısın. Tek gitmeyeceksin.”

“Tek değilim. Sen başka hattı tutacaksın.”

“Bu, tek demek.”

Serdar bir an sustu.

Tarhun’un cümlesinde yalnız inat yoktu. Sadakat vardı. Tanımadığı, kabul etmediği, adını reddettiği bir geçmişten gelen sadakat. Bu Serdar’ın içini hem ısıttı hem korkuttu. Çünkü sadakat, yanlış anda insanı ölüme götüren en temiz sebeplerden biriydi.

“Tamam,” dedi.

Tarhun şaşırdı.

“Tamam?”

“Birlikte gideceğiz. Ama benim işaretim olmadan kimseye saldırmayacaksın.”

Tarhun homurdandı.

“Emir mi?”

Kelime yine geldi.

Bu kez Tarhun söylediğini fark edince geri çekilmedi. Gözleri Serdar’da kaldı. Sanki kelimenin ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını deniyordu.

Serdar da kaçmadı.

“Emir.”

Tarhun kısa bir nefes aldı.

Sonra başını salladı.

Yürüdüler.

Su kemeri altına vardıklarında sabah biraz daha yaklaşmıştı. Gökyüzü artık koyu lacivert değil, kül griydi. Uzaktan liman borusu tekrar duyuldu. Morkos düzeni toparlıyor, kayıtçılar konuşmaları biçimlendiriyor, muhafızlar şimdiden suçu kime yazacaklarını arıyordu. Fakat Rasimon gibi bir adam suçlu değil, ritim arardı.

Serdar bunu artık kesin biliyordu.

Su kemerinin altındaki taşlıkta durdular. Burası yankı yapardı. Bir kişi yürürse iki kişi gibi duyulurdu. İki kişi yürürse bazen dört kişi gibi. Serdar bu özelliği kullandı. Tarhun’a farklı taşlara basmasını işaret etti. Kendisi de daha hafif, daha düzensiz bir ritimle yürüdü. Birkaç adım boyunca arkalarında sanki üç kişi varmış gibi ses bıraktılar. Sonra Serdar taşlık zeminden çıkar çıkmaz kuru otların üzerinden yan geçti. Tarhun da izledi.

“Bu işe yarar mı?” diye fısıldadı Tarhun.

“Bir süre.”

“Sonra?”

“Sonra onun ne kadar iyi olduğunu öğreniriz.”

Tarhun yüzünü buruşturdu.

“Bu cevabı sevmedim.”

“Ben de.”

Demirci dükkânına en yakın sokağa geldiklerinde Serdar son kez durdu. Doğrudan kapıya gitmedi. Önce karşı evin yıkık duvarının gölgesine geçti. Oradan dükkânın kapısını, üst penceresini, arka geçidin ağzını ve çatı çizgisini kontrol etti. Dışarıda açık iz yoktu. Kapı kapalıydı. Sürgü olması gerektiği yerde görünüyordu. Fakat Serdar’ın içi rahatlamadı.

Takip eden bir avcı varsa, hedef yalnız onların yürüyüşü değildi.

Varacakları yerdi.

“Dükkân temiz görünür,” dedi.

Tarhun alçak sesle sordu:

“Temiz mi?”

“Görünür dedim.”

Tarhun bu ayrımı anladı.

Serdar bir süre daha bekledi. Sokakta sıradan sabah hareketleri başladı. Bir kadın su testisiyle geçti. Bir çocuk kapı önüne kül döktü. Uzakta bir adam hayvanını çekti. Bunların hiçbiri olağan dışı değildi. Ama olağan şeylerin içinde olağan dışı sessizlik de vardı. Rasimon görünmüyordu.

Bu, iyi haber değildi.

Çünkü iyi avcı, görünmediğinde daha yakın olurdu.

Serdar kapıya yöneldi.

Tarhun yanında kaldı.

Dükkâna girerken Serdar arkasına bakmadı.

Bakarsa, görünmeyen avcıya hâlâ onu düşündüğünü söylerdi.

Kapı kapandı.

Sürgü indi.

İçerideki demir, kül ve yağ kokusu onları karşıladı.

Serdar, ilk anda hiçbir şeye dokunmadı. Önce dinledi. Sonra odanın havasını kokladı. Sonra zemine baktı. Tarhun da onunla birlikte durdu; bu kez nedenini sormadan.

Birlikte birkaç nefes beklediler.

Dışarıda şehir sabaha hazırlanıyordu.

İçeride ise Serdar, gece boyunca peşlerinde olan şeyin yalnız bir adam olmadığını artık anlıyordu.

Bu, Morkos’un yeni hamlesiydi.

Altın değil.

Kılıç değil.

Sabır.

Serdar o gece ilk kez, Morkos’un yalnızca altını değil, sabrı da satın aldığını anladı.

Ve sabır satın alınmışsa, savaş artık daha uzun sürecekti.

3 Mermerdeki Kanın İzinde

Demirci dükkânının kapısı kapandığında, içerideki sessizlik dışarıdaki sokaktan daha gürültülü geldi.

Serdar bunu ilk nefeste anladı.

Dışarıda Tralleis sabaha hazırlanıyordu. Su testileri taşınıyor, kapı sürgüleri açılıyor, uzak limandan boru sesi geliyor, Morkos’un adamları geceyi sabaha uygun bir hikâyeye çevirmeye çalışıyordu. O seslerin hepsi taş duvarların dışında kalmıştı. İçeride ise bambaşka bir şey vardı. Kükürt, soğumuş demir, kül, yanmış yağ ve barut artığı hâlâ dükkânın havasına sinmişti; dün geceki operasyonun görünmez tortusu gibi her yüzeye tutunuyordu.

Fakat bu tanıdık kokuların arasına yeni bir koku sızmıştı.

Metalik.

Taze.

İnce ama keskin.

Kan.

Serdar’ın bedeni, zihninden önce cevap verdi. Sağ ayağı yarım adım geri değil, yana kaydı. Omuzlarını daralttı. Sol yaralı tarafını duvardan uzak tuttu. Sağ eli kuşağına gitti; modern silahının olmadığı boşluğu artık biliyordu ama refleks yine de oraya uğruyordu. Sonra bakışları odayı taradı.

Kapı.

Sürgü.

Pencere.

Ocak.

Tezgâh.

Hurda yığını.

Mermer blok.

Tarhun da donmuştu.

O an ikisi de konuşmadı. Çünkü bazı kokulara cümleyle cevap verilmezdi. Önce alan okunurdu. Tarhun’un eli kılıcının kabzasında kaldı ama çekmedi. Serdar, onun göz ucuyla kapıyı, sonra pencereyi, sonra mermer bloğun bulunduğu köşeyi kontrol ettiğini gördü. Sözsüz anlaşma artık daha hızlı kuruluyordu. Bunun nedenini ikisi de konuşmak istemiyordu.

Mermer blok hâlâ yerinden oynatılmış durumdaydı.

Bu, ilk yanlışlıktı.

Tarhun gece sonunda bloğu tamamen kapatmamıştı, doğru; çünkü şemayı yeniden kontrol etmek, bazı izleri silmek ve sabah Serdar’la birlikte son kararı vermek istemişti. Ama bloğun çevresine yığdığı hurda demirler aynı yerde değildi. Birkaç parça yana kaymıştı. Ağır çekiçlerden biri ters dönmüş, ince kilit aparatlarının üzerini örten koyu bez çok az buruşmuştu. Bunlar bir yabancının kaba aramasına benzemiyordu. Daha çok aceleyle, korkarak, ama ne aradığını az çok bilerek yapılmış bir kurcalamaydı.

Serdar yavaşça çömeldi.

Omzundaki dikiş hattı hemen yandı. Acıyı yüzüne çıkarmadı. Sağ eliyle zemindeki toza yaklaştı. Toz tabakası bütünüyle bozulmamıştı; bu da içeri girenin büyük adımlarla dolaşmadığını gösteriyordu. Kapının eşiğinde derin bir iz yoktu. Pencereden girilmiş olamazdı; pencere dar, yüksekte ve kenarındaki toz yerindeydi. Arka tünel ağzı? Henüz kontrol edilmemişti.

Ama koku, mermerden geliyordu.

Yağ lambasının titrek ışığı, şemanın üzerinde hayalet gibi geziniyordu. Dairenin, çizgilerin, eski damarların ve revir izdüşümünü andıran geometrinin arasında tek bir canlı şey vardı.

Kan damlası.

Damla demek azdı belki. Mermerin tam ortasında, boş dairenin içine düşmüş, kenarları pıhtılaşmaya başlamış ama merkezi hâlâ koyu ve parlak duran küçük bir birikintiydi. Büyük bir yaradan fışkırmış kan değil. Birinin derisi açılmış, eli ya da bileği bir kenara sürtünmüş, sonra o kan istemeden buraya düşmüş gibiydi. Yine de yer tesadüf değildi. Tesadüfler bazen merkezleri bulmazdı; korku bulurdu.

Tarhun alçak sesle konuştu.

“Biri içeri girmiş.”

Serdar gözlerini kandan ayırmadı.

“Evet.”

“Buraya kadar.”

“Evet.”

“Şemayı gördü.”

Serdar’ın cevabı bu kez gecikti.

“Muhtemelen.”

Tarhun’un kılıcı kınından bir parmak çıktı.

O küçük metal sesi dükkânın içinde fazla yüksek duyuldu. Serdar başını kaldırmadan konuştu:

“Kılıcı geri koy.”

“Buraya giren adam hâlâ yakın olabilir.”

“O zaman kılıç sesi ona burada ne kadar korktuğumuzu söyler.”

Tarhun’un çenesi sertleşti.

Ama kılıcı geri itti.

Serdar kanın etrafına baktı. Mermerin kenarında çok ince bir sürtünme izi vardı. Sanki bir el, düşerken ya da panikle geri çekilirken keskin köşeye çarpmıştı. İzin yanında küçük, neredeyse görünmeyecek kadar ince deri parçası kalmıştı. Bilek ya da parmak boğumu. Kılıç yarası değil. Kazara açılmış yüzeysel bir kesik.

Biri şemaya eğilmişti.

Biri aceleyle bir şey anlamaya ya da kopyalamaya çalışmıştı.

Biri geri dönen ayak seslerini duyunca panikle irkilmişti.

Ve kanını mermerin merkezine bırakmıştı.

Serdar’ın ensesindeki soğukluk arttı.

Bu, Rasimon’un işi değildi.

Rasimon böyle paniklemezdi.

Rasimon kan bırakmazdı; bıraksa bile bilerek bırakırdı. Bu kandaki korku fazla çıplaktı. Üstelik dükkâna sızıp şemayı incelemek için Rasimon’un zamanı olmamıştı. O daha limanda izi okuyor, takip ritmini kuruyordu. Bu kan, başka birinin kokusunu taşıyordu.

Daha zayıf birinin.

Daha içeriden birinin.

Kapıya üç kısa, bir uzun temas geldi.

Tarhun kılıca yeniden gitti.

Serdar başıyla hayır dedi.

Bu Leya’nın işaretiydi.

Tarhun sürgüyü açtı. Leya içeri girdiğinde sabah ışığı arkasından solgun bir çizgi gibi dükkâna aktı. Yüzünde gece operasyonunun ve şifa dağıtımının yorgunluğu vardı. Saçlarının birkaç teli örtüsünden çıkmış, gözlerinin altı koyulaşmıştı. Üzerinde şifa evinden çıkarken aldığı koyu pelerin duruyor, elinde küçük bir deri çanta taşıyordu. Ama içeri adım attığı anda, bütün yorgunluğu bir kenara çekildi.

Kokuyu aldı.

Serdar’ın yüzüne baktı.

Sormasına gerek kalmadı.

“Kan,” dedi.

Serdar mermeri işaret etti.

Leya hiç vakit kaybetmeden şemanın başına çöktü. Önce gözleriyle baktı. Sonra çantasından ince metal uçlu küçük bir alet, temiz keten ve dar ağızlı küçük bir kap çıkardı. Serdar, onun hareketlerindeki değişimi izledi. Leya değildi yalnızca. Sanki başka bir çağın soğukkanlılığı da ellerine karışmıştı. Tabip üsteğmen kelimesi Serdar’ın zihninden geçti ama ağzına gelmedi. Bu kez söylemedi.

Leya kanın kenarına metal ucu değdirdi.

Sonra pıhtının yapısını, rengini, mermer üzerindeki yayılma biçimini inceledi. Kanı parmağına bulaştırmadı; aletin ucunda tuttu, ışığa yaklaştırdı. Burnuna çok yaklaştırmadan kokladı. Sonra mermer kenarındaki küçük sürtünme izine eğildi.

“Bu kan korkuyla akmış,” dedi.

Sesi taş duvarda alçak bir yankı yaptı.

Tarhun kaşlarını çattı.

“Kandan korkuyu mu okuyorsun?”

Leya ona bakmadan cevap verdi:

“Bazen evet.”

Serdar sessiz kaldı.

Leya devam etti:

“Derin bir kılıç yarası değil. Damar açılmamış. Büyük bir kesik de değil. Yüzeysel ama hızlı kanamış. El ya da bilek olabilir. Biri aceleyle hareket etmiş, mermer kenarına ya da şuradaki demir parçasına sürtmüş.”

Metal ucu şemanın sağ kenarındaki keskin noktaya götürdü.

“Burada çok küçük bir deri izi var. Panikle geri çekilirken olmuş. Biri buradaymış, şemaya eğilmiş ve yakalanmaktan korkmuş.”

Tarhun sertçe sordu:

“Bizden mi korkmuş?”

Leya bu kez başını kaldırdı.

“Bizden ya da bizi ona yaklaştıracak kişiden.”

Serdar bu cümleyi aldı.

Leya’nın sesi hekim soğukluğundaydı ama gözlerinde başka bir şey vardı. Korku değil. Tanıma. O da bu tür yaraları görmüştü. Bir saldırganın yarası başka olurdu; kaçanın, saklananın, korkanın yarası başka.

Serdar ayağa kalktı ve dükkânın girişini incelemeye başladı. Kapı eşiğinde açık zorlanma yoktu. Sürgü dışarıdan kaldırılmamış gibi görünüyordu ama eski ahşabın yanındaki ince çizik tazeydi. Çok küçük bir alet sokulmuş, sürgü hafifçe oynatılmış olabilirdi. Tarhun’un ocağında böyle aletler vardı. Ama onu taklit etmek kolay değildi.

Pencereye baktı.

Toz bozulmamış.

Ocak arkasına baktı.

Kül örtüsü yerinde.

Tünel ağzına yöneldi.

Taş kapak kapalıydı. Fakat kenarında çok hafif bir sürtünme izi vardı. Yeni mi, gece kendi giriş çıkışlarından mı kalmış, ayırt etmek zordu. Serdar parmağını değdirmeden baktı. Sonra tekrar kapı eşiğine döndü.

İçeri giren kişi büyük ihtimalle kapıdan girmişti.

Dükkânı tanıyordu.

Sürgünün nereden oynatılacağını biliyordu.

Mermer bloğun altında bir şey olduğunu ya biliyordu ya da sezmişti.

Ve en önemlisi: Korkuyordu.

Bu korku, onu aptal yapmamış ama dikkatsiz yapmıştı.

Serdar’ın zihnindeki şüpheliler daralmaya başladı.

Rasimon değildi.

Morkos’un profesyonel adamlarından biri olsaydı, kan bırakmazdı; bıraksa bile şemayı bozardı, mühür koyardı, tehdit bırakırdı. Halk ağından biri olsaydı, Leya’nın işaretleriyle haber verirdi. Aris olamazdı; yaşlı adamın gelişi gidişi ağır, izleri farklı olurdu. Fırın çırağı? Çok genç, çok korkak, ama dükkânın sürgüsünü bilecek kadar yakın değil.

Bir isim zihninde belirdi.

Nikos.

Leya’nın genç yardımcısı.

Şifa evinde gözlerini fazla kaçıran, konuşurken ellerini gereğinden çok kullanan, Morkos’un adamları yaklaştığında kapı eşiğinde sanki kaybolmak isteyen çocuk. İyi biri olabilir. Hatta muhtemelen kötü biri değildi. Ama zayıf halka her zaman kötü niyetle oluşmazdı. Bazen yalnızca korkuyla oluşurdu.

Morkos parayı kullanırdı.

Rasimon sabrı.

Ama Morkos’un düzeninde en ucuz para korkuydu.

Serdar bu düşünceyi saklamadı.

“Nikos,” dedi.

Leya’nın başı bir anda kalktı.

Yüzündeki tepki hızlıydı.

Fazla hızlı.

“Hayır.”

Serdar ona baktı.

Leya devam etti:

“O çocuk sadece yardımcı. Hain değil.”

Cümle sertti.

Ama sesin altında titreşim vardı.

Tarhun ikisine baktı. Nikos adını biliyordu ama tartışmaya girmedi. Bu alan Leya ile Serdar’ın arasındaydı. Şifa evi, Leya’nın mevzisiydi; içindeki her insan, onun sorumluluğuydu. Bir yardımcısının hain olma ihtimali, yalnız güvenlik sorunu değil, kişisel bir yara demekti.

Serdar yumuşak konuşmadı.

Ama sesini alçalttı.

“İhanet eden insan her zaman kötü biri değildir Leya.”

Leya’nın gözleri sertleşti.

Serdar devam etti:

“Bazen sadece çok korkmuş biridir.”

“Sen bir çocuğu korktu diye hain yapacaksın.”

“Ben kimseyi bir şey yapmıyorum. İz ne söylüyor, ona bakıyorum.”

“İz Nikos demiyor.”

“İz zayıf halka diyor.”

Leya’nın çenesi gerildi.

“Sen insanları hep böyle mi ayırırsın? Güçlü, zayıf, risk, kaynak, hedef?”

Serdar cümleyi üzerine aldı.

Almalıydı.

Çünkü bir kısmı doğruydu.

“Hayatta kalmak için bazen evet.”

“Ben onları yaşatmak için isimleriyle bilirim.”

“Ben de ölmemeleri için bazen isimlerinin ötesinde neye zorlandıklarını görmek zorundayım.”

Leya bir adım yaklaştı.

“Nikos’un annesi hasta. Küçük kardeşi var. Babası Morkos’un zeytin presinde ezildi. O çocuk geceleri uyumuyor. Her kapı vurulduğunda titriyor. Bu onu hain yapmaz.”

Serdar’ın yüzü değişmedi.

Ama cümle içeri girdi.

“Hayır,” dedi. “Yapmaz.”

Leya beklemediği bu cevaba bir an durdu.

Serdar devam etti:

“Ama Morkos tam böyle insanları seçer. Çünkü satın almasına bile gerek kalmaz. Annesini gösterir. Kardeşini gösterir. Bir çuval unu, bir borç kaydını, bir gece baskınını gösterir. Sonra çocuk kendini hain sanmadan kapı aralığından bakar. Ne gördüğünü söyler. Bazen sadece bir kelime. Bazen bir yer. Bazen bir şema.”

Leya’nın yüzündeki öfke çatladı.

Yerini daha kötü bir şeye bıraktı.

İhtimal.

Serdar o ihtimali onun gözlerinde gördü ve bundan hoşlanmadı. Çünkü haklı çıkmak istemiyordu. Bir çocuğun korkuyla satılmış olma ihtimali, stratejik olarak yararlı olsa bile insanca kirliydi.

“Emin değilim,” dedi Serdar.

Leya’nın bakışı ona döndü.

“Emin değilim,” diye tekrarladı. “Ama kontrol etmeliyiz.”

“Onu korkutmayacaksın.”

“Eğer Nikos ise, zaten korkuyor.”

“Daha fazla korkutmayacaksın.”

Serdar başını salladı.

“Tamam.”

Tarhun sonunda konuştu.

“Eğer o çocuk şemayı gördüyse, Morkos da görebilir.”

Bu cümle odadaki tartışmayı kesti.

Çünkü asıl mesele buydu.

Şema artık yalnız onların sırrı olmayabilirdi.

Leya tekrar mermerin başına çöktü. Kanın izini takip etti. Mermerin yüzeyinde pıhtılaşmış damlanın kenarından çok ince bir hat çıkıyordu. İlk bakışta doğal çatlak gibi duran bu çizgi, kanla koyulaşınca belirginleşmişti. Leya lambayı yaklaştırdı.

“Buraya bakın.”

Serdar ve Tarhun aynı anda eğildi.

Kan, boş dairenin merkezinden kenara doğru ilerlemiş, mermerin ince damarına sızmıştı. Bu damar daha önce şemanın doğal taşı sanılmıştı. Fakat şimdi çizgi, sanki kanı bekliyormuş gibi koyulaşarak ana plandan ayrılıyor, depolara ya da şifa mahzenlerine değil, daha aşağıya inen başka bir hatta bağlanıyordu.

Serdar’ın nefesi yavaşladı.

Tarhun fısıldadı:

“Bu hat yoktu.”

Serdar başını salladı.

“Vardı. Görmüyorduk.”

Leya’nın gözleri çizginin ucuna gitti.

“Kan mürekkep gibi davranmış.”

Cümle doğruydu.

Kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Yeni hat, revir izdüşümünün çok daha altına iniyordu. Serdar’ın zihninde önce 2005 revir planı açıldı. Koridor. Muayene odası. Selçuk’un odası. Arka bölüm. Çukurun yeri. Sonra Tralleis şeması onun üzerine bindi. Demirci ocağı. Eski damar. Flora deposu. Şifa evi. Boş daire. Şimdi ise bu yeni kan hattı, bütün bilinen katmanların altından geçerek mühürlü ve kapalı bir yere uzanıyordu.

5. Bölüm 4 - 3. Sahne Mermerdeki Kan ve Şema

Orası depo değildi.

Sarnıç değildi.

Kaçış yolu da olmayabilirdi.

Bir oda.

Kapalı.

Mühürlü.

Bekleyen.

Serdar bunun nasıl bir bilgi olduğunu açıklayamazdı. Görmüyordu ama hissediyordu. Aşağıdaki şey yalnız taş bir oda değildi. Onu çağıran bir yerdi. Sanki zamanın kendi içinde ayarlandığı, uğultunun taşlara işlendiği, geçmişle geleceğin tek bir nefeslik yanlışlıkla birbirine değdiği bir boşluk.

Kendi adını henüz söyleyemediği bir yer.

Mühürlü oda.

Leya, Serdar’ın yüzüne baktı.

“Orayı tanıyorsun.”

Serdar hemen cevap vermedi.

“Hayır,” dedi sonunda.

Leya bekledi.

Serdar yalanın eksik kaldığını hissetti.

“Henüz değil.”

Tarhun bu kez itiraz etmedi. Bu kelime artık hepsinin etrafında dolaşan karanlık bir kuş gibiydi. Henüz değil. Ama bir gün. Henüz hatırlamadın. Henüz bulmadık. Henüz açılmadı. Henüz ölmedik.

Leya çizgiyi incelemeye devam etti.

“Bu hattın kenarında işaret var.”

Lambayı biraz daha yaklaştırdı. Kanın koyulaştırdığı çizginin sonunda küçük, neredeyse kazınmamış kadar ince bir sembol belirdi. İç içe geçmiş iki dar çizgi, yarım halka ve onun altında kapı dilini andıran kısa bir işaret. Tarhun eliyle dokunmak istedi.

Serdar sertçe fısıldadı:

“Dokunma.”

Tarhun elini geri çekti.

“Bu mühür mü?”

Leya baktı.

“Bildiğim mühürlerden değil.”

Serdar’ın ağzı kurudu.

“Kapı işareti.”

“Kapı nereye açılır?” diye sordu Tarhun.

Serdar’ın sesi alçak çıktı.

“Aşağıya.”

“Ne var aşağıda?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü zihninde bir görüntü doğmuştu: taş duvarlı kapalı bir oda, havada metalik bir uğultu, duvarlara kazınmış halkalar, merkezde boşluk gibi duran bir düzenek, ve o boşluğun içinde kendi sesine benzeyen ama daha yaşlı, daha yorgun bir nefes.

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Cümle yine geri geldi.

Bu kez mermerde yazılı değildi. İçeriden duyuldu.

Serdar gözlerini kapatmadı. Kapatırsa görüntü büyürdü. Onun yerine kan hattına baktı.

“Bilmiyorum,” dedi. “Ama bu hat şemayı değiştirmiyor.”

Leya kaşlarını çattı.

“Ne yapıyor?”

“Şemanın ne için olduğunu değiştiriyor.”

Bu cümle Tarhun’a da Leya’ya da hemen ulaşmadı.

Serdar açıkladı:

“Biz bunu tünel haritası sandık. Depolara, şifa mahzenlerine, eski su damarlarına giden bir plan. Öyle de. Ama bu sadece şehir haritası değil. Bizi bir yere götüren düzen.”

Tarhun’un yüzü sertleşti.

“Kimin düzeni?”

Serdar kanın merkezine baktı.

“Belki bizim.”

“Ben böyle düzen kurmadım.”

“Ben de.”

Leya’nın sesi çok alçak çıktı.

“Henüz.”

Bu kez kelimeyi o söyledi.

Oda sessizleşti.

Yağ lambasının alevi hafifçe titredi. Dışarıdan uzak bir tekerlek sesi geldi, sonra kayboldu. Tralleis sabaha çıkıyordu ama demirci dükkânında zaman başka bir biçimde akıyordu.

Serdar kanın çevresini yeniden inceledi. Eğer Nikos ya da başka biri şemayı kopyalamaya çalıştıysa, ne kadarını görmüştü? Kan hattını o fark etmiş miydi? Yoksa kan, o kaçtıktan sonra yavaşça çatlaklara sızıp bu yeni çizgiyi açığa mı çıkarmıştı? Şemayı gördüyse Morkos’a ne anlatacaktı? “Demirci dükkânında mermer üzerinde çizgiler var” demek yeterli miydi? Rasimon böyle bir bilgiyi duyarsa ne yapardı?

Rasimon.

Serdar’ın ensesi tekrar soğudu.

Nikos Morkos’a ulaşırsa, Morkos bilgiyi Rasimon’a verirdi. Rasimon kapıya saldırmazdı. Önce ritmi okur, sonra bekler, sonra şemanın eksik parçasını onların kendisine göstermesini sağlardı. Bu, asıl tehlikeydi. Morkos korkuyu kullanırdı; Rasimon sabrı.

İkisi birleşirse, hata yapma hakları azalırdı.

Tarhun kısık sesle sordu:

“Çocuğu bulalım mı?”

Leya hemen döndü.

“Hayır.”

“Kaçarsa?”

“Kaçmasına neden olmayacağız.”

Tarhun, Serdar’a baktı.

Serdar düşündü.

Leya haklıydı. Nikos gerçekten korkuyla hareket ettiyse, üzerine gidilirse doğrudan Morkos’un kucağına kaçabilirdi. Eğer henüz bilgi vermediyse, korku onu konuştururdu. Eğer bilgi verdiyse, panik daha fazlasını verdirirdi. Ona hain gibi yaklaşmak, onu hainliğe tamamlayabilirdi.

“Leya konuşacak,” dedi Serdar.

Tarhun itiraz edecek gibi oldu.

Serdar devam etti:

“Tek başına değil. Ama silahla da değil. Nikos’a kapı değil, yol bırakmamız gerek.”

Leya’nın gözleri Serdar’a döndü.

Bu cümleyi beklememişti.

Serdar ona baktı.

“Eğer korkmuşsa, korkudan başka yere gidebileceğini görmeli.”

Leya’nın yüzündeki gerginlik biraz değişti.

“Bunu sen mi söylüyorsun?”

“Evet.”

“Az önce zayıf halka diyordun.”

“Zayıf halka koparılabilir. Ya da desteklenebilir.”

Tarhun homurdandı.

“Desteklerken bizi satarsa?”

Serdar’ın cevabı soğuktu.

“O zaman durdururuz.”

Leya bu cevaptan hoşlanmadı ama karşı çıkmadı.

Çünkü o da sınırın varlığını biliyordu.

Serdar dizlerinin üzerine eğildi, mermerdeki kan hattını aklında çizdi. Bunu kağıda dökmek istiyordu ama hemen yapmadı. Odanın güvenli olduğundan emin değildi. Bir çizimi daha yanlış ellere vermek istemiyordu. Bunun yerine hattı zihnine kazıdı.

Merkez daire.

Kan damlası.

Güneybatı çatlağı.

İki kırık kıvrım.

Ana depo hattından ayrılış.

Alt geçit sembolü.

Mühürlü oda.

Sonra gözleri yazı bölümüne kaydı. İp işaretinin bulunduğu köşe hâlâ eski tozun altında duruyordu. Kan oraya ulaşmamıştı bu kez. Ama cümle sanki mermerin içinde gizliydi.

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Serdar içinden, bu kez ip kimin elinde, diye sordu.

Cevap gelmedi.

Leya kan örneğini küçük kaba aldı. Bir kısmını mermerde bıraktı; çizginin kaybolmasını istemiyordu. Sonra temiz bir bezle kenarları çevreledi.

“Bunu kurutmadan incelemeliyim.”

Tarhun şaşkın baktı.

“Kan kuruyunca ne değişir?”

“Bazı cevaplar kaybolur.”

Serdar, “Hangi cevaplar?” diye sordu.

Leya kan kabına baktı.

“Kişinin ne kadar paniklediği, yaranın ne kadar hızlı aktığı, kanın temiz mi kirli mi olduğu, belki hangi işle uğraşan birinin eli olduğu.”

“Eli?”

“Bitkiyle çalışan elin kokusu başka olur. Demirle çalışan elin başka. Zeytin posası, un, küf, deri, hayvan yağı… Kan tek başına gelmez. Deri neye dokunduysa onu da taşır.”

Serdar’ın bakışı keskinleşti.

“Bunu söylemen iyi oldu.”

Leya ona döndü.

Serdar devam etti:

“Nikos’un eli ne kokar?”

Leya bir an sustu.

“Sirke. Kekik. Keten. Bazen kül. Şifa evinin kokusu.”

“Bu kan?”

Leya kabı yeniden kokladı.

Çok dikkatli.

Sonra kaşları hafifçe çatıldı.

“Sirke var.”

Serdar nefesini yavaşça verdi.

Leya hemen ekledi:

“Bu şifa evinden gelen herkes olabilir.”

“Kaç kişi şemanın burada olduğunu bilebilir?”

Leya cevap vermedi.

Tarhun onun yerine konuştu:

“Çok az.”

Serdar, Leya’ya baktı.

“Ben Nikos suçlu demiyorum. Ama Nikos’u şimdi bulmalıyız.”

Leya gözlerini kapatır gibi yaptı, sonra vazgeçti.

“Ben konuşacağım.”

“Evet.”

“Sen uzakta duracaksın.”

“Yakında ama görünmeden.”

Leya itiraz etmek istedi.

Serdar onun sözünü kesmedi; yalnızca ekledi:

“Rasimon dışarıda. Eğer Nikos korktuysa, sadece bizden korkmuyor. Onu izleyen biri de olabilir.”

Bu, Leya’yı durdurdu.

Tarhun kapıya doğru baktı.

“Avcı hâlâ yakın mı?”

Serdar’ın cevabı kesin değildi.

“Yakın olmak zorunda değil. Sabırlı olması yeter.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Morkos’un sabrı.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Rasimon’un.”

İsim ilk kez bu odada tam ağırlığıyla durdu.

Rasimon.

Henüz yüz yüze gelmemişlerdi. Ama limanın çamurunda, hamam kalıntısında, su kemeri altında ve şimdi bu dükkânın havasında onun varlığı vardı. Morkos’un mührü görünürdü. Rasimon’un izi görünmezdi. Bu onu daha tehlikeli yapıyordu.

Leya kan kabını kapattı.

“Önce Nikos,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Önce Nikos.”

Tarhun mermerin başında kaldı.

“Ben şemayı kapatırım.”

Serdar hemen döndü.

“Hayır.”

Tarhun şaşırdı.

“Burada açık mı bırakacağız?”

“Kapalı sanmaları gerek. Ama tamamen kapatırsak, kan hattını kaybederiz.”

“Ne yapacağız?”

Serdar düşündü. Sonra hurda demirlerin arasından ince bir çerçeve gibi kullanılabilecek dört ağır parça seçti. Bunları şemanın çevresine koydu; üstünü tamamen örtmedi, ama doğrudan bakan birinin çizgileri seçmesini zorlaştırdı. Kan hattının üzerine ise Leya’nın temiz ketenini ince bir tabaka gibi gerdi. Kan emilmesin diye altına küçük taş destekler koydu. Böylece hem hat korunacak hem de açıkta durmayacaktı.

Tarhun bunu izledi.

“Taşı saklamıyoruz. Nefes aldırıyoruz.”

Serdar ona baktı.

“Evet.”

Tarhun’un yüzünde kısa bir onay geçti.

Bu cümleyi demirci gibi anlamıştı. Bazı metaller tamamen kapatılırsa terler, bazı yaralar hava almazsa çürür, bazı sırlar da fazla bastırılırsa patlardı. Şema artık öyle bir sırdı.

6. Bölüm 4 - 3. Sahne Şifacı ve Savaşçı

Leya kapıya yöneldi.

Serdar da ardından geldi.

Tam çıkacakken durdu. Geri dönüp mermerin merkezine baktı. Kanın bıraktığı koyu iz, ketenin altından bile belli belirsiz seçiliyordu. O iz artık yalnız ihaneti anlatmıyordu. Aşağıda bekleyen mühürlü odayı da gösteriyordu.

İhanet dükkâna sızmıştı.

Ama o sızıntı, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Bu düşünce Serdar’ın içini rahatlatmadı.

Çünkü bazen yol gösteren şey, aynı zamanda tuzaktı.

Kapı açıldı.

Sabah ışığı içeri vurdu.

Serdar pelerinini omzuna aldı, yaralı tarafını sakladı ve Leya’nın bir adım gerisinde sokağa çıktı.

Artık yalnız izlerini saklamaları gerekmiyordu.

Kimin iz bıraktığını da bulmaları gerekiyordu.

Ve Serdar, bu kez takip edenin yalnız Rasimon olmadığını hissediyordu.

Zamanın kendisi de onların arkasından sessizce yürüyordu.

4 Şemanın Derindeki Hattı

Şafak henüz Tralleis’in mermer sütunlarını boyamamıştı.

Dışarıda sabahın gri ışığı, taş sokakların üstüne isteksizce yayılıyor; kapı eşiklerini, su yollarını ve duvar diplerinde birikmiş gece tozunu soğuk bir çizgiyle belirginleştiriyordu. Fakat demirci dükkânının içinde hâlâ gece vardı. Yağ lambasının isli alevi mermer şemanın üzerinde titriyor, kanın koyulaştırdığı çizgileri bazen ortaya çıkarıyor, bazen yeniden karanlığın içine itiyordu. Közleri bastırılmış ocak, solgun bir kızıllıkla nefes alıyor; duvarlarda asılı çekiçler, kancalar ve maşalar, uykuda bekleyen silahlar gibi hareketsiz duruyordu.

Serdar dizlerinin üzerindeydi.

Dizlerinde toz vardı. Omzundaki sargı yeniden sıkılmış olmasına rağmen her nefeste sıcak bir ağrı gönderiyor, sağ dizindeki eski yanma taş zeminden yukarı çıkıyordu. Gece operasyonunun yorgunluğu, takipten kaçınmanın gerilimi, şifa dağıtımının duygusal ağırlığı, mermerdeki kanın açtığı şüphe ve Nikos ihtimali… Hepsi bedeninin üzerine ayrı ayrı çökmüştü.

Ama o an bunların hiçbirini tam olarak hissetmedi.

Çünkü kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Boş dairenin içindeki taze kan damlası, ilk anda yalnız ihanetin izi gibi görünmüştü. Biri buraya girmiş, şemayı görmüş, korkmuş, panikle elini ya da bileğini kesmiş, sonra kaçmıştı. Bu hâlâ doğru olabilirdi. Belki Nikos. Belki başka biri. Belki Morkos’un gölge gibi kullandığı zayıf bir halka. Fakat kan, yalnız failin korkusunu ele vermemişti. Mermerin kılcal damarlarına sızmış, daha önce taşın doğal çatlağı sanılan ince çizgileri koyulaştırmış, binlerce yıldır orada duran ama çıplak gözle seçilemeyen derin katmanı görünür kılmıştı.

Serdar sağ elini yavaşça uzattı.

Dokunmadı.

Parmaklarını çizginin birkaç parmak üzerinden yürüttü. Havada, taşın üstünden geçer gibi. Bu hareket, onun için harita okuma refleksiydi. Kağıda basılı koordinatlarda da böyle yapardı. Uydu görüntüsünde de. Saha krokilerinde de. Önce tüm görüntüyü alır, sonra katmanlara ayırır, sonra her katmanın neyi sakladığını ve neyi gösterdiğini anlamaya çalışırdı.

Bu şema sıradan bir antik yapı planı değildi.

Artık bundan emindi.

“Üç katman var,” dedi.

Sesi o kadar alçaktı ki önce kimseye değil, taşa konuşuyor gibi duyuldu.

Leya, kan örneğini koyduğu küçük kabı masaya bırakmıştı. Tarhun ise kapıya yakın ama gözleri mermerde duruyordu. İkisi de Serdar’a baktı.

Serdar ilk çizgiyi işaret etti.

“Üst katman.”

Mermerdeki geniş hatlar, bilinen şehirle örtüşüyordu: liman yolu, zeytinyağı depoları, kantar çevresi, bazı su yolları, malzeme akışının geçtiği ana damarlar. Buralar güneş gören dünyaydı. Herkesin bildiği, Morkos’un mühürlediği, kayıtçıların yazdığı, muhafızların tuttuğu yerler. Serdar bu katmanı daha önce zaten okumuştu. Zeytinliklerden gelen bereket, depolarda boğaza dönüşüyor; liman yoluyla ticarete, mühürle itaate, borçla korkuya çevriliyordu.

“Burası Morkos’un dünyası,” dedi. “Görünen şehir. Kapı, mühür, depo, kantar, yol.”

Tarhun başını çok az salladı.

Bunu anlıyordu.

Serdar ikinci çizgi grubuna geçti.

“Orta katman.”

Demirci dükkânından çıkan eski damar, şifa evine bağlanma ihtimali olan yan hatlar, unutulmuş mahzenler, soğuk taş odalar, bitki saklanan yerler, fırın ve eski kuyu tarafına uzanan gizli bağlantılar… Burası şehrin resmî olmayan yaşam ağıydı. Halkın nefes aldığı yer. Morkos’un kapılarından önce var olmuş, sonra unutulmuş ya da unutturulmuş yollar. Gece operasyonunda kullandıkları damar bu katmandan geçmişti.

“Burası Leya’nın ve halkın dünyası,” dedi Serdar. “Şifa evi, eski mahzenler, taş kuyular, fırınlar, demirci ocağı. Morkos’un görmediği ya da değersiz sandığı damarlar.”

Leya’nın yüzü değişmedi ama gözlerinde sert bir dikkat belirdi.

Serdar üçüncü bölgeye geldiğinde durdu.

Kan hattı, tam burada devreye giriyordu.

Alt katman.

Bu çizgiler, diğerlerinden farklıydı. Antik taş işçiliğinin kavisli, organik, bazen süs ve işlevi birlikte taşıyan mantığı burada yoktu. Su yolu çizgileri akışa uyardı; mahzen hatları toprağın ve eğimin dilini konuşurdu. Ama bu derin çizgiler başka bir şey söylüyordu. Düzdüler. Fazla düz. Birbirini kesen açılar gereğinden kesin, mesafeler gereğinden ölçülüydü. Köşeler, dönemeç gibi değil karar gibi çizilmişti. İşlev, estetiği tamamen susturmuştu.

Serdar’ın nefesi daraldı.

Alt katmanın merkezinde, revir binasının izdüşümünü andıran nizamlı bir yapı vardı. Antik Tralleis’in taş ustalarının yapacağı bir sarnıç ya da mahzen gibi değildi. Süs yoktu. Kemer yoktu. Güzelleştirme yoktu. Koridorlar, odalar, dar geçişler, bir merkez ve onu çevreleyen güvenlik boşlukları vardı. Sanki birisi burada yalnız barınak değil, kontrol edilen bir geçiş sistemi düşünmüştü.

Askerî mantık.

Rasyonel.

Simetrik.

Saklanmak için değil yalnız.

Bir şeyi korumak için.

7. Bölüm 4 - 4. Sahne Zamanın Derin Katmanı

Serdar’ın sesi sertleşti.

“Bunu bir usta taşçı çizmemiş.”

Tarhun meşaleyi biraz daha yaklaştırdı.

Alevin ışığı kan hattında titredi.

“Kim çizmiş o zaman?”

Serdar çizgilere bakmaya devam etti.

“Bir çıkış yolu arayan adam.”

Tarhun kaşlarını çattı.

Serdar devam etti:

“Sadece hayatta kalmak için değil. Bir şeyi korumak için kazan birinin eli bu.”

Bu cümle dükkânın içinde ağır kaldı.

Leya yavaşça eğildi. Serdar’ın işaret ettiği alt hatları kendi gözleriyle takip etti. Onun bakışı Serdar’ınki gibi askerî değildi. O, önce insanların nerede nefes alacağını, suyun nerede bozulacağını, havanın nerede zehirlenebileceğini, yaralı bedenin dar geçitte taşınıp taşınamayacağını düşünürdü. Ama çizgilerin yabancılığını o da gördü.

“Burası şehir gibi çizilmemiş,” dedi.

“Evet.”

“Mahzen gibi de değil.”

“Evet.”

Tarhun, “Kale altı mı?” diye sordu.

Serdar başını çok az salladı.

“Kale olsaydı savunma dışa bakardı. Bu içe bakıyor.”

Tarhun anlamaya çalıştı.

“İçe bakan savunma ne demek?”

Serdar parmağını merkezdeki simetrik yapının çevresinde gezdirdi.

“Dışarıdan geleni durdurmak için değil sadece. İçerideki şeyi dışarı çıkarmamak için de kurulmuş olabilir.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“İçerideki şey?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü zihninde o korkutucu ihtimal bir şimşek gibi çakmıştı.

2005’teki revir binasının altına denk gelen bu simetri, binlerce yıl önce neden oradaydı?

Bir yapı, yapılmadan önce nasıl iz bırakırdı?

Bir revirin gölgesi, geçmişin mermerine nasıl düşerdi?

Ya bu şema onlara başkası tarafından bırakılmadıysa?

Ya bir gün, henüz yaşamadığı bir gelecekte, bu yolu kendileri kazacak; sonra o iz, zamanın eğrilmiş halkasından geçip geçmişe taşınacaktıysa?

Ya Serdar, bu mermerin başında ilk kez keşfettiğini sandığı hattı, aslında bir gün kendi elleriyle geriye bırakacaksa?

Bu düşünce zihnini, namluda yanık barut kokusu bırakan bir mermi gibi dağladı.

Yüzünü belli etmemeye çalıştı.

Başaramadı.

Leya bunu gördü.

“Yine uzaklara gittin,” dedi.

Serdar yavaşça nefes aldı.

“Uzak değil.”

“Nereye?”

Serdar kan hattının aşağı doğru indiği noktaya baktı.

“Aşağıya.”

Tarhun homurdandı.

“Bunu artık cevap sanıyorsun.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Cevap değil. Yön.”

Leya, şemanın alt bölümündeki küçük sembollere eğildi. Bazılarını daha önce görmüş gibiydi. Gözleri kısıldı. Elini uzattı ama dokunmadı; Serdar’ın az önce yaptığı gibi parmaklarını çizgilerin üzerinde havada gezdirdi. Sonra yüzünde başka bir gölge belirdi.

“Burası…” dedi.

Cümleyi bitirmedi.

Serdar ona döndü.

“Ne?”

Leya lambayı biraz daha yaklaştırdı.

“Bunlar eski şifacıların anlattığı yerlerin hizasında olabilir.”

Tarhun’un sesi sabırsızdı.

“Ne yeri?”

Leya, alt katmandaki derin çizgiyi izledi.

“Halk arasında bazı tünellerden söz edilir. Çocukken yaşlı kadınlar anlatırdı. Bazıları bunlara ölü hava der. Bazıları tanrı nefesi. Kimse tam nerede olduklarını bilmez. Daha doğrusu bilenler de bilmek istemez.”

Serdar dikkat kesildi.

Leya devam etti:

“Eski şifacılar bu derinlikteki geçitlerden korkarmış. Meşale bazen birden sönermiş. İnsan ciğerine hava çektiğinde taş, küf ya da su değil, demir tadı alırmış. Bazıları oraya inenlerin başlarının içinde uğultu duyduğunu söyler. Kimi, yerin nabzı orada başka atar der. Kimi, tanrı nefesi insanın zamanını çalar der.”

Tanrı nefesi.

Ölü hava.

Yerin nabzı.

Zamanını çalar.

Serdar’ın zihninde 2005 gecesi açıldı.

Revirin önündeki çukur.

Yağmur.

Fener ışığının bir noktada bozulması.

Telsizlerin cızırtıya boğulması.

Pusulanın sapması.

Selçuk’un yüzündeki anlaşılmaz korku.

Halatın elli metre inip hiçbir yere değmemesi.

Taban yok.

Sonra Aylin’in sesi.

Yılmaz’ın elleri.

Bir uğultu.

Duyulmaktan çok kemiklerin içinde hissedilen bir basınç.

O gece, herkes bunu çukurun karanlığı sanmıştı.

Ama ya karanlık değilse?

Ya bu, Leya’nın halk masalı sandığı ölü hava değildi de, zamanın taşın altında sıkışmış ağırlığıysa?

Serdar çok alçak sesle konuştu:

“Ölü hava değil.”

Leya ona baktı.

Serdar’ın gözleri alt çizgideydi.

“O sadece zamanın ağırlığı.”

Dükkânda kimse hemen konuşmadı.

Tarhun’un yüzündeki ifade anlaşılması zordu. Bir yanı bu tür sözlerden hoşlanmayan somut adamdı. Demir, taş, kilit, kılıç. Diğer yanı ise artık kendi bedeninin bilmediği yerlerden gelen emirleri, işaretleri ve refleksleri inkâr etmekte zorlanıyordu. Zamanın ağırlığı denen şeyi saçmalık diye itmek istiyor ama kendi ellerinin geçmişi hatırlamasını açıklayamıyordu.

“Zamanın ağırlığı insanı öldürür mü?” diye sordu sonunda.

Serdar cevap vermeden önce düşündü.

“Yanlış yerde durursa, evet.”

Leya’nın sesi sertleşti.

“Bu yüzden aşağı inmekten söz etmeyeceğiz.”

Serdar ona baktı.

Leya daha o söylemeden anlamıştı.

“Hayır,” dedi.

Serdar hiçbir şey söylememişti.

Ama Leya’nın hayırı, onun içinden geçen karara verilmişti.

Tarhun ikisine baktı.

“İnmemiz gerekiyor.”

Leya ona döndü.

“Sen de mi başladın?”

Tarhun omuzlarını sertçe gerdi.

“Kan buraya boşuna düşmedi. Hat boşuna çıkmadı. Eğer biri şemayı gördüyse, biz ne gördüğünü bilmeden duramayız.”

“Bir şemayı anlamak için kendini ölü havaya atmak gerekmez.”

“Gerekirse atılır.”

“İşte bu yüzden senin fikrin sorulmaz.”

Tarhun’un gözleri alevlendi.

Serdar araya girdi.

“Leya haklı.”

Tarhun ona döndü.

Leya da.

Serdar devam etti:

“Aşağıya kör inemeyiz. Havanın ne olduğunu, yolun ne kadar dar olduğunu, ikinci çıkış var mı, su var mı, çökme var mı bilmeden girmek aptallık olur.”

Leya’nın yüzü biraz yumuşayacak gibi oldu.

Serdar cümleyi tamamladı:

“Ama ineceğiz.”

Yumuşama kayboldu.

“Hayır.”

Serdar ayağa kalkmaya çalıştı. Omzu yüzünden hareketi sert oldu. Leya hemen fark etti, ama bu kez onu durdurmak için değil, söyleyeceği şeyi engellemek için bir adım attı.

“Sen daha kendi kanını durduramıyorsun.”

“Durdurdun.”

“Ben durdurdum. Sen açtın.”

“Bu hattı bekletemeyiz.”

“Bekletiriz.”

“Eğer Nikos ya da başka biri bunu gördüyse, Morkos’a ulaşmadan önce biz bu hattın ne olduğunu bilmeliyiz.”

“Ya Morkos bunu zaten biliyorsa?”

Serdar sustu.

Leya’nın sorusu odaya daha soğuk bir ihtimal bıraktı.

Ya Morkos biliyorsa?

Ya bu hat yalnız onların tesadüfen keşfettiği bir sır değil, Morkos’un özellikle aradığı, ama tam okuyamadığı bir şeyse?

Ya flora deposuna yapılan operasyon, yalnız şifa malzemelerini değil, Morkos’un daha derin ilgisini de üzerlerine çektiyse?

Tarhun alçak sesle konuştu:

“Rasimon biliyor olabilir mi?”

Serdar düşündü.

“Rasimon izi okur. Şemayı görmediyse bile görmeye çalışacaktır.”

“Görürse?”

“Bizden önce alt hattı bulmaya çalışır.”

Leya’nın yüzü daha da sertleşti.

“Öyleyse şemayı kapatıp bekleriz. Kim yaklaşırsa görürüz.”

Serdar başını salladı.

“Bu artık sadece gözetleme işi değil. Alt katta ne olduğunu bilmeden onu koruyamayız.”

Leya ellerini iki yana açtı.

“Senin için her kapının cevabı kapıdan geçmek.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Bazı kapılar kapanmadan önce neyi sakladığını bilmek gerekir.”

“Ve aşağıda ölü hava varsa?”

“Hazırlık yaparız.”

“Nasıl?”

Serdar, Leya’nın biraz önce anlattıklarını zihninde hızla sıraladı. Meşale sönmesi. Demir tadı. Uğultu. Yerin nabzı. Zamanın ağırlığı. Bunların bir kısmı zehirli gaz, oksijensizlik, metal yoğunluğu, manyetik sapma, basınç farkı ya da tamamen başka bir zaman anomalisi olabilirdi. Bu çağın imkânlarıyla kesin ölçüm yapamazdı. Ama saha aklıyla risk azaltabilirdi.

“Meşale testi,” dedi. “Önce ip ucunda küçük alev indirilecek. Alev sönerse girmiyoruz. Hayvan testi yapmayacağız.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Hayvan testi?”

“Bazı yerlerde insanlar önce hayvan indirir. Ölüp ölmediğine bakar.”

Leya’nın yüzü tiksintiyle gerildi.

“Hayır.”

“Ben de hayır dedim.”

Serdar devam etti:

“Bezler sirke ve kekikle hazırlanacak. Tam korumaz ama birkaç nefes kazandırır. İp hattı kurulacak. Üç düğüm geri çekilme. İki sert çekiş yardım. Bir sürekli çekiş tehlike. Yol işaretlenecek. Her dönüşte taş işareti bırakılacak. İçeride konuşmak az. Nefes kontrolü. İlk iniş kısa olacak. Odaya varmak zorunda değiliz; hattın yönünü doğrulamamız yeter.”

Tarhun bu sıralamayı dinlerken yüzü değişti.

Serdar bunu gördü.

Bu, yine görev öncesi düzeniydi.

Tarhun’un bedeni bu dili tanıyordu.

Leya da fark etti.

Ama bu kez kimse konuyu açmadı.

Çünkü tartışma kişisel hafızadan çıkıp hayatta kalma çizgisine gelmişti.

“Ben de geliyorum,” dedi Leya.

Serdar hemen cevap verdi:

“Hayır.”

Leya’nın gözleri karardı.

“Bunu bana emredemezsin.”

“Emretmiyorum.”

“Öyle duyuldu.”

Serdar birkaç saniye sustu.

Sonra daha sakin konuştu.

“Bu güvensizlik değil.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Ben havayı, zehri, yarayı, korkuyu senden iyi okurum.”

“Evet.”

“Öyleyse neden?”

Serdar ona doğrudan baktı.

“Çünkü yüzeyde kalacak birine ihtiyacımız var.”

Leya’nın bakışı sarsılmadı.

Serdar devam etti:

“Şifa evi senin kalen. Morkos gece olanı yutmayacak. Rasimon iz sürüyor. Nikos ya da başka biri zayıf halka olabilir. Eğer biz aşağıdayken şifa evi basılırsa, halkı tutacak kişi sensin.”

“Tarhun kalsın.”

“Tarhun olmadan kapı açamayabilirim.”

Tarhun hiçbir şey söylemedi.

Bu bir övgü değildi yalnızca. Gereklilikti. Ve Tarhun bunu anladı.

Leya sertçe sordu:

“Sen onsuz inemiyorsun ama bensiz yüzeyi tutabiliyorsun, öyle mi?”

“Ben yüzeyi tutamam,” dedi Serdar. “Sen tutarsın.”

Bu cevap Leya’yı susturdu.

Serdar’ın sesi daha da alçaldı:

“Dün gece şifa dağıldıysa, bu senin ağın sayesinde. Ben kapı açtım. Tarhun kilit açtı. Ama halkın eline doğru şeyi doğru zamanda veren sendin. Eğer Morkos buna vurursa, hedef sadece depo değil, senin ağın olacak. Aşağıda ne bulursak bulalım, yukarıdaki nefes ölürse hiçbir anlamı yok.”

Leya’nın yüzündeki öfke tamamen geçmedi.

Ama artık karşısında basit bir dışlanma olmadığını biliyordu.

Serdar ekledi:

“Sen burada kalmalısın Leya. Şifa evi senin kalen. Eğer Nikos ya da Morkos’un başka bir gölgesi yaklaşırsa, kapıda duran otorite sen olmalısın.”

Leya bir süre cevap vermedi.

Yağ lambasının alevi titredi. Dışarıdan bir tekerlek sesi geçti. Uzak liman borusu yeniden duyuldu. Şehir artık tamamen uyanıyordu. Morkos’un hikâyesi sokaklara yayılmaya başlayacaktı. Gece olanın adı konacaktı: kargaşa, yanlışlık, zeytin posası yangını, nöbetçi hatası. Her ne derlerse desinler, halk başka bir şey duymuştu. Ama halkın duyduğu şeyin yaşayabilmesi için Leya’nın yüzeyde kalması gerekiyordu.

Sonunda Leya konuştu.

“Ben kalırsam, aşağıdan döneceksiniz.”

Serdar cevap vermedi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Bunu emir gibi dinle. Dö-ne-cek-si-niz.”

Tarhun çok hafif başını çevirdi.

Serdar’ın ağzının kenarında yorgun, neredeyse görünmeyen bir ifade belirdi.

“Emir mi?”

Leya’nın cevabı kesindi:

“Evet.”

Tarhun kısık bir homurtu çıkardı.

Bu kez gülüşe daha yakındı.

Leya ona döndü.

“Sana da.”

Tarhun başını eğdi.

“Duydum.”

Serdar, Leya’nın gözlerine baktı.

“Döneceğiz.”

“Vaat gibi değil. Plan gibi söyle.”

Serdar ciddileşti.

“İlk iniş kısa. Hattı doğrulama. Odaya ulaşma hedefi yok. Hava kötüyse geri çekilme. İz bırakmama. Temas olursa yüzeye dönme. Tarhun yaralanırsa ben onu çıkarırım. Ben yaralanırsam Tarhun beni çıkarır.”

Leya’nın yüzü sert kaldı.

“İkiniz de yaralanırsanız?”

Serdar cevap vermekte yarım nefes gecikti.

Leya o gecikmeyi yakaladı.

“Gördün mü? Plan değil.”

Tarhun araya girdi.

“İkimiz de yaralanırsak, ipi sen çekersin.”

Leya ona baktı.

Tarhun’un yüzü ciddiydi.

“Üç düğüm geri çekilme dediniz. O ip sende olacak.”

Bu fikir odadaki dengeleri değiştirdi.

Leya aşağı inmeyecekti.

Ama hattın ucunu tutacaktı.

İpi tutmak.

Serdar’ın içinden cümle geçti.

İpi takip etme. İpi sen tut.

Belki bu emir yalnız ona değildi.

Belki bazen ipi tutan, aşağıya inmeyen kişiydi.

Serdar başını salladı.

“İp Leya’da.”

Leya bu kez itiraz etmedi.

Çünkü bu, onu dışarıda bırakmak değil, operasyonun hayati ucuna yerleştirmekti.

Tarhun hemen hazırlığa geçti. Demirci ocağının yanındaki sandıktan ince ama sağlam bir halat çıkardı. Modern halat değildi; lifleri kabaydı, elleri yakacak kadar sertti, ama iyi örülmüştü. Tarhun halatı parmaklarının arasında yokladı. Düğümler için uygun noktaları belirledi. Üç düğüm. İki sert çekiş. Bir sürekli çekiş. Serdar ona bakarken, yıllar önce başka bir gecede Yılmaz’ın halatı kontrol edişini gördü.

Bu kez bakışını kaçırmadı.

Ama adını söylemedi.

Tarhun da bakışın farkındaydı.

Fakat bir şey demedi.

Belki bazı anlarda, hatırlamamak bile işlevini yerine getirirdi.

Leya filtre bezleri hazırlamaya başladı. Sirke, kekik, az miktarda reçine. Fazla ıslak değil, çünkü nefesi boğardı. Fazla kuru değil, çünkü korumazdı. Her bezi katlarken eli alışılmış hızındaydı. Öfkeliydi, ama öfkesini malzemeye değil işe veriyordu. Bu iyiye işaretti. Leya öfkesini işe dönüştürebildiği sürece ayakta kalırdı.

Serdar ise mermer şemanın alt katmanını bir kez daha zihnine kazıdı.

Üst dünya.

Orta damar.

Alt hat.

Mühürlü oda.

Kan çizgisi.

Kapı sembolü.

Ölü hava.

Zamanın ağırlığı.

Bu hattı kağıda dökmedi.

Henüz güvenli değildi.

Eğer Nikos gerçekten görmüşse, zaten bir kez sızıntı olmuştu. Yeni bir çizim ikinci sızıntı olurdu. Şema artık gözle değil, zihinle taşınmalıydı. Serdar bunun bedelini biliyordu. Yanlış hatırlarsa, aşağıda hata yapacaklardı. Ama yazılı iz bırakmak şu anda daha büyük tehlikeydi.

Tarhun halatı getirdi.

“Hazır.”

Leya bezleri uzattı.

“Tam hazır değilsiniz. Sadece daha az aptalsınız.”

Tarhun, bezi alırken kısa bir bakış attı.

“Bunu iyi sayıyorum.”

“Sayma. Uygula.”

Serdar istemsizce hafifçe gülümsedi.

Leya ona döndü.

“Sen gülme. Sen en aptal olanısın.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme.”

“Uygula,” diye tamamladı Serdar.

Leya cevap vermedi.

Ama bu kez dudaklarının kenarında çok yorgun ve çok kısa bir kıpırtı oldu. Sonra hemen kayboldu.

Dükkânın içinde hazırlık tamamlanırken, dışarıda sabah tamamen başladı. Morkos’un boruları limanı hizaya çağırıyor, kayıtçılar gecenin adını değiştirmeye hazırlanıyor, Rasimon muhtemelen çoktan yeni izler arıyordu. Nikos’un nerede olduğu bilinmiyordu. Kanın sahibi hâlâ belirsizdi. Mühürlü oda ise aşağıda, taşın ve zamanın içinde sessizce bekliyordu.

Serdar mermerin başında son kez durdu.

Kan hattına baktı.

Bunun yalnız bir tünel planı olmadığını artık biliyordu. Bu, kendisine gönderilmiş gecikmiş bir emirdi. Belki geleceğinden. Belki geçmişinden. Belki de zamanın iki ucunu aynı anda tutmaya çalışan bir akıldan.

Aşağıdaki hava artık taş değil, zaman kokuyordu.

Ve Serdar, bu kokuyu takip etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bildiği hâlde, ondan kaçamayacağını da biliyordu.

Leya halatın ucunu aldı.

Avucuna sardı.

Sıkıca.

“İpi ben tutuyorum,” dedi.

8. Bölüm 4 - 4. Sahne İpi Tutan Kadın

Serdar ona baktı.

Cümle basitti.

Ama mermerde yazılı emrin bir parçası gibi duyuldu.

Tarhun taş kapağın yanına geçti.

Serdar filtre bezini kuşağına sıkıştırdı, omzundaki sargının yerini kontrol etti, sonra kanın açtığı alt hatta bir kez daha baktı.

“İlk iniş,” dedi.

Tarhun başını salladı.

Leya halatı biraz daha sıkı kavradı.

“Dönüş de.”

Serdar kapalı taşın önünde diz çöktü.

“Dönüş de,” dedi.

Sonra Tarhun demir aletini taş aralığına yerleştirdi.

Mermerin altında, şehrin bilinmeyen derinliği ilk kez gerçekten cevap vermeye hazırlandı.

5 Yeraltına İniş

Şafak sökmeden hemen önceki ölü saat, demirci dükkânının içinde uzun süre asılı kaldı.

Dışarıda şehir uyanmaya başlamıştı ama bu uyanış henüz kapı eşiklerine, su taşıyan kadınların adımlarına ve limandan gelen ilk boğuk komutlara sıkışmıştı. İçeride ise zaman daha ağır akıyordu. Ocağın közleri neredeyse sönmüş, yağ lambasının isli alevi mermer şemanın üstünde titrek bir sarı halka bırakmıştı. Tavandaki is lekeleri karanlığın içinde kıpırdıyor gibi görünüyor, duvarlarda asılı çekiçler ve maşalar ışık vurdukça bir an belirip sonra yeniden kayboluyordu.

Mermer bloğun çevresi açılmıştı.

Kan hattı, Leya’nın gerdiği ince ketenin altında hâlâ seçiliyordu. Merkezin koyu lekesi artık tamamen parlak değildi; kenarları koyulaşmış, pıhtılaşmaya başlamıştı. Ama kanın gösterdiği derin çizgi, taşın içinde hâlâ canlı bir damar gibi duruyordu. O çizgi, şemanın bilinen yollarından ayrılıyor, alt katmanda mühürlü ve karanlık bir yere doğru iniyordu.

Serdar o çizgiye son kez baktı.

Son kez gibi değildi aslında.

Biliyordu, bir daha bakacaktı. Belki döndüğünde. Belki dönemezse Leya bakacaktı. Belki bu şemaya bir gün kendi eliyle yeniden kazıyacağı bir cümleyle dönecekti. Bu düşünceyi zihninin kenarına itti. Aşağı inmeden önce insan gelecekle değil, ilk adımla ilgilenmeliydi.

Tarhun taş bloğun kenarına geçti.

Devasa elleri mermerin soğuk yüzeyini kavradığında, parmaklarının boğumları beyazladı. Blok ağırdı. Birkaç saat önce kaydırılmış olması onu hafifletmemişti. Hatta sanki yerinden oynadığını anlamış ve yeniden eski yerine gömülmek için direnmeye başlamıştı. Tarhun dizlerini kırdı, omuzlarını ayarladı, nefesini tuttu. Sonra bütün gücünü bir anda değil, ölçülü biçimde verdi.

Mermer önce kıpırdamadı.

Sonra derinden, kulak tırmalayan bir sürtünme sesi çıktı.

Taş, binlerce yıllık bir uykudan istemeye istemeye uyanıyor gibiydi. Ses dükkânın duvarlarına çarptı, ocak taşının altından geçti, örsün kenarında titredi. Serdar kapıya baktı. Leya, halatın ucunu avucuna sarmış hâlde aynı anda dışarıyı dinliyordu. Sesin sokaktan duyulup duyulmadığını anlamak için ikisi de birkaç nefes bekledi.

Dışarıdan tepki gelmedi.

Tarhun tekrar yüklendi.

Bu kez blok biraz daha yana kaydı.

Altında karanlık bir açıklık belirdi.

Açıklık, önce yalnız siyah bir ağız gibiydi. Sonra derinlerden yukarıya doğru serin bir hava yükseldi. Serdar’ın yüzüne çarptı. Rutubetliydi. Yoğundu. İçinde ıslak taş, paslanmış demir, mineral ve çok derinden gelen sıcak-soğuk bir buharın boğucu karışımı vardı. Bu, sıradan mahzen kokusu değildi. Sarnıçlar küf kokardı, eski tüneller toprak, hayvan, su ve kapalı hava. Bu koku ise sanki taşın içinden değil, zamanın kendi çeperinden sızıyordu.

Serdar’ın midesi bir an boşluğa düştü.

Koku onu Tralleis’ten kopardı.

Dükkânın isli tavanı silindi.

Yerine 2005 yılının o lanetli revir binasının nemli deposu geldi. Beton duvarlar. Eski boya kokusu. Islak bezlerin, paslı demir dolapların, elektrik kablolarının ve yağmurla kabarmış toprağın kokusu. Sonra çukurun başındaki o metalik nefes. Elli metrelik halatın karanlıkta kayboluşu. Fener ışığının bir noktadan sonra ışık olmaktan çıkışı. Selçuk’un sesi. Aylin’in bembeyaz yüzü. Yılmaz’ın elleri.

Bir an için ayağının altındaki mermer boşaldı sandı.

Leya bunu fark etti.

“Serdar.”

Adı, onu geri çekti.

Serdar gözlerini kırptı. Yeniden demirci dükkânındaydı. Önünde taş açıklık, yanında Tarhun, arkasında Leya vardı. Omzundaki ağrı geri döndü. Bu iyiydi. Ağrı bazen insanı bulunduğu zamana bağlardı.

“İyiyim,” dedi.

Leya’nın bakışı sertleşti.

“Bu cümleyi artık güvenilir saymıyorum.”

Serdar cevap vermedi.

Tarhun, elindeki meşaleyi aldı. Alevi açıklığın üstünde bir süre tuttu, sonra yavaşça aşağı doğru sarkıttı. Meşale ışığı ilk birkaç basamağı ortaya çıkardı. Taşlar nemliydi. Kenarlarında yosuna benzeyen koyu yeşil lekeler vardı. Bazı yerlerde su damlası parlıyordu. Aşağıdan gelen hava meşaleyi yana yatırıyor ama söndürmüyordu.

Tarhun meşaleyi biraz daha indirdi.

Alev titredi.

Sönmedi.

“Hava ağır,” dedi. Sesi açıklığın içinde derinleşip geri döndü. “Ama canlı. Meşale sönmüyor. İçeride akış var.”

Serdar başını salladı.

“Akış olması güvenli olduğu anlamına gelmez.”

“Girmemek için yeterli sebep de değil.”

Bu, Tarhun’un kendi cümlesiydi. Serdar ona baktı. Demirci gözlerini aşağıdan ayırmıyordu.

Leya halatı avucunda biraz daha sıkı tuttu.

“İlk iniş kısa,” dedi.

“Evet.”

“Hat doğrulama. Odaya ulaşmak yok.”

“Evet.”

“Üç düğüm geri çekilme.”

“Evet.”

“İki sert çekiş yardım.”

“Evet.”

“Bir sürekli çekiş tehlike.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme.”

Serdar ona baktı.

“Uygula.”

Leya’nın yüzündeki öfke bir an başka bir şeye dönüştü. Belki kabul. Belki korku. Belki ikisinin aynı anda insana verdiği o sert ifade. Sonra kayboldu.

Serdar üzerindeki tuniği sıkılaştırdı. Pelerininin fazla geniş kalan kısmını kuşağına aldı. Yaralı omzunun üzerine gelen kumaşı sabitledi. Leya’nın hazırladığı sirke ve kekik kokulu bezi boynuna geçirdi. Henüz ağzına kapatmadı. İçeri girince kullanacaktı. Kemerindeki küçük bıçağı kontrol etti. Morkos’un sikkesi hâlâ kuşağının iç kıvrımındaydı. Deri listeyi Leya’ya bırakmıştı. Aşağıda şifa malzemesi aramayacaktı. Aşağıda başka bir cevap vardı.

Meşaleyi Tarhun’dan almak için elini uzattı.

“Önce ben iniyorum.”

Tarhun hemen önüne geçti.

“Bu doğru değil.”

Serdar durdu.

Tarhun’un gövdesi açıklığın önünü neredeyse tamamen kapatıyordu. Işık yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer yanını karanlığa bırakıyordu. Gözlerinde öfke yoktu bu kez. Sadakat vardı. Kendi zihninin kabul etmek istemediği ama bedeninin çoktan tanıdığı bir sadakat.

“Tehlikeyi önce ben karşılamalıyım,” dedi Tarhun. “Sen arkamda kalmalısın.”

Cümle, demirci ağzından çıkmış gibi değildi.

Serdar’ın içi sıkıştı.

Bu, yıllar önce başka bir ağızdan duyulmuş bir refleksin aynısıydı. Görev hattında, karanlık kapı önünde, gece intikalinde, bina temizlemesinde. Önce ben komutanım. Siz arkada. Tehlikeyi ben alırım. Yılmaz böyle konuşurdu. Bazen açıkça, bazen yalnız bedeniyle.

Serdar elini kaldırdı.

Tarhun durdu.

Beden yine komutu almıştı.

“Hayır,” dedi Serdar.

Tarhun’un çenesi gerildi.

Serdar sesini alçalttı ama içindeki komutan çizgisini korudu.

“Aşağıda ne bulacağımı, neyi aradığımı sadece ben biliyorum. Sen arkamı kolla.”

“Sen yaralısın.”

“Bu yeni bilgi değil.”

“Düşersen?”

“İp Leya’da.”

Leya hemen konuştu:

“İp bende diye düşebilirsin anlamına gelmiyor.”

Serdar ona bakmadan cevap verdi:

“Düşmeyeceğim.”

Leya’nın sesi sertti.

“Vaat gibi söyleme.”

Serdar bu kez ona döndü.

“Plan gibi söylüyorum. İlk adım kısa. Sol duvar teması. Meşale önde. Nefes kontrolü. Tarhun üç adım arkamda. İp gergin ama çekişsiz. İlk çatallanma noktasında duracağız. Daha ileri yok.”

Leya bir süre ona baktı.

Sonra halatı biraz serbest bıraktı.

“Tamam.”

Tarhun hâlâ çekilmemişti.

Serdar ona baktı.

“Tarhun.”

Tek kelime.

Ama içinde emir vardı.

Tarhun’un gözleri bir an kısıldı. İtiraz etmek istedi. Bedeni ise çoktan bir adım geri çekilmiş, açıklığın yanına çevre emniyeti pozisyonuna geçmişti. Bunu fark ettiği anda yüzünde öfkeye benzeyen bir gölge geçti. Kendine öfke. Serdar’a değil.

“Bedenim yine senden yana,” dedi alçak sesle.

Serdar cevap vermedi.

Çünkü aşağıdan gelen hava, konuşmayı gereksiz kılacak kadar ağırdı.

9. Bölüm 4 - 5. Sahne Karanlığın Ağzında Komuta

İlk basamağa indi.

Taş soğuktu.

Sandaletinin ince tabanı, nemli yüzeyin kayganlığını hemen iletti. Ayağını tam basmadan önce ağırlığını test etti. Basamak tuttu. İkinci adım. Sonra üçüncü. Meşale ışığı açıklığın çevresindeki taşları ortaya çıkardı. İlk birkaç metre gerçekten antik bir su yolu ya da sarnıç girişi gibiydi. Taşlar pürüzlü, düzensiz, yer yer yosun tutmuştu. Duvarlarda suyun yıllar boyunca bıraktığı ince çizgiler vardı. Aralardan mineral sızıntıları akmış, bazı taşların yüzeyinde beyaz kabuklar oluşturmuştu.

Yukarıdaki dükkânın ışığı hemen küçüldü.

Serdar başını kaldırmadan Leya’nın silüetini gördü. Açıklığın başında duruyor, halatı iki eliyle tutuyordu. Yağ lambasının ışığı yüzüne alttan vurduğu için gözleri daha karanlık görünüyordu. Kolyeyi takmamıştı. Ama bez kese göğsüne yakın duruyordu. Hayat ağacı orada, görünmeden ağırlık yapıyordu.

“İp?” diye sordu Serdar.

“Gergin,” dedi Leya.

Sesi yukarıdan geldi.

Bu küçük cevap, beklenmedik biçimde güven verdi.

Serdar aşağı inmeye devam etti.

Tarhun arkasından geldi. Onun ağırlığı basamaklarda daha derin ses çıkarıyordu ama beklenenden az. Her adımını kontrol ediyor, taşın hangi kenarının sağlam olduğunu yokluyor, iri gövdesini dar alana sığdırmak için omuzlarını hafif yana çeviriyordu. Meşalenin ikinci ışığı onun elindeydi. Böylece Serdar’ın önündeki karanlık ve arkadaki güvenlik aynı anda aydınlanıyordu.

İlk on basamak antikti.

On birinciden sonra işçilik değişmeye başladı.

Serdar bunu ayak tabanında hissetti önce. Taş daha düzgünleşti. Basamakların yüksekliği birbirine yaklaştı. Kenarlar daha keskin, yüzeyler daha düz, duvar çizgileri daha bilinçli hâle geldi. Rastgele kazılmış bir sığınak ya da su yolu değildi artık. Taş, yalnız doğanın ve eski ustalığın eğimine uymuyor; bir planın disiplinine giriyordu.

Serdar meşaleyi duvara yaklaştırdı.

Duvar pürüzsüz değildi ama gereksiz çıkıntılardan arındırılmıştı. Bazı noktalarda çok dar havalandırma yarıkları vardı. Öyle ustaca gizlenmişlerdi ki ilk bakışta taş damarına benziyorlardı. Biraz aşağıda, basamakların kenarında ince su tahliye kanalları ilerliyordu. Kanalın eğimi neredeyse kusursuzdu. Su birikmemesi için değil sadece; nemin belli bir yönde tutulması için tasarlanmış gibiydi.

“Burası sarnıç değil,” dedi Serdar.

Tarhun arkasından konuştu:

“Su izi var.”

“Var. Ama su için yapılmamış.”

“Ne için?”

Serdar cevap vermeden birkaç adım daha indi.

Havadaki demir tadı arttı. Burnunda ve genzinde, kanla pas arasında bir tat bıraktı. Jeotermal bir sıcaklık da vardı. Hava soğuk değildi artık; tuhaf biçimde serin ve sıcak aynı anda hissediliyordu. Taş nemliydi ama aşağıdan gelen akışta kuru bir mineral sertliği vardı. Meşale alevi bazı noktalarda yana yatıyor, bazı noktalarda dimdik yükseliyordu. Hava hareketleri düzensizdi.

“Bir şeyi saklamak için,” dedi sonunda.

Tarhun’un nefesi arkasında duyuldu.

“Ya da bir şeyi içeride tutmak için.”

Serdar durdu.

Bu cümleyi kendisi daha önce yukarıda söylemişti. Şimdi Tarhun’un ağzından duymak, taş duvarların arasında daha ağır geldi.

“Evet,” dedi.

İlerlediler.

Tünel daraldı. Sonra birden kısa bir niş açıldı. Nişin içinde taş duvara gömülmüş ağır bir demir halka vardı. Halka paslanmıştı ama tamamen çürümemişti. Serdar meşaleyi yaklaştırınca demirin üzerinde derin aşınma izleri göründü. Bir ip ya da halat, yıllar boyunca ya da çok uzun süre boyunca bu halkadan geçirilmiş, sürtünerek demirin etini yemişti. Aşınma tek yönlü değildi. İp yalnız bir kez bağlanıp bırakılmamış; defalarca gerilmiş, gevşemiş, yeniden çekilmişti.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Parmağını halkanın altındaki derin oyuklara yaklaştırdı. Dokunmadan önce bir an bekledi. Sonra metalin soğuğuna değdi.

Halat.

Elli metrelik halat.

Yılmaz’ın elleri.

Aylin’in nefesi.

Çukurun başında bekleyen herkesin sessizliği.

“Burada bir şeyi taşımamışlar,” diye mırıldandı Serdar.

Tarhun yaklaştı.

“Ne?”

Serdar parmağını aşınmanın yönünde yürüttü.

“Birini beklemişler.”

Tarhun cevap vermedi.

Söz taşın içinde yankılandı.

Birini beklemişler.

Kimi?

Aşağıdan geleni mi?

Aşağıya indirilecek olanı mı?

Yoksa bir gün bu tünele düşecek, ipi takip etmeyi bırakıp ipi tutmayı öğrenmesi gereken adamı mı?

Serdar bu düşünceyi yüksek sesle söylemedi.

Yürümeye devam etti.

İlerledikçe 2005 yansımaları şiddetlendi. Meşalenin titrek ışığı bazı anlarda beyaz floresana dönüyor gibi oldu. Taş duvarın nemli yüzeyinde, revirin soğuk boyalı koridorunu gördüğünü sandı. Arkasındaki Tarhun’un nefesi bir an telsiz cızırtısı gibi parçalandı. Uzak bir damla sesi, metal askıların sallandığı revir deposunun yankısına benzedi. Serdar dişlerini sıktı.

“Serdar?”

Bu Tarhun’du.

Ses yakındı.

Gerçekti.

Serdar durmadı.

“Devam.”

“Yüzün değişti.”

“Devam.”

Tarhun bir şey söylemedi.

Ama adımlarını yarım nefes yaklaştırdı.

Serdar bunu fark etti. Arkasını koruyordu. Hem tünelden gelecek tehlikeye hem de Serdar’ın kendi zihninden düşmesine karşı. Bu düşünce Serdar’ın boğazına acı bir düğüm bıraktı.

Tünel bir noktada genişledi.

Burada duvarlar daha düzgün kesilmişti. Sol tarafta ince bir oyuk vardı; muhtemelen eski bir yağ lambası ya da meşale yuvası. Sağ tarafta, taşın içinde kapanmış gibi görünen bir havalandırma yarığı. Serdar meşaleyi oraya yaklaştırdı. Alev bir an uzadı, sonra yana eğildi.

Hava akışı vardı.

Ama nereden geldiği belli değildi.

Tarhun yere eğildi.

“Su sesi.”

Serdar dinledi.

Evet.

Çok derinden gelen, neredeyse duyulmaktan çok hissedilen bir akış. Ama düzenli bir su kanalı sesi gibi değildi. Aralıklıydı. Bazen kesiliyor, sonra daha derinden dönüyordu.

“Su değil sadece,” dedi Serdar.

“Ne?”

“Basınç.”

Tarhun kelimeyi anlamadı.

Serdar açıklamadı. Çünkü kendisi de tam emin değildi. Bu, suyun hava cebine çarpması olabilir. Yeraltı buharı olabilir. Ya da taşların arasında hareket eden daha tuhaf bir akış. 2005’te telsizlerin çıldırdığı o gece duyduğu uğultu bunun çok daha zayıf bir kuzeni gibiydi.

Halat arkalarında hafifçe gerildi.

Serdar durdu.

Üç küçük çekiş değil.

İki sert çekiş de değil.

Sadece Leya’nın ipte hâlâ orada olduğunu hatırlatan kontrollü bir yoklama.

Serdar halatı tuttu, bir kez kısa cevap verdi.

İyi.

Yukarıdan ses gelmedi.

Ama o küçük yoklama, tünelin karanlığında onları yüzeye bağladı. Serdar bir an, ipi elinde tutan Leya’yı düşündü. O yukarıda, şemanın ve kanın başında duruyor, hem onları hem şifa evini hem de ihanet ihtimalini taşıyordu. İpi takip eden kendisiydi belki. Ama ipi tutan o an Leya’ydı.

İlerlediler.

Tünel, kısa bir süre sonra keskin bir açıyla ikiye ayrıldı.

Sol yol daha genişti. Duvarlarında eski su izleri vardı. Taş işçiliği daha tanıdık, daha antikti. Muhtemelen Leya’nın sözünü ettiği eski su mahzenlerine, sarnıçlara ya da şehrin orta damarına gidiyordu. Havası daha bayat ama anlaşılırdı. Oradan zayıf bir nem ve toprak kokusu geliyordu.

Sağ yol ise dardı.

Daha dik aşağı iniyordu.

Ağzı neredeyse karanlığı yutuyordu. Meşale ışığı oraya uzandığında, ışık birkaç adım sonra kırılıp sönükleşiyor gibi oldu. Duvarları daha düzgündü. Süs yoktu. Kavis yoktu. Mermer şemadaki alt katmanın çizgileri burada beden bulmuştu. Dar, işlevsel, fazla düşünülmüş. İçeri giren kişiyi yönlendirmek için değil, sınamak için yapılmış gibi.

Serdar meşaleyi sağ geçidin girişine tuttu.

Taşın üzerinde bir işaret vardı.

Aceleyle kazınmış gibi görünüyordu ama belirsiz değildi. Tek bir halka. Halkanın içinden geçen ince bir çizgi. Çizgi, aşağı doğru yönelen küçük bir kuyrukla bitiyordu.

İp halkası.

10. Bölüm 4 - 5. Sahne Zamanın Kavşağı ve İp Halkası

Serdar’ın göğsü sıkıştı.

Mermerdeki işaretin aynısı.

Daha kaba.

Daha canlı.

Sanki biri buradan geçerken, fazla vakti olmadan ama görülmesini isteyerek kazımıştı.

Tarhun da işareti gördü.

“Bu…”

Cümleyi tamamlamadı.

Serdar’ın zihninde yazı yeniden belirdi.

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Sağ geçitten gelen hava yüzüne vurdu. Sol yoldaki nemli mahzen kokusuna benzemiyordu. Burada demir tadı daha yoğundu. Mineral değil yalnız. Kan değil. Pas değil. Bunların hepsine benzeyen ama hiçbirine tam uymayan bir tat. Havada ince bir uğultu da vardı. Çok zayıf. Kulakla değil, diş kökleriyle duyuluyordu sanki.

Serdar artık emindi.

Aşağıdaki hava taş kokmuyordu.

Zaman kokuyordu.

Tarhun sağ geçide bir adım atmak istedi.

Serdar eliyle durdurdu.

“Burada duruyoruz.”

Tarhun ona baktı.

“İşaret burada.”

“Evet.”

“Yol burada.”

“Evet.”

“Girmeyecek miyiz?”

“İlk iniş kısa dedim.”

Tarhun’un yüzü gerildi.

“Sen de görmek istiyorsun.”

“Evet.”

“Öyleyse?”

Serdar sağ geçidin karanlığına baktı. Bütün bedeni oraya girmek istiyordu. Sanki yirmi bir yıldır yürüdüğü bütün yollar, bütün dosyalar, bütün gece nöbetleri, bütün suskunluklar, bütün suçlamalar ve bütün kayıplar bu dar ağzın önünde toplanmıştı. Bir adım daha atsa, belki revirin cevabına yaklaşacaktı. Belki Aylin ve Yılmaz’a. Belki kendi yazmadığı yazının kaynağına.

Ama tam da bu yüzden durması gerekiyordu.

İpi takip eden adam hemen içeri girerdi.

İpi tutan adam, geri dönülecek mesafeyi hesaplardı.

“Dönüyoruz,” dedi.

Tarhun inanmakta zorlandı.

“Şimdi?”

“Şimdi.”

“Bu kadar mı?”

“Yol doğrulandı. Hava ağır. İşaret bulundu. Sağ hat aşağı iniyor. İlk inişin hedefi buydu.”

Tarhun’un nefesi sertleşti.

“İçeride ne olduğunu bilmiyoruz.”

“Bu yüzden daha hazırlıklı döneceğiz.”

Tarhun sağ geçide baktı. Bedeni ileri gitmek istiyordu. Serdar bunu gördü. Belki onun içinde de o işaret bir yeri dürtmüştü. Belki halat halkası, kendi karanlık hafızasının kapısını yoklamıştı.

Serdar sesini alçalttı.

“Tarhun.”

Demirci ona döndü.

“Emir.”

Kelime tünelin içinde yankılandı.

Bu kez ikisini de yaralamadı.

Yerine oturdu.

Tarhun birkaç saniye Serdar’a baktı. Sonra çenesini sıktı ve başını eğdi.

“Dönüyoruz.”

Serdar halata iki kısa çekiş verdi.

Hazır. Dönüş.

Yukarıdan Leya’nın cevabı geldi: tek sağlam çekiş.

Anlaşıldı.

Bu küçük iletişim, sağ geçidin karanlığından daha güçlüydü. Çünkü onları yüzeye, nefese, şifaya ve geri dönüş sözlerine bağlıyordu.

Dönüş yolu inişten daha uzun geldi.

Serdar bir kez daha demir halkadan geçti. Halkanın aşınmış yüzeyi meşale ışığında parladı. Bu kez dokunmadı. Sadece baktı. Burada bir şeyi taşımamışlar, birini beklemişler, diye düşündü yeniden. Ama belki beklenen kişi aşağıya inen değil, aşağıdan dönen kişiydi.

Bazı kapılar keşfetmek için değil, geri dönmeyi öğrenmek için açılırdı.

Basamakların ilk antik bölümüne ulaştıklarında yukarıdaki ışık büyüdü. Leya’nın silüeti açıklığın başında belirdi. Halatı iki eliyle tutuyordu. Yüzünde sabırsızlık, korku ve öfke aynı anda vardı. Serdar yukarı çıktığında ilk yaptığı şey ona iyi olduğunu söylemek olmadı.

Çünkü bunun işe yaramayacağını biliyordu.

Onun yerine meşaleyi yere koydu.

“Sağ hat var,” dedi.

Leya’nın gözleri önce onun yüzüne, sonra omzuna, sonra Tarhun’a gitti.

“Yaralandınız mı?”

“Hayır.”

Tarhun da başını salladı.

Leya ikisine de inanmadı ama şimdilik yetindi.

“Ne gördünüz?”

Serdar mermer şemanın başına döndü. Kan hattının alt katmanına baktı. Sonra sağ geçitteki işareti zihninde o çizginin üzerine yerleştirdi.

“Hat doğru,” dedi. “Alt katmana iniyor. İlk ayrımda eski mahzen hattı solda kalıyor. Sağda daha dar bir geçit var. Üzerinde ip halkası işareti.”

Leya’nın yüzü gerildi.

“İçeri girdiniz mi?”

“Hayır.”

Bu cevap onu şaşırttı.

Serdar bunu gördü.

“İlk inişin hedefi o değildi.”

Leya bir an konuşmadı.

Sonra çok alçak sesle sordu:

“Hava?”

“Demir tadı yoğun. Uğultu var. Meşale sönmedi ama alev değişiyor. Havalandırma yarıkları var. Tahliye kanalları var. Burası doğal değil. Planlı.”

Tarhun ekledi:

“Taş aşağı indikçe değişiyor. İlk bölüm eski. Sonrası… başka.”

Leya ona baktı.

“Başka nasıl?”

Tarhun kelime aradı.

“Demirci eli gibi değil. Asker eli gibi.”

Serdar bu cümleyi duyunca başını kaldırdı.

Tarhun farkında olmadan çok doğru söylemişti.

Asker eli gibi.

Leya da bu cümlenin ağırlığını hissetti.

Serdar, mermerdeki alt katmana baktı.

“Aşağıdaki yol, yalnız saklanmak için yapılmamış. Bir şey beklenmiş. Halka var. Halat aşınması var. Defalarca kullanılmış.”

Leya’nın sesi kısıldı.

“Bir şey mi çekmişler?”

Serdar yavaşça başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Tarhun ona baktı.

Serdar tekrar etti:

“Birini beklemişler.”

Dükkânda sessizlik oldu.

Bu cümle, daha önce tünelde taşlara çarpmıştı. Şimdi yüzeyde, Leya’nın da duyduğu hâliyle daha gerçek duruyordu.

“Kim?” diye sordu Leya.

Serdar cevap vermedi.

Çünkü doğru cevap henüz yoktu.

Ya da vardı ama kabul etmek için erkendi.

Leya halatı yavaşça bıraktı. Avuçlarının içi kızarmıştı. Lifler derisini yakmıştı. Bir an ellerine baktı. Sonra onları kapattı.

“Ben ipi tuttum,” dedi.

Sesi kendisine söylüyor gibiydi.

Serdar ona baktı.

“Evet.”

Leya’nın gözleri mermerdeki kan hattına gitti.

“Ve siz geri döndünüz.”

“Evet.”

Bu küçük cümle, sahnenin içinde beklenenden büyük bir yer açtı. Çünkü ilk kez şema, kan, tünel, geçmiş ve gelecek arasında verilen emir uygulanmıştı. İp takip edilmemiş, tutulmuştu. Ve tutulan ip, onları geri getirmişti.

Tarhun taş bloğa baktı.

“Şimdi kapatıyor muyuz?”

Serdar derin bir nefes aldı.

“Evet. Ama tamamen değil. Hava akışını kesmeyeceğiz. İz bırakmayacağız. Kapak sanki açılmamış gibi görünecek.”

Tarhun başını salladı.

İşe koyuldu.

Serdar ise hâlâ sağ geçidin işaretini zihninden silemiyordu.

Tek ip halkası.

Dar karanlık.

Demir tadı.

Uğultu.

Zaman kokusu.

O işaret, aşağıda birinin onu beklediğini söylemiyordu yalnızca. Aynı zamanda ona ne yapmaması gerektiğini de hatırlatıyordu. Acele etmeyecekti. Kayıplarının peşinden körlemesine koşmayacaktı. Karanlığın ona sunduğu ilk açıklığı cevap sanmayacaktı.

Çünkü bazı cevaplar, insanı bulmadan önce sınardı.

Ve Serdar, bu kez sınavın ilk adımından geri dönmeyi başarmıştı.

Ama aşağıdaki hat artık vardı.

Görülmüştü.

Doğrulanmıştı.

Ve ne kadar kapatılırsa kapatılsın, artık üçünün de zihninde açık kalacaktı.

6 50 Metrelik Sessizliğin Altı

İkinci iniş, ilkinden daha sessiz başladı.

İlkinde taşın ne söyleyeceğini bilmiyorlardı. Aşağıdan gelen havanın insanı hangi hatıraya, hangi korkuya, hangi yaraya sürükleyeceğini ölçmemişlerdi. Mermer bloğun altında gerçekten bir yol var mı, kan hattı onları yalnız eski bir su mahzenine mi götürüyor, yoksa daha derinde başka bir düzen mi bekliyor; hiçbirinden emin değillerdi.

Şimdi emin oldukları şey azdı.

Ama yetiyordu.

Sağ hat vardı.

İp halkası işareti gerçekti.

Hava ağırdı.

Uğultu duyuluyordu.

Ve aşağıda, şemanın alt katmanında, henüz adını koyamadıkları mühürlü bir şey bekliyordu.

Demirci dükkânında gün yükselmişti ama içeriye doğrudan ışık girmiyordu. Kapılar kapalı, pencereler yarı örtülüydü. Dışarıda Morkos’un adamları limanda geceki kargaşanın adını değiştirmeye çalışıyor, kayıtçılar eksilen çuvalları yanlış sayım diye yazıyor, halk ise sabahın sıradan hareketlerini yapıyormuş gibi görünerek birbirinin yüzündeki yeni soruyu okumaya çalışıyordu. İçeride ise Serdar, Tarhun ve Leya başka bir sabaha hazırlanıyordu.

Bu kez acele yoktu.

Acele, ilk hatanın kardeşiydi.

Tarhun taş kapağın çevresindeki demirleri daha dikkatli dizdi. Eğer dışarıdan biri içeri bakarsa, o köşe yine sıradan bir hurda yığını gibi görünecekti. Ama içeriden taşın kaldırılması için yeterli boşluk bırakılmıştı. İnce kancalar, kısa keskiler, halatın düğümlenmiş kısmı ve Leya’nın hazırladığı sirke-kekik bezleri sırasına konmuştu. Tarhun her şeyi elinin ulaşacağı mesafeye yerleştiriyor, sonra bir an durup düzeni yeniden değiştiriyordu. Bu, Serdar’ın tanıdığı bir hazırlıktı. Teçhizat kontrolü. Farklı çağ, farklı malzeme, aynı ritim.

Leya bu kez daha az konuştu.

Konuşmadığı için daha az öfkeli değildi.

Sadece öfkesini işe çevirmişti. Filtre bezlerini daha sıkı sardı, küçük bir kil kaba sirke ve ezilmiş kekik koydu, bir başka keseye keskin kokulu reçine parçaları yerleştirdi. Serdar’ın omzunu tekrar kontrol etti. Dikiş hattına baktığında yüzünde hiçbir memnuniyet yoktu.

“Bu inişe bedenin hazır değil,” dedi.

Serdar onun gözlerine baktı.

“Biliyorum.”

“Yine de ineceksin.”

“Evet.”

“Bunu cesaret sanma.”

“Sanmıyorum.”

“İyi. Çünkü bazen aptallık, cesaretin kıyafetini giyer.”

Tarhun araya girmedi.

Çünkü Leya’nın haklı olduğu yerler vardı.

Serdar da bunu biliyordu. Omzundaki yara yeniden açılmamıştı ama sakin de değildi. Basınçlı yeraltı havası, dar geçit ve eğimli taş basamaklar bedenini zorlayacaktı. Eğer düşerse, Tarhun onu çıkarabilirdi; ama Tarhun da dar hatta sıkışırsa, Leya’nın elindeki ip ikisini birden yüzeye çekmeye yetmeyebilirdi. Her şey hesaplıydı. Ama hesaplı olması güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.

Leya son düğümü attı.

Halatı Serdar’ın belinden değil, gövdesini sıkmadan ama düşüşte ağırlık alacak biçimde omuz altından geçirdi. Yaralı tarafına baskı yapmaması için düğümü sağ yanına kaydırdı. Sonra aynı hattın ikinci ucunu Tarhun’a verdi.

“Üç düğüm geri çekilme,” dedi.

Serdar başını salladı.

“İki sert çekiş yardım,” dedi Tarhun.

Leya ona baktı.

“Bir sürekli çekiş tehlike.”

Tarhun da başını eğdi.

Leya halatın ana ucunu iki eline aldı. Lifler avucuna sertçe bastı. Daha önceki kısa inişte elleri kızarmıştı; şimdi parmaklarının içine ince keten sargı sarmıştı. Yine de halatın yakacağını biliyordu. Bu iyi bir ağrıydı. Kontrol edilebilir, anlamlı, işe yarar bir ağrı.

Serdar taş kapağın başına geçti.

“Bu kez sağ hatta giriyoruz,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Leya.

“İlk hedef oda değil. İlk hedef sağ hattın güvenli geçilebilir olup olmadığını görmek.”

Leya’nın bakışı değişmedi.

“Bunu kendine söylüyorsun.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü doğruydu.

Tarhun mermer bloğu kaldırdı.

Taş bu kez daha az direnmedi. Sanki ilk açılışla uyanmış, şimdi geleceklerini beklemişti. Ağır sürtünme sesi dükkânın içinde yayıldı. Açılan boşluktan yeniden o hava yükseldi: rutubet, mineral, pas, ıslak taş ve derinden gelen metalik gerilim. Serdar bu kez sendelemedi. Koku yine 2005’i çağırdı ama hazırlıklıydı. Geçmişin aniden boğazına sarılmasına izin vermedi.

Yine de çukurun başındaki yağmur kokusu bir an burnuna geldi.

Yılmaz’ın elleri.

Aylin’in sesi.

Halat.

Taban yok.

Serdar filtre bezini ağzına ve burnuna çekti.

“İniyoruz,” dedi.

İlk basamak soğuktu.

İkincisi kaygandı.

Üçüncüsünden sonra yukarıdaki ışık küçüldü.

Tarhun arkasından indi. İri gövdesi dar açıklığa sığarken taşın kenarı pelerinine sürtündü ama ses çıkarmadı. Leya açıklığın başında kaldı. Halatı iki eliyle tuttu. Serdar onu son kez yukarıda gördüğünde, yağ lambasının alttan vuran ışığı yüzünün çizgilerini sertleştirmişti. Bir hekimden çok, kapı başındaki nöbetçi gibi duruyordu.

İp onun elindeydi.

Bu kez Serdar bunu daha derinden hissetti.

Aşağı indikçe, tünelin ilk bölümündeki antik su yolu görüntüsü tekrar ortaya çıktı. Yosunlu basamaklar, pürüzlü taşlar, mineral kabukları, eski su izleri. Sonra taş işçiliği değişti. Basamaklar eşitlendi. Duvarlar düzeldi. Havalandırma yarıkları, sanki doğal çatlakmış gibi gizlenmiş yerlerinden hava çekmeye başladı. Su tahliye kanalları karanlıkta ince çizgiler hâlinde ilerliyordu.

Serdar meşaleyi öne tuttu.

Alev titredi.

Sönmedi.

Ama bu kez alevin rengi önceki inişten daha soluktu. Sarının içinde mavimsi bir kenar vardı. Serdar bunu gördü ve zihnine yazdı. Havadaki mineral ya da gaz oranı değişiyor olabilirdi. Ya da aşağıdaki basınç, ateşi normalden farklı besliyordu. Bu çağın kelimeleriyle bunu anlatamazdı ama gözleri veriyi alıyordu.

Tarhun üç adım geriden geldi.

“İp gergin,” dedi.

Serdar halatı yokladı.

Yukarıdan Leya’nın varlığı, liflerin içinden avucuna kadar geliyordu.

“Devam.”

Demir halkaya geldiklerinde ikisi de durdu.

İlk inişte gördükleri ağır halka, duvara gömülü hâlde karanlıkta bekliyordu. Paslı yüzeyinde halatın binlerce kez sürtmesiyle oluşmuş derin aşınma izleri vardı. Serdar bu kez yalnız bakmakla yetindi. Dokunmadı. Çünkü dokunduğunda 2005’in eli onun eline geçiyordu. Buna şimdi izin veremezdi.

Tarhun halkayı uzun uzun izledi.

“Burası bana bakıyor gibi,” dedi.

Serdar ona döndü.

“Ne demek?”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Bilmiyorum. Taş, demir, iz… Bunlar bana bakmaz. Ben onlara bakarım. Ama bu…”

Sustu.

Sonra alçak sesle ekledi:

“Sanki bu halka, benim onu hatırlamamı bekliyor.”

Serdar’ın içi sıkıştı.

“Hatırlıyor musun?”

Tarhun’un cevabı hemen gelmedi.

Demir halkaya baktı, sonra kendi ellerine. Kalın, nasırlı, is tutmuş demirci elleri. Ama Serdar o ellerde başka bir gecenin halat tutan parmaklarını da görüyordu.

“Hayır,” dedi Tarhun.

Sonra düzeltir gibi ekledi:

“Ama ellerim susmuyor.”

Bu cümle tünelin içinde ağırlaştı.

Serdar daha fazlasını sormadı.

İlerlediler.

Çatallanma noktasına vardıklarında sağ geçit onları bekliyordu.

Sol yol yine eski mahzen hattının nemli ve daha anlaşılır kokusunu taşıyordu. Sağ yol ise dar ağzıyla karanlığın içine iniyor, meşale ışığını birkaç adım sonra yutuyordu. Girişteki ip halkası işareti, meşale vurunca belirginleşti. Tek halka. İçinden geçen ince çizgi. Aşağıya inen kısa kuyruk. Aceleyle kazınmıştı ama kararsız değildi.

Serdar işaretin önünde durdu.

Bu kez geri dönmedi.

“Sağ hat,” dedi.

Tarhun filtre bezini yüzüne çekti.

“Sağ hat.”

Serdar halata iki kısa çekiş verdi.

Yön değiştiriyoruz.

Yukarıdan bir cevap geldi. Tek sağlam çekiş.

Anlaşıldı.

Serdar dar geçide girdi.

İlk adımda hava değişti.

Sanki tünelin kendisi nefes alıyordu.

Meşale alevi yukarı değil, geçidin derinliğine doğru yatay biçimde eğildi. Hava onları arkadan itmedi; önden çekiyor gibiydi. Serdar bunu yüzünde, göz kapaklarında, filtre bezinin ıslak dokusunda hissetti. Dar geçit, basit bir iniş yolu değil, aşağıdaki büyük boşluğa açılan bir damar gibiydi. Hava oraya doğru akıyor, küçük bir hayvanı yuvasına çeken karanlık gibi onları içine çağırıyordu.

Tarhun bunu hemen fark etti.

“Hava çekiliyor yabancı,” dedi.

Sesi tuhaf biçimde boğuldu. Üç adım gerideydi ama sanki çok daha uzaktan geliyordu. Tünel sesi emiyor, sonra başka yerden geri veriyordu.

Tarhun meşalesini öne doğru kaldırdı.

Alev yatay bükülmüştü.

“Aşağıda devasa bir boşluk var.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü boşluğun ne olduğunu, adını koyamasa bile, ruhunda hissediyordu.

Bu yalnız bir oda değildi.

Bu, 2005’te tabanı bulunamayan elli metrelik sessizliğin altındaki karşılıktı.

O gece, halatın ucunda zemin aramışlardı. Halat inmiş, inmiş, inmiş; fener ışığı kesilmiş, telsiz cızırtıya boğulmuş, herkes karanlığın dibinde bir taban beklemişti. Ama taban yoktu. En azından onların dünyasında yoktu.

Ya zemin aşağıda değil de zamanda kaymışsa?

Ya o elli metrelik boşluk, aslında bu odaya denk gelen ama başka bir çağdan görülemeyen sessizliğin yüksekliğiyse?

Serdar bu düşünceyi itmedi.

İlk kez, onu tamamen dışlamadı.

Dar geçit daha dikleşti.

Basamaklar basamak olmaktan çıkıp eğimli taş oyuklarına dönüştü. Serdar sol eliyle duvara dayanmak istedi ama yaralı omzu izin vermedi. Sağ eliyle hem meşaleyi tutuyor hem taşın kenarlarını yokluyordu. Tarhun arkasından daha ağır ama daha güvenli iniyordu. Bir noktada tünel o kadar daraldı ki Tarhun yan dönmek zorunda kaldı.

“Bu yolu benim gibiler için yapmamışlar,” dedi.

Serdar nefesini ölçerek cevap verdi:

“Belki de sadece tek kişi için yaptılar.”

“Kim?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü o sorunun cevabı tünelin sonunda duruyor olabilirdi.

Aşağı indikçe uğultu arttı.

Bu artık yalnız kulakla duyulan bir ses değildi. Dişlerde, kaburgalarda, yaralı omzun içindeki iltihaplı sızıda hissediliyordu. Sanki taşın altında çok büyük ama görünmez bir çark dönüyor, her dönüşte zamanı biraz daha sıkıştırıyordu. Meşale ışığı bazı anlarda uzuyor, bazı anlarda kısalıyor, duvarlara düşen gölgeler doğal olmayan biçimde geriye doğru akıyor gibi görünüyordu.

Serdar bir an durdu.

Duvarın yüzeyinde beyaz bir ışık gördüğünü sandı.

Floresan.

Revir koridoru.

Soğuk fayans.

Aylin’in beyaz önlüğü.

Sonra ışık dağıldı.

Yalnız meşale kaldı.

Tarhun’un sesi geldi:

“Serdar.”

Bu kez ona yabancı dememişti.

Serdar bunu fark etti.

Ama dönmedi.

“Devam ediyorum.”

“Yüzün…”

“Devam.”

Tarhun bir an sustu.

Sonra arkasından geldi.

Son birkaç basamak, neredeyse tamamen karanlığa oyulmuştu. Tünel burada bir boğaz gibi daralıyor, sonra aniden önlerinde açılıyordu. Serdar önce boşluğu hissetti. Hava genişledi. Uğultu bir anda yükselmedi; tam tersine, kesildi.

Bu kesilme daha korkutucuydu.

Çünkü çok derin bir sessizlik başladı.

Serdar tünelin ağzından çıktı.

Oda daireseldi.

Yüksek tavanlıydı.

Ve olmaması gereken kadar düzenliydi.

Meşale ışığı ilk anda duvarlara yetmedi. Serdar alevi yukarı kaldırdı. Işık taş yüzeylerin üzerinde yavaşça yayıldı. Daire biçimli geniş odanın duvarları doğal mağara gibi değildi. Kesilmiş, düzeltilmiş, belli aralıklarla oyuklar açılmıştı. Oyukların bazıları boştu, bazıları kapalı. Tavan yükseliyor, merkezde karanlık bir daireye doğru daralıyordu. O dairenin tam üstünde, sanki bir zamanlar açık olup sonra doğal olmayan bir biçimde kapatılmış bir boşluğun izi vardı.

Serdar’ın nefesi kesildi.

Tavanın merkezi.

2005’teki çukurun izdüşümü.

Revir binasının altında taban bulamayan boşluğun, bu çağdaki karşılığı.

Buradaydı.

Tam buradaydı.

Tavandaki dairesel yapı, sıradan bir taş kapama değildi. Etrafındaki kesim izleri, başka taşlardan farklıydı. Orası sonradan kapatılmış gibiydi ama kapatma, bu çağa ait görünmüyordu. Ne tamamen antik ne tamamen yabancı. Taş, kendi zamanını saklıyordu. Merkezdeki kapalı dairenin çevresinde çok ince oyuklar vardı; bazıları ip sürtünmesine, bazıları demir sabitlemeye, bazıları da hiç bilmediği bir mekanizmanın yatağına benziyordu.

Serdar tavana bakarken, zihninde genç teğmen Serdar belirdi.

2005 gecesi.

Yağmur altında çukurun başında duruyordu.

Halat aşağı iniyordu.

Metreler sayılıyordu.

On.

Yirmi.

Otuz.

Kırk.

Elli.

Taban yok.

Şimdi, o halatın hayali ucu gözünün önünde tavandaki kapalı daireden sarkıyor gibiydi. Sanki başka bir zamanda aşağı sallandırdıkları ip, burada yukarıdan inmeyi beklemişti.

Serdar’ın içinden cümle geçti:

O gece ipin ucunda zemin aramıştık.

Meğer zemin değil, binlerce yıldır bizi bekleyen bu sessiz oda varmış.

Tarhun odaya girdiğinde hemen kılıcına gitmedi.

Bu iyiye işaretti.

Korku kılıca koşmuyorsa, akıl hâlâ çalışıyordu. Tarhun önce duvarlara baktı. Sonra tavana. Sonra zemine. Meşalesini yavaşça çevirdi. Gölgeler dairesel odanın duvarlarında dönmeye başladı. Bazı gölgeler taşın biçiminden değil, insanın zihninden çıkıyormuş gibi büyüyordu.

“Burası…” dedi Tarhun.

Cümleyi tamamlayamadı.

Serdar da tamamlamadı.

Çünkü burası için bildikleri kelimeler yetmiyordu.

Odanın merkezine birkaç adım attı. Zemin taşları düzgün kesilmişti. Daire biçiminde dizilmişlerdi. Tam merkezde çok ince, çıplak gözle zor seçilen bir çatlak halkası vardı. Meşale ışığı bu halkanın üzerinde dolaştığında taş bir an metal gibi parladı.

Sonra Serdar yerde küçük bir şey gördü.

İlk bakışta taş çatlağına sıkışmış kuru bir kök sandı. Eğildi. Meşaleyi yaklaştırdı. Çatlağın arasında, zamanla taşın rengine yaklaşmış ama hâlâ kendi lifli dokusunu koruyan ince bir parça duruyordu.

Halat lifi.

Serdar’ın eli dondu.

Tarhun yaklaştı.

“Ne buldun?”

Serdar cevap vermedi. Lifi iki parmağının arasına dikkatle aldı. Çok küçük, neredeyse değersiz bir parça. Ama parmak uçlarına değdiği anda bedeninden ince bir elektrik geçti. Gerçek elektrik mi, hatıranın şoku mu bilmiyordu. Lif, bu çağa ait olamazdı. Buradaki antik halatların kaba keten ya da kenevir dokusuna benzemiyordu. Daha düzenli, daha sık, daha işlenmişti. Eskimişti, taş tozuyla kaplanmıştı, ama Serdar onu tanıdı.

Elli metrelik halat.

2005’te çukura indirdikleri halat.

Aynı dokunun kırıntısı.

Aynı örgü.

Aynı imkânsızlık.

Serdar lifi avucunda tuttu.

Avucunun içi titredi.

“Bu…” dedi Tarhun.

O da dokuyu görmüştü.

Belki ne olduğunu bilmiyordu ama bunun bu dünyaya ait olmadığını anlamıştı.

Serdar’ın sesi çok alçak çıktı:

“Bizim halat.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Bizim?”

Serdar gözlerini tavandaki daireden ayırmadan cevap verdi:

“Benim geldiğim gecenin halatı.”

Tarhun bir an geri çekildi.

Sonra elini taş duvara koydu.

Bu, denge için yapılmış bir hareketti. Ama eli duvara değdiği anda Tarhun sanki yanmış gibi irkildi ve elini geri çekti.

“Burası…”

Sesi değişmişti.

Bu kez korku vardı.

“Burası canlı.”

Serdar ona döndü.

Tarhun avucuna baktı. Yanık yoktu. Kesik yoktu. Ama yüzünde taşın kendisine dokunmuş gibi bir dehşet vardı.

“Taşın arkasında bir nabız atıyor,” diye fısıldadı.

Serdar odanın sessizliğini dinledi.

Başta uğultu kesilmiş sanmıştı. Şimdi anladı: kesilmemişti. Sadece odanın içine girince ses olmaktan çıkıp basınca dönüşmüştü. Duvarların arkasında bir şey atıyor gibi değildi; daha çok bütün oda, çok büyük bir ritmin içinde kalmıştı. Nefes gibi. Ama canlı nefes değil. Zamanın sıkışıp gevşemesi gibi.

“O nabız değil Tarhun,” dedi.

Lifi dikkatle küçük bir bez parçasına sardı.

“O, zamanın kendisi.”

Tarhun ona baktı.

Artık bu tür cümlelere hemen öfkelenmiyordu.

Belki de aşağıda öfkenin tutunacak yeri yoktu.

Serdar odanın sonundaki karanlık bölüme yöneldi.

Dairesel odanın duvarında bir kapı vardı.

İlk anda kapı gibi görünmüyordu. Çünkü menteşe yoktu. Ahşap yoktu. Kapı kanadı yoktu. Duvarın içinde, diğer taşlardan biraz daha koyu ve daha yoğun duran büyük bir mühürlü yüzey vardı. Kenarları neredeyse kusursuz biçimde birleşmişti. Ancak meşale ışığı yana vurduğunda, çevresindeki ince oyuk çizgisi seçiliyordu. Bu, açılması için yapılmış ama açılmaması istenmiş bir kapıydı.

Üzerinde semboller vardı.

Bazıları antik harflere benziyordu. Bazıları mermer şemadaki ip halkası işaretinin daha karmaşık hâlleriydi. Bazılarıysa Serdar’ın zihnine modern uyarı levhalarını çağırdı. Tehlike. Giriş yasak. Basınç. Yetkisiz geçiş. Bunlar aynı semboller değildi elbette. Ama mantık benzerdi. Bu kapı, dua için değil uyarı için işaretlenmişti.

Antik çağın en korkutucu yanı eski olması değildi.

Bu kapı eskiydi ama asıl korkutucu olan bu değildi.

Asıl korkutucu olan, bu kadar tanıdık bir mantıkla tasarlanmış olmasıydı.

Bir askerî tahkimat.

Bir sığınak.

Bir karantina kapısı.

Bir frekans odası.

Serdar hangi kelimenin doğru olduğunu bilmiyordu. Belki hiçbiri. Belki hepsi.

12. Bölüm 4 - 6. Sahne Mühürlü Tahkimat

Tarhun kapıya yaklaştı ama dokunmadı.

Bu bile değişimdi.

Normalde kilit gören eli kilide giderdi. Ama burada kapının kendisi, el uzatmayı yasaklayan bir ağırlık taşıyordu. Tarhun parmaklarını yarım kaldırdı, sonra indirdi.

“Bu kapı açılmak için yapılmamış,” dedi.

Serdar kapının çevresindeki taşlara baktı.

“Hayır.”

“Öyleyse neden kapı?”

Serdar, mühür çizgisinin altındaki çok ince aşınmaya eğildi.

“Çünkü bir gün açılması gerekebilir.”

Tarhun’un sesi sertleşti.

“Bugün değil.”

Serdar ona baktı.

Bu cümleyi Tarhun’un söylemesi beklenmedikti.

Demirci, Serdar’ın şaşkınlığını gördü.

“Ne?” dedi. “Senin gibi ben de aptal değilim. Burada taşın arkasında nabız atan bir şey var. Kapıyı açarsak, neyin dışarı çıkacağını bilmiyoruz.”

Serdar kısa bir süre sustu.

Sonra başını salladı.

“Bugün değil.”

Halat bu sırada hafifçe gerildi.

Leya.

Yukarıdan iki kısa çekiş geldi.

Durum?

Serdar halatı aldı. Bir kısa çekiş verdi.

Hayattayız.

Sonra bir duraksama.

İkinci kısa çekiş.

Dönüş hazırlığı.

Leya’nın cevabı hemen geldi. Tek sağlam çekiş.

Anlaşıldı.

Serdar son kez odaya baktı.

Tavandaki kapalı daire.

Zemindeki çatlak halka.

Halat lifinin bulunduğu yer.

Canlı gibi basınç taşıyan duvarlar.

Mühürlü kapı.

İp halkası sembolleri.

Bu oda, Serdar’ın geçmişinde açılan elli metrelik sessizliğin altındaki cevaptı. Ama cevap, kendini tamamen vermemişti. Daha çok ilk cümlesini söylemiş, sonra kapının ardına çekilmişti.

Tarhun geri dönmek için tünele yöneldi.

Serdar kapıdan ayrılmadan önce bir an durdu.

Kapının altındaki taşın yüzeyinde, meşale ışığına tam denk gelince beliren çok ince bir kazıma gördü. Yazı değildi. Tam sembol de değil. Daha çok bir çizgi hatası gibi. Fakat Serdar’ın içi, bunun hata olmadığını söyledi.

Eğildi.

Orada, neredeyse silinmiş bir iz vardı.

Bir halka.

Halkanın altında yarım kalmış bir çizgi.

Ve çizginin yanında iki küçük oyuk.

İki nokta.

Serdar bunu anlamadı.

Ama zihni kaydetti.

Sonra geri döndü.

Dar geçide yeniden girdiklerinde odanın sessizliği arkalarında kaldı ama tam kaybolmadı. Sanki mühürlü kapının ardındaki basınç, artık onların kaburgalarının içine yerleşmişti. Yukarı çıktıkça uğultu yeniden ses hâline geldi. Meşale alevi normal yönüne döndü. Hava daha ağır ama daha anlaşılır oldu.

Çatallanma noktasında Serdar bir kez durdu.

Sağ geçidin girişindeki ip halkası işaretine baktı.

Artık bunun ne anlama geldiğini tam bilmiyordu.

Ama bir şey kesindi:

Bu işaret yalnız aşağıya inen yolu göstermiyordu.

Geri dönülmesi gerektiğini de hatırlatıyordu.

İp, karanlığa bağlanmak için değil, karanlıktan çıkmak için vardı.

Yukarıdaki basamaklara ulaştıklarında Leya’nın gölgesi büyüdü. Açıklığın başında diz çökmüş, halatı iki eliyle kavramıştı. Onları gördüğü anda halatı bırakmadı. Tam tersine biraz daha sıkı tuttu. Sanki gözleriyle görse bile, elleri dönene kadar inanmayacaktı.

Serdar açıklıktan çıktı.

Tarhun hemen ardından geldi.

Leya önce Serdar’ın yüzüne baktı. Sonra omzuna. Sonra Tarhun’un ellerine. Sonra ikisinin de arkasındaki karanlığa.

“Kapıya vardınız,” dedi.

Bu bir soru değildi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Açmadınız.”

“Hayır.”

Leya’nın omuzları çok az indi.

Bunu hemen gizledi.

“Ne buldunuz?”

Serdar bir an cevap vermedi.

Kuşağından küçük bezi çıkardı. İçine sardığı halat lifini açmadı; sadece avucunun içinde tuttu. Leya, o küçük pakete baktı.

“Bu ne?”

Serdar’ın sesi çok alçak çıktı.

“2005’ten kalan bir parça.”

Leya’nın yüzü gerildi.

Tarhun araya girdi.

“Orada bir oda var. Daire şeklinde. Tavanında kapalı bir boşluk. Duvarlarında… bilmiyorum. Taş gibi değil. Kapı var. Mühürlü.”

Leya gözlerini Serdar’a çevirdi.

“Sen?”

Serdar mermer şemanın yanına çömeldi. Kan hattının alt katmanına baktı. Sonra gözleri boş dairenin merkezine gitti.

“Elli metre aşağısı boş değilmiş,” dedi.

Leya anlamadı.

Ama cümlenin ağırlığını hissetti.

Serdar devam etti:

“2005’te taban bulamamıştık. Çünkü taban bizim zamanımızda değildi.”

Dükkânın içindeki hava değişti.

Tarhun bile bu cümlenin karşısında suskun kaldı.

Leya yavaşça sordu:

“Neredeydi?”

Serdar kapalı taş açıklığa baktı.

“Burada.”

Sonra elindeki halat lifini daha sıkı tuttu.

“Ve bizi bekliyordu.”

Kimse konuşmadı.

Dışarıda Tralleis sabaha bütünüyle uyanmıştı. Morkos’un limanı düzenini yeniden kuruyor, Rasimon izlerin peşine düşüyor, Nikos’un kanı hâlâ bir ihtimal olarak havada asılı duruyor, halkın aldığı şifa sessizce evlerde dolaşıyordu. Bütün bunların altında ise dairesel oda, mühürlü kapısı ve zamanın nabzıyla yeniden karanlığa gömülmüştü.

Serdar o an, 2005’teki çukurun bir düşüş olmadığını ilk kez tam olarak hissetti.

O bir kapıydı.

Yanlış zamandan bakılmış bir kapı.

Ve şimdi o kapının diğer tarafına ilk kez dokunmuşlardı.

7 Mühürlü Kapı

Kapıyı açmamışlardı.

Ama o kapı, artık açılmamış bir şey gibi durmuyordu.

Yüzeye döndüklerinden beri demirci dükkânının havası değişmişti. Mermer bloğun altındaki karanlık yeniden örtülmüş, hurda demirler yine eski yerlerine yığılmış, ocak başındaki sıradan aletler göz aldatacak biçimde dağınık bırakılmıştı. Dışarıdan içeri giren biri, yorgun bir demircinin gece çalıştıktan sonra dükkânını toparlamaya üşendiğini sanabilirdi. Ama içerideki üç kişi biliyordu: o köşede artık sadece eski bir tünel yoktu.

Bir eşik vardı.

Ve eşiğin ötesinde, 2005’te tabanı bulunamayan elli metrelik sessizliğin karşılığı bekliyordu.

Serdar, küçük bezin içindeki halat lifini masanın üzerinde açmadan tutuyordu. Lif, gerçekte neredeyse hiç ağırlık taşımıyordu. Bir tırnak ucu kadar, kurumuş, taş tozuyla kaplanmış, zamanın içinde neredeyse topraklaşmış bir parça. Fakat Serdar’ın avucunda bir mühür kadar ağır duruyordu. Çünkü o lif, bu çağın malzemesi değildi. Onu parmak uçlarıyla yokladığında, 2005’teki halatın örgüsünü tanımıştı. İnsan bazı şeyleri gözle değil, suçlulukla hatırlardı.

Leya karşısında duruyordu.

Kolyeyi hâlâ takmamıştı. Gümüş hayat ağacı, bez kesenin içinde göğsünün hemen altında duruyordu. Fakat artık saklanmış değil, bilinçli biçimde taşınan bir emanet gibiydi. Leya’nın eli zaman zaman istemsizce oraya gidiyor, sonra geri çekiliyordu. Kapıdaki mühürlerden birinin hayat ağacı olduğunu öğrenince yüzü değişmişti. Bunu inkâr etmemişti. Bu defa etmemişti.

“Beni aşağı indirmenizin sebebi kolye,” dedi.

Soru değildi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Ya da Aylin.”

Serdar’ın cevabı biraz gecikti.

“İkisi aynı şey olmayabilir.”

Leya’nın gözleri inceldi.

“Bunu kabul etmeye başladığını duymak garip.”

“Ben de alışmadım.”

Tarhun, taş bloğun yanında diz çökmüş, halatı örsün ağır ayağına ve duvardaki demir halkaya iki ayrı yerden bağlıyordu. Bu kez ipin ucunu yalnız Leya tutmayacaktı; çünkü Leya da aşağı inecekti. Bu karar kolay verilmemişti. Şifa evi kısa süreliğine yaşlı kadınlardan birine emanet edilmiş, Nikos’un ortada görünmemesi ayrıca kaydedilmişti. Bu, Leya’nın içini rahatlatmamıştı ama kapıdaki hayat ağacı işareti, artık onu yüzeyde tutmayı imkânsız hâle getirmişti.

Tarhun düğümü sıktı.

Sonra çekti.

Halat gerildi.

“Tutuyor,” dedi.

Serdar düğüme baktı. Sağlamdı. Fazla sağlam. Tarhun’un elleri, halatı yalnız bağlamıyor; bir düşüş ihtimalini, bir geri çekilme yolunu, bir kurtarma hattını aynı anda hesaplıyordu. O ellerin neyi hatırladığını sormadı. Bu gece soruların değil, kapının gecesiydi.

Leya filtre bezini yüzüne yaklaştırdı, kokladı.

“Kekik fazla keskin,” dedi.

“Duman yok,” dedi Tarhun.

Leya ona baktı.

“Duman olmasa da hava var. Hava bazen kılıçtan sessiz öldürür.”

Tarhun itiraz etmedi.

Bu da değişimdi.

Mermer blok kaldırıldığında, aşağıdan yine o tuhaf nefes yükseldi. Rutubet, pas, mineral ve derinden gelen metalik gerilim. Serdar ilk nefeste çukurun kokusunu yeniden duydu. Fakat bu kez geçmiş onu geriye çekmedi; aşağı çağırdı. Aradaki fark tehlikeliydi. İnsan peşinden sürüklendiği şeyin çağrı mı tuzak mı olduğunu çoğu zaman geç anlardı.

Serdar bunu biliyordu.

Yine de indi.

Önde Serdar vardı.

Arkasında Leya.

En arkada Tarhun.

Bu dizilişi Serdar belirlemişti. Leya ortada olacaktı. Çünkü kapıdaki hayat ağacı ona ait olabilir, ama yeraltının fiziksel tehlikeleri onun alanı değildi. Tarhun arkadan hem koruma hem geri çekilme gücü sağlayacaktı. Leya buna önce itiraz etmiş, sonra Serdar’ın tek cümlesiyle susmuştu:

“Kapı sana ihtiyaç duyabilir; ama yol Tarhun’a.”

Şimdi o yolun içindeydiler.

İlk basamaklar antik ve nemliydi. Sonra taş işçiliği değişti. Duvarlar düzeliyor, hava yarıkları ortaya çıkıyor, tahliye çizgileri karanlığın içinde ince bir nizam gibi ilerliyordu. Leya bu değişimi ilk kez kendi gözleriyle gördüğünde adımlarını yavaşlattı.

“Bu şehir işi değil,” dedi.

Serdar başını çevirmedi.

“Hayır.”

“Şifacı işi de değil.”

“Hayır.”

Tarhun arkadan homurdandı.

“Demirci işi hiç değil.”

“Yine de demire benziyor,” dedi Leya.

Bu doğruydu. Taş olmasına rağmen tünelde metal mantığı vardı. İşlev fazlası yoktu. Süs yoktu. Gereksiz açıklık yoktu. Bir şeyi taşımak, saklamak ya da kontrol altında tutmak için yapılmıştı. Taş, burada taş gibi değil, emre uyan bir madde gibi davranıyordu.

Demir halkayı geçtiler.

Leya orada durmak istedi. Duvara gömülü paslı halkadaki aşınma izlerini gördü. Halatın yıllar değil, çağlar boyunca sürtünerek bıraktığı o derin çizgilere baktı. Parmaklarını uzattı ama dokunmadan geri çekti.

“Bu kadar iz tek inişten kalmaz,” dedi.

“Hayır,” dedi Serdar.

“Birileri tekrar tekrar kullanmış.”

“Ya da kullanacak.”

Leya ona baktı.

“Cümlelerinin içinden gelecek zaman çıkmasından hoşlanmıyorum.”

Serdar’ın yüzünde gülümseme olmadı.

“Ben de.”

Sağ geçide girdiklerinde hava yeniden değişti. Meşale alevleri, sanki görünmeyen bir ağız onları içeri çekiyormuş gibi yatay büküldü. Leya filtre bezini hemen yüzüne bastırdı. İlk kez bunu sadece tedbir olarak değil, içgüdüyle yaptı. Hava sıradan değildi. Ciğerleri doldurmuyor; içeri girer girmez insana kendini ölçtürüyordu.

Tarhun’un sesi arkadan boğuk geldi:

“Hava yine aşağı çekiliyor.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü sağ geçidin dar karanlığı, ikinci kez bile onu hazırlıksız yakalıyordu. Uğultu diş köklerinden yükseliyor, yaralı omzunun içinde ince bir basınç oluşturuyor, zihninin en derin yerine 2005’teki telsiz cızırtısını bırakıyordu. Aylin’in sesi bir an tünelin taşlarında yankılandı sandı.

Serdar.

Durmadı.

Çünkü bu kez yanında Leya vardı.

Ve Leya kendi sesiyle konuştu:

“Nefesini tutma.”

Serdar, istemeden nefesini tuttuğunu fark etti.

Verdi.

Yavaş.

Kontrollü.

Leya, onu görmeden okumuştu.

Dar geçit bitti.

Dairesel oda yeniden açıldı.

Bu defa Serdar ilk giren kişi olmasına rağmen, odaya bakarken yalnız değildi. Leya’nın nefesi arkasında durdu. Tarhun’un meşalesi onun solundan yükseldi. Üç ışık, odanın taş duvarlarında farklı gölgeler oluşturdu. Tavanın ortasındaki kapalı dairesel izdüşüm daha belirgin göründü. Sanki yukarıdan bir zamanlar açılmış, sonra taşla değil kararla kapatılmış bir yara gibiydi.

Leya tavana baktı.

Yüzündeki renk çekildi.

“Bu…”

Cümleyi bitiremedi.

Serdar onun ne gördüğünü biliyordu. Kendi görmediği şeyi bile. Revir çukurunun izdüşümü, Leya’nın hafızasında Aylin’e ait hiçbir net görüntü uyandırmasa bile, beden bir şey tanımıştı. Başını hafifçe geriye alışı, göğsünün altında kolyenin bulunduğu keseye giden eli, gözlerinin bir an odak dışına kayması… Bunlar sözden önce gelen işaretlerdi.

“Burası sana da bir şey söylüyor,” dedi Serdar.

Leya’nın eli kesenin üzerinde kaldı.

“Hayır.”

Sonra kendi inkârını yumuşatmadan düzeltti:

“Bilmiyorum.”

Serdar başını salladı.

Bu, şimdilik yeterdi.

Odanın sonundaki mühürlü kapıya yöneldiler.

Kapı, ilk bakışta duvarın daha koyu bir bölümü gibi görünüyordu. Yaklaştıkça kenar çizgisi açığa çıktı. Taş ve bilinmeyen bir metal alaşımı birbirine karışmıştı. Metal, kapının yüzeyinde ayrı bir katman gibi değil, taşın içine işlenmiş damarlar gibi duruyordu. Meşale ışığı metale değdiğinde parlaklık vermiyor; daha çok ışığı yutuyor, sonra soğuk bir gri hâlinde geri bırakıyordu.

Tralleis’teki mermer yapıların hiçbirine benzemiyordu.

Ne tapınak kapısıydı.

Ne zengin evi.

Ne depo.

Ne mezar.

Süs yoktu.

Mitolojik figür yoktu.

Tanrı, zafer, bereket, ölüm ya da güç anlatan hiçbir görkemli kabartma yoktu. Kapı, kendini güzel göstermeye çalışmıyordu. Hatta görülmek istemiyor gibiydi. Sade, soğuk, işlevsel ve rahatsız edici derecede ölçülüydü.

Serdar ona baktığında bir antik çağ eserine değil, mühürlenmiş bir askerî sığınağın girişine bakıyormuş gibi hissetti.

Bu his onu ürpertti.

Çünkü çok tanıdıktı.

Kapının üzerinde üç ana sembol vardı.

Yan yana değil tam olarak; daha çok bir üçgen düzen içinde. Her biri diğerine görünmez bir hatla bağlı gibiydi.

İlk sembol ip halkasıydı.

Kendi etrafında dolanmış bir düğüm motifi. Ne basit bir süs ne de rastgele bir işaret. Halkanın çizgisi bir noktada kendi üzerinden geçiyor, sonra aşağıya doğru kısa bir kuyruk bırakıyordu. 2005’teki elli metrelik halatı, mermer şemadaki uyarıyı ve tünel girişlerindeki işaretleri aynı anda çağırıyordu.

İkinci sembol hayat ağacıydı.

Leya’nın bez kesenin içindeki gümüş kolyesinde taşıdığı motifin neredeyse birebir yansıması. Kökler aşağı doğru inerken dallarla karışıyor, dallar yukarıda yeniden köke dönüyor, gövde ise düz bir çizgi değil, iki zamanın birbirine dolanması gibi bükülüyordu. Bu ağacın yaprakları yoktu. Çiçeği yoktu. Ama canlı görünüyordu. Sanki taşın üzerinde büyümüyor, taşın içinden nefes alıyordu.

Üçüncü sembol geometrik çizgiydi.

Antik bir süsten çok modern bir disiplin işareti gibiydi. Sert, keskin, nizamlı. Bir askeri nizamiyenin kontrol çizgisi, bir mühür, bir emniyet kilidi ya da yetki sınırı gibi. Tarhun buna uzun süre baktı. Gözlerinde rahatsızlık belirdi. Bu sembol onda da bir yere dokunmuştu. Belki Yılmaz’ın dünyasındaki emir çizgisine. Belki kapı, onun da adını bilmediği bir hafızayı yoklamıştı.

Tarhun sonunda kılıcına davrandı.

Bu kez refleks hızlıydı.

Odanın basıncı, kapının soğukluğu ve üzerindeki işaretlerin insanın içini kurcalayan yabancılığı onu kaba güce itmişti. Kılıcını yarım çekti, sonra omzunu kapıya doğru ayarladı. Sanki taş bloğu zorlayacak, kıracak, en azından kendi gücünün hâlâ işe yaradığını kanıtlayacaktı.

“Kıralım,” diye hırıldadı.

Serdar elini kaldırdı.

Tek hareket.

Tarhun durdu.

Kılıç yarım çekili kaldı.

Bu kez durduğunu fark edince öfkelenmedi. Sadece nefesini verdi. Çünkü o da biliyordu: bu kapı kılıçla konuşulacak bir şey değildi.

“Bu kapı kaba kuvvetle açılmayacak,” dedi Serdar.

Tarhun dişlerini sıktı.

“Her kapı açılır.”

“Evet. Ama her kapı kırılarak açılmaz.”

Leya kapıya yaklaşmıştı. Hayat ağacı sembolünden gözlerini ayıramıyordu. Eli, bez kesenin içindeki kolyeyi tutuyordu. Keseden hafif bir sıcaklık yükseldiğini Serdar onun yüzünden anladı.

“Isınıyor,” dedi Leya.

Serdar ona döndü.

“Kolyen?”

Leya başını salladı.

“Yakıyor gibi değil. Ama… uyanıyor gibi.”

Tarhun’un gözleri kapıdan kolyeye kaydı.

“Büyü mü bu?”

Serdar’ın cevabı sert ve netti:

“Hayır.”

O da bunu kendisine söylüyordu biraz.

Büyü değildi.

Böyle düşünürse kontrolü kaybederdi. Kapıdaki düzen, kolyenin tepkisi, halat lifinin burada bulunması, zamanın basıncı… Bunlar açıklayamadığı şeylerdi ama açıklanamayan her şey büyü olmak zorunda değildi. Serdar’ın zihni buna direniyordu. Bu bir mekanizmaydı. Fiziksel, frekansal, zamansal, belki henüz adı konmamış ama yine de işleyen bir düzen.

Kapı, onların varlığına cevap veriyordu.

Serdar bunu kabul etti.

Kendini değil, veriyi merkeze aldı.

İp halkası.

Hayat ağacı.

Geometrik çizgi.

Üç işaret.

Üç kişi.

Bir halat.

Bir kolye.

Bir askerî nizam.

Serdar’ın bakışı önce ip halkasına gitti. Bu onun işaretiydi belki. Ya da 2005 çukurunun. Sonra hayat ağacına baktı. Leya. Aylin. Şifa. Hafıza. Sonra geometrik çizgiye. Tarhun. Yılmaz. Emir. Kilit. Düzen.

“Bu kapı tek kişiyi beklemiyor,” dedi.

Leya başını ona çevirdi.

Tarhun da.

Serdar devam etti:

“Üç işaret var. Üç hat. İp, hayat, nizam.”

Tarhun’un kaşları çatıldı.

“Nizam?”

Serdar geometrik çizgiyi gösterdi.

“Bu süs değil. Yetki çizgisi. Askerî bir mühür gibi.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Ben asker değilim.”

Serdar bu kez onu zorlamadı.

“Belki değilsin.”

“Belki?”

“Bu kapının neyi tanıdığını bilmiyoruz.”

Leya yavaşça konuştu:

“Bedenlerimizi mi?”

Serdar başını iki yana salladı.

“Beden değil sadece. Nesneler, izler, frekanslar… Belki temas. Belki ağırlık. Belki üç işaretin aynı anda tamamlanması.”

Tarhun kılıcını tamamen kınına soktu.

“Yani kilidi yok.”

Serdar kapıya baktı.

“Var.”

Sonra çok alçak sesle ekledi:

“Kilit biziz.”

Odanın basıncı bir an artmış gibi oldu.

Leya bunu hissetti. Kolyeyi bez keseden çıkardı.

Gümüş hayat ağacı, meşale ışığında parlamadı. Bunun yerine çok ince, içten gelen bir solgun ışık taşıyor gibi göründü. Sanki metal dışarıdan aydınlanmıyor, içeriden ısınıyordu. Leya kolyeyi avucunda tutarken yüzü acıyla gerilmedi. Bu kez kaçmadı. Kolyeyi kapıdaki hayat ağacı sembolüne yaklaştırdı.

Taşın içinden derin bir titreşim geçti.

Tarhun istemsizce bir adım geri çekildi.

Serdar ip halkasına yaklaştı.

Parmakları sembolün üzerine değmeden önce durdu. Bir an için 2005 halatının lifini hissetti. Çukurun başındaki genç teğmen hâli, eliyle geleceğe değil geçmişe uzanıyordu sanki. Sonra parmaklarını ip halkasının üzerine koydu.

Soğuk bekliyordu.

Ama taş sıcak değildi.

Soğuk da değildi.

Bir yüzey gibi değil, basınç gibi hissettirdi. Parmak uçlarının altından ince bir titreşim geçti. Sanki kapı derisinin altındaki bir damar, onun dokunuşunu ölçüyordu.

Tarhun hâlâ geometrik çizginin karşısında duruyordu.

“Ben ne yapacağım?” dedi.

Sesi boğuktu.

Serdar ona baktı.

“Dokunacaksın.”

Tarhun’un yüzü sertleşti.

“Ya açılırsa?”

“Zaten bunun için buradayız.”

“Ya açılmaması gerekiyorsa?”

Bu soru Serdar’ı durdurdu.

Tarhun’un ilk içgüdüsü kapıyı kırmaktı. Şimdi ise açılmamasından değil, açılmasından korkuyordu. Bu iyiye işaretti. Korku, doğru yere yerleşmeye başlamıştı.

Leya kolyeyi sembole yaklaştırmış hâlde konuştu:

“Kapıyı açmadan önce karar verin. Açarsak geri alamayız.”

Serdar mühürlü yüzeye baktı.

İçeriden hiçbir ses gelmiyordu.

Ama sessizlik boş değildi. Eşiğin ardında bir şey bekliyordu. Saldırmak için değil belki. Hatırlatmak için. Gösterilmek için. Ya da yanlış zamanda geleni parçalamak için.

Serdar geri çekilmek istediğini hissetti.

Aynı anda açmak istediğini de.

Bu iki istek, içinde birbirine girdi.

İpi takip eden adam kapıya saldırırdı.

İpi tutan adam, açmadan önce yanındakilere bakardı.

Serdar önce Leya’ya baktı.

Leya korkuyordu. Ama kaçmıyordu.

Sonra Tarhun’a.

Tarhun direniyordu. Ama geri dönmüyordu.

Serdar başını çok az salladı.

“Birlikte,” dedi.

Tarhun birkaç saniye geometrik çizgiye baktı. Sonra elini kaldırdı. Parmakları taşın yüzeyine değdiği anda yüzü bir an bembeyaz oldu. Gözlerinde kısa bir görüntü geçti sanki. Serdar bunu gördü ama yakalayamadı. Belki bir eğitim alanı. Belki bir nizam kapısı. Belki yağmur altında çukur başında halat tutan eller. Tarhun dişlerini sıktı ve elini çekmedi.

Üç temas tamamlandı.

İp halkasında Serdar’ın parmakları.

Hayat ağacında Leya’nın kolyesi ve eli.

Geometrik çizgide Tarhun’un avucu.

Önce hiçbir şey olmadı.

Sonra oda nefes aldı.

13. Bölüm 4 - 7. Sahne Üç Temas, Tek Kilit

Bu mecaz değildi.

Dairesel odanın duvarlarından çok derin bir basınç dalgası geçti. Meşalelerin alevleri bir an aynı yöne eğildi. Tavanın kapalı dairesindeki çizgiler sönük biçimde belirginleşti. Zemindeki halka çatlağı ince bir karanlıkla doldu. Tarhun’un eli altında geometrik sembol çok hafif içeri bastı. Leya’nın kolyesi kapıdaki hayat ağacıyla aynı anda titredi.

Kapının içinde, görünmeyen ağırlıklar yer değiştirdi.

Taş blokların birbirine sürtünürken çıkardığı derin, tok ve binlerce yıllık uykudan uyanan bir uğultu odayı doldurdu. Dişli sesi yoktu. Metal çark sesi yoktu. Antik bir kilidin tıkırtısı yoktu. Daha çok, yerin kendisi içeride bir kararı onaylıyormuş gibi bir hareket başladı.

Tarhun fısıldadı:

“Kilidi yok demiştim.”

Serdar gözlerini kapıdan ayırmadı.

“Kilit vardı.”

Kapı geriye doğru milim milim kaydı.

Açılmak için yana değil, içeri ve geriye çekiliyordu. Sanki dışarıdan gelen bir saldırıya karşı değil, içerideki sırrı yanlış gözden saklamak için yapılmıştı. Kenar çizgilerinden ince, solgun bir toz yükseldi. Bu toz taş tozu gibi yere çökmedi; havada kısa bir süre asılı kaldı, sonra görünmez bir akıma kapılıp içeri çekildi.

Leya kolyeyi geri çekmek istedi.

Kapı bir an durdu.

Serdar hemen anladı.

“Çekme.”

Leya’nın gözleri ona döndü.

“Yakıyor.”

“Dayan.”

Bu kelime ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu.

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Bana dayan demeyi seçerken dikkatli ol.”

Serdar başını eğdi.

“Bir nefes daha.”

Leya dişlerini sıktı.

Kolyeyi yerinde tuttu.

Kapı biraz daha kaydı.

Sonra mekanizma tamamlandı.

Derin uğultu kesilmedi; geri çekildi. Kapı, duvarın içinde karanlık bir eşiğe dönüştü. İçeriden çıkan hava yüzlerine çarptı.

Bu hava bayat değildi.

Taze de değildi.

Ne küf kokuyordu ne toprak ne su ne ölüm.

Daha çok, hiç yaşanmamış bir anın soğuğunu taşıyordu. Sanki kapının ardında zamanın bir parçası mühürlenmiş, bekletilmiş, bozulmadan kalmış ve şimdi ilk kez nefes almasına izin verilmişti. Hava, Serdar’ın ciğerlerine girdiğinde geçmişin kokusunu getirmedi.

Henüz yaşanmamış bir kararın soğuğunu getirdi.

Serdar eşiğin önünde durdu.

Meşalesini içeri uzattı.

Alev önce büyüdü.

Sonra kısaldı.

Sonra ince ve sabit bir çizgi gibi durdu.

İçeride taş duvarlar vardı ama bu taşlar odanın dışındakilere benzemiyordu. Daha düzgün, daha karanlık, daha yoğun. Duvarların üzerinde ince çizgiler, halkalar ve kesişen geometrik izler seçiliyordu. Bazı yerlerde mermer şemadaki hatlara benzeyen oyuklar vardı. Bazı noktalarda ise Serdar’ın modern zihnine elektrik panosu, kilitli depo, kontrol odası ve komuta merkezi gibi imgeler çağıran düzenler bulunuyordu. Elbette hiçbiri gerçekten bunlar değildi.

14. Bölüm 4 - 7. Sahne Geleceğin Soğuk Eşiği

Ama mantık aynıydı.

İçerisi saklamak için değil, düzenlemek için yapılmıştı.

Tarhun eşiğin yanında durdu.

“İçeri giriyor muyuz?”

Serdar cevap vermedi.

Leya kolyeyi avucuna aldı. Gümüş hâlâ sıcaktı. Parmakları kızarmıştı ama yanmamıştı.

“Bu kapı bizi tanıdı,” dedi.

Serdar içeriye bakarken konuştu:

“Ya da bizden beklediği şeyi tanıdı.”

Tarhun’un sesi kısıldı.

“Ne bekledi?”

Serdar ip halkasına, hayat ağacına ve geometrik çizgiye bir kez daha baktı.

“Eksik üç parçayı.”

Bu cevap odanın içinde soğuk kaldı.

Çünkü o anda üçü de aynı şeyi farklı biçimlerde anladı.

Kapı sadece Serdar için yapılmamıştı.

Sadece Leya ya da Aylin için de değil.

Sadece Tarhun ya da Yılmaz için de değil.

Bu kapı, üçünün birlikte gelmesini beklemişti.

Ya da bir gün birlikte geleceklerini bilen biri tarafından mühürlenmişti.

Serdar’ın avucundaki halat lifi, Leya’nın avucundaki kolye ve Tarhun’un hâlâ geometrik sembolde bıraktığı sıcak iz, aynı hikâyenin üç ayrı delili gibi duruyordu.

Serdar eşikten içeri adım atmadı.

Henüz.

Bu kez öğrenmişti.

Kapının açılması, içeri girmenin aynı anda yapılması gerektiği anlamına gelmezdi. Eşik açılmıştı. Hava test edilecekti. İçerideki ilk çizgiler okunacaktı. Geri dönüş yolu korunacaktı. Leya’nın eli yanmıştı. Tarhun’un yüzü hâlâ kapının verdiği görüntüyle gerilmişti. Serdar’ın omzu zonkluyordu. Ve dışarıda Rasimon vardı.

“İçeri girmiyoruz,” dedi.

Tarhun şaşırdı.

Leya da.

Serdar meşaleyi eşiğin içinde biraz daha tuttu.

“Bugün değil. Kapı açıldı. Bu yeter. İçerideki hava, çizgiler ve eşik kaydedildi. Daha hazırlıklı döneceğiz.”

Tarhun derin bir nefes aldı.

Bu kez itiraz etmedi.

Leya, Serdar’a uzun uzun baktı.

“Gerçekten öğreniyorsun,” dedi.

Serdar’ın yüzü yorgundu.

“Yavaş.”

“Yavaş olsun. Yeter ki ölmeden olsun.”

Kapı açık kaldı mı, kapanacak mı; bu hemen anlaşılamadı. Serdar üç sembolden ellerini çekmelerini işaret etti. Önce Tarhun elini kaldırdı. Sonra Leya kolyeyi geri aldı. Son olarak Serdar ip halkasından parmaklarını çekti.

Kapı hemen kapanmadı.

Ama içerden gelen soğuk hava azaldı. Mekanizma sanki bekleme durumuna geçti. Eşik karanlık kaldı. Geri çekilmedi. Onlara bir süre tanınmıştı.

Serdar bu süreyi kullanmadı.

Çünkü bazen kapıların en büyük tuzağı, açıldıktan sonra insanın kendini haklı sanmasıydı.

“Dönüyoruz,” dedi.

Bu cümle bu kez yenilgi gibi değil, disiplin gibi duyuldu.

Leya kolyeyi bez keseye koymadı. Avucunda tuttu.

Tarhun kapıdan ayrılmadan önce geometrik çizgiye bir kez daha baktı.

“Bu beni tanıdı,” dedi.

Serdar ona döndü.

Tarhun gözlerini sembolden ayırmadı.

“Ben onu tanımıyorum. Ama o beni tanıdı.”

Serdar alçak sesle konuştu:

“Bazen hafıza önce dışarıdan gelir.”

Tarhun cevap vermedi.

Dönüş yoluna girdiklerinde dairesel oda arkalarında kaldı. Mühürlü kapı artık tam kapalı değildi; bu bile tünelin havasını değiştirmişti. Uğultu daha alçak ama daha belirgin hâle gelmişti. Sanki aşağıdaki düzen artık uykuda değil, beklemedeydi.

Serdar dar geçidin çıkışında bir kez durdu.

Geride bıraktıkları kapıya bakmadı.

Bakarsa geri dönmek isteyeceğini biliyordu.

İpi takip etmedi.

İpi tuttu.

Bu kez bunu yalnız kendisi için değil, Leya ve Tarhun için de yaptı.

Yukarıdaki demirci dükkânına ulaştıklarında, gün artık bütünüyle başlamıştı. Açıklıktan süzülen ışık daha gri, daha gerçekti. Leya ilk çıkan oldu. Ardından Serdar, sonra Tarhun. Tarhun taş kapağı yerine yerleştirmeden önce aşağıdaki karanlığa bir süre baktı.

“Artık kapalı değil,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Hayır.”

“Taşı kapatsak da?”

“Evet.”

Leya, avucunda hâlâ sıcak duran kolyeye baktı.

“Bundan sonra bizi de kapalı sayamayız.”

Kimse karşılık vermedi.

Çünkü doğruydu.

Mermer blok yeniden yerine çekildi. Hurda demirler üstüne yığıldı. Ocak eski hâline getirildi. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti.

Ama üçü de biliyordu.

Aşağıda bir kapı açılmıştı.

İçeriden geçmişin kokusu değil, henüz yaşanmamış bir kararın soğuğu çıkmıştı.

Ve o karar, artık onları beklemekle kalmıyordu.

Onları çağırıyordu.

8 Mühürlü Oda ve İlk Miras

Kapıyı açıp geri dönmeleri, kapının ardını unutabildikleri anlamına gelmedi.

Tam tersine, yüzeye çıktıkları andan itibaren oda onların peşinden gelmişti. Demirci dükkânının is kokusunda, Leya’nın avucunda hâlâ sıcaklığı geçmeyen kolyede, Tarhun’un geometrik çizgiye dokunduktan sonra bir türlü rahatlamayan sağ elinde, Serdar’ın kuşağında sakladığı halat lifinde o açık eşik duruyordu. Taş kapak yeniden örtülmüş, hurda demirler eski yerlerine yığılmış, dükkân dışarıdan sıradan görünür hâle getirilmişti; ama aşağıdaki kapı artık gerçekten kapalı değildi.

Bazı eşikler, bir kere açıldı mı, taşla değil yalnızca cesaretle kapanırdı.

Serdar bunu biliyordu.

Ve bu yüzden ikinci dönüşü ertelemek istese de erteleyemeyeceğini anladı.

Dışarıda gün yükseliyordu. Morkos’un limanı sabahın normal seslerini geri çağırmaya çalışıyor, bağırışlar, tekerlek gıcırtıları, kantar çevresindeki emirler ve amfora taşıyan hamalların homurtuları sanki gece hiçbir şey olmamış gibi şehri dolduruyordu. Fakat demirci dükkânının içinde zaman hâlâ o kapının önünde durmuştu.

Leya kolyeyi avucunda tutuyordu.

Artık bez keseye koymamıştı. Gümüş hayat ağacı, parmaklarının arasında sönük ama diri bir sıcaklık taşıyordu. Metal ışık saçmıyor, fakat dokunanı kandıramayacak kadar canlı duruyordu. Leya onu her birkaç nefeste bir kapatıyor, sonra yeniden açıyordu. Sanki kendi cesaretini değil, kolyenin hâlâ orada olup olmadığını yokluyordu.

Tarhun, kapak başındaki hazırlıkları bitirdiğinde Serdar’a baktı.

“Bu kez içeri gireceğiz.”

Soru değildi.

Serdar başını salladı.

“Gireceğiz. Ama sınırımız var.”

Tarhun’un yüzünde sabırsız bir çizgi belirdi.

“Sınırın kapının ardında ne işe yarayacağını bilmiyorum.”

“İşe yaramazsa geri döneriz.”

“Sen geri döner misin?”

Bu soru açık bir meydan okuma değildi. Daha kötüydü. Tarhun artık Serdar’ın zaafını görmeye başlamıştı. Oda, Serdar’ı çağırıyordu. 2005’teki çukur, halat, Aylin, Yılmaz, revir, kayıp dosyaları, Murat Erkmen’in yalanı ve bütün bunların altına açılan karanlık mantık, o kapının ardında bir araya gelmişti. Serdar, bunu inkâr etmedi.

“Dönmem gerekirse dönerim.”

Leya sertçe baktı.

“Gerekirse değil. Gerektiği anda.”

Serdar ona döndü.

“Tamam.”

Leya bu kadar kolay kabul beklemiyordu. Gözleri daraldı.

“Bu kez gerçekten mi?”

“Bu kez gerçekten.”

Çünkü artık Serdar biliyordu: Aşağıdaki oda ona sadece cevap vermiyordu. Onu sınıyordu. Cevaba aç insan, tuzağa en kolay düşen insandı. Bunu yıllar içinde dosyalarda, operasyonlarda, sorgularda, sahte tanıklıklarda öğrenmişti. İnsan en çok aradığı şeyin kılığına girmiş yalanlara inanırdı.

Eğer oda ona Aylin’i ya da Yılmaz’ı gösterecekse, en tehlikeli an o olacaktı.

Eğer ona kendisini gösterecekse, daha da tehlikeli.

Taş kapak yeniden açıldığında aşağıdan gelen hava, bu defa onları şaşırtmadı. Yine de odadaki herkesin yüzünden geçti. Pas, mineral, rutubet ve daha derindeki o steril metalik soğukluk. Leya filtre bezini taktı. Tarhun kılıcını değil, meşalesini sıkı tuttu. Serdar, kuşağındaki küçük bezi kontrol etti; içinde halat lifi vardı. Onu yanına almak istemişti. Nedenini tam bilmiyordu. Belki aşağıdaki oda, kendi parçasını tanıyacaktı. Belki de o lif, Serdar’ın zihnini dağılmaktan koruyan tek somut delildi.

İndiler.

İlk basamaklar.

Eski su yolu.

Düzleşen taş işçiliği.

Demir halka.

Sağ geçitteki ip işareti.

Yatay eğilen meşale alevleri.

Dar boğaz.

Sonra dairesel oda.

Bu defa oda onları ilk karşılaştığından daha az yabancı görünmedi. Sadece daha bilinçli biçimde tehditkârdı. Tavanın ortasındaki kapalı daire, sanki yukarıdaki çukurun aşağıdan görünen yara izi gibi duruyordu. Zemindeki halka çatlakları soluk ışıkta belli belirsiz seçiliyor, duvarların ardındaki basınç insanın kemiklerine ince bir uğultu gibi yerleşiyordu.

Mühürlü kapı açık bekliyordu.

Tamamen değil.

Bir insanın geçebileceği kadar.

Sanki daha fazlasını hak etmediklerini biliyordu.

Serdar eşiğin önünde durdu. Bir önceki gelişlerinde içeri meşale uzatmış, taş çizgileri, halkaları, geometrik düzeni görmüş ama adım atmamıştı. Şimdi o adımı atacaktı. Bedeninin her yeri bunu biliyordu. Yaralı omzu sızladı. Sağ eli istemsizce kuşağına gitti. Soluk aldı.

Sonra Leya’ya baktı.

Leya kolyeyi avucunda kapatmıştı. Gözleri karanlık eşiğe değil, Serdar’ın yüzüne bakıyordu.

“İçeride gördüğün şeye hemen inanma,” dedi.

Serdar kısa süre sustu.

Bu cümle, onun söylemesi gereken cümleydi. Leya önce söylemişti.

“Sen de,” dedi.

Tarhun arkadan homurdandı.

“İçeride taş dışında bir şey görürsem, önce ona inanmayacağım. Sonra gerekirse kıracağım.”

Leya ona sertçe baktı.

“Hiçbir şeyi kırmıyorsun.”

Tarhun, kapıya baktı.

“Bu çağda herkes bana bunu söylemeye başladı.”

Serdar’ın yüzünde çok küçük bir yorgun ifade belirdi. Sonra kayboldu.

Eşiği geçti.

İçerideki hava onu ilk anda çarpmadı.

Bu daha kötüydü.

Saldıran hava insanı uyarırdı. Bu hava ise kabul ediyor gibiydi. Ciğerlerine dolarken bayat değildi, taze değildi, zehirli gibi de değildi. Daha çok, uzun süre kapalı tutulmuş ama bozulmamış bir kararın soğuğunu taşıyordu. Steril kelimesi Serdar’ın zihninde belirdi. Yanlış çağın kelimesiydi ama doğru histi. Burası temiz değildi; arınmıştı. İnsan yaşasın diye değil, iz kalsın diye arınmış.

Meşale ışığı odanın içine yayıldı.

Mühürlü oda, beklediğinden küçüktü.

Bu küçüklük onu daha ürkütücü kıldı. Büyük tapınaklar insanı ezmek için yapılırdı. Büyük mahzenler serveti saklamak için. Büyük odalar kalabalığın, gücün ya da gösterişin dilini konuşurdu. Burası öyle değildi. Her santimi hesaplanmıştı. Fazla boşluk yoktu. Fazla süs yoktu. Fazla yükseklik yoktu. Bir işlevi olmayan hiçbir oyuk, hiçbir çıkıntı, hiçbir kabartma görünmüyordu.

Duvarlar boyunca alçak taş sekiler uzanıyordu. Bazıları oturmak için fazla dardı, yük koymak için fazla düzenliydi. Yüzeylerine ince dikey ölçü çizgileri kazınmıştı. Çizgiler, bir şifacının bitki ölçüsü ya da bir taş ustasının süs hesabı gibi durmuyordu. Daha çok yükseklik, mesafe, seviye ve hizalama için yapılmış işaretlerdi. Aralarında belirli aralıklar vardı. Serdar meşaleyi yaklaştırdığında çizgilerin yanında küçük oyuk noktaları gördü; her beş çizgide bir daha derin işlenmiş bir iz.

Ölçüm.

Kayıt.

Kontrol.

Bu üç kelime zihninde sıralandı.

Tarhun içeri girince hemen rahatsız oldu. Büyük gövdesi bu küçük odanın içinde fazla yer kaplıyordu. Kılıç çekmedi ama omuzlarını daraltmaya çalıştı. Oda, insanı savaşçıdan çok nesneye çeviriyordu. Nereye duracağını, nereye bakacağını, hangi yüzeye dokunmaması gerektiğini kendisi söylüyordu.

“Burası depo değil,” dedi Tarhun.

“Hayır,” dedi Serdar.

Leya içeri son giren oldu.

Odaya adım attığı anda elindeki kolye çok hafif titredi. Leya bunu saklamaya çalışmadı. Gümüş hayat ağacını göğsüne yakın tuttu. Gözleri duvarlardaki çizgileri, taş sekileri, köşelerdeki nişleri ve merkeze yakın zemindeki soluk halkaları taradı. Bir hekim gibi değil yalnız; bir şeyi unutmuş ve o unutulan şeyin izlerini odada arayan biri gibi bakıyordu.

“Burası insanları iyileştirmek için yapılmamış,” dedi.

Serdar ona döndü.

“Hayır.”

“Ama insan bedeni düşünülmüş.”

Bu cümle Serdar’ı durdurdu.

Leya bir taş sekinin yanına eğildi. Üzerindeki ölçü çizgilerini gösterdi.

“Birini buraya yatırırsan, gövde hizası burada kalır. Baş bu tarafta. Kol için bu oyuk. Ayak için şu çizgi. Bu, bitki saklama yeri değil. Bu bir bedenin nereye konacağını bilen bir yer.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Mezar mı?”

Leya başını iki yana salladı.

“Mezar bedeni bırakır. Burası bedeni ölçer.”

16. Bölüm 4 - 8. Sahne Ölçülen Bedenler

Söz odanın içinde soğuk bir yankı bıraktı.

Serdar’ın zihnine 2005’teki revirin muayene masası geldi. Metal ayaklar. Beyaz örtü. Steril bez. Aylin’in eğilmiş yüzü. Sonra aynı görüntü taş sekilerle üst üste bindi. Bu oda antik bir revir değildi. Modern bir revir de değildi. İkisinin arasında, ikisine de yanlış zamanda benzeyen bir şeydi.

Bir köşede kurumuş ip lifleri vardı.

Serdar onları gördü ama hemen yaklaşmadı. Lifler bu çağın kaba iplerine benziyordu. Bazıları çok eskiydi. Bazıları daha yeni görünüyor olabilirdi ama burada zaman yanıltıcıydı. Yanlarında küçük toprak kaplar duruyordu. Kapların ağzı mühürlü değildi; içleri boştu. Bir tanesinin dibinde kurumuş koyu bir tortu vardı. Leya onu koklamadan önce Serdar elini kaldırdı.

“Şimdilik dokunma.”

Leya itiraz etmedi.

Bu oda itirazı bile azaltıyordu.

Serdar meşaleyi sol köşeye çevirdiğinde kalbi bir an duracak gibi oldu.

Bir nesne.

Taş sekinin altındaki yarı gölgede duruyordu. Toz ve pasla kaplıydı. İlk bakışta şekilsiz bir metal parçası sandı. Sonra gövdesinin silindirik hattı, ucundaki eski cam kırığı ve arkasındaki yassı kapak seçildi.

El feneri.

Eski tip.

2005’ten.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Bu fener onun muydu, Yılmaz’ın mı, Aylin’in mi, Selçuk’un mu? Çukur gecesinde kullanılanlardan biri miydi? Yoksa aynı modelden başka bir fener mi? Nesne neredeyse tanınmayacak hâldeydi. Pas, mineral ve taş tozu kabuk bağlamıştı. Cam kısmı çatlamış, içi kararmıştı. Ama biçim yanılmıyordu. Bu çağın kandili, meşalesi ya da bronz lambası değildi.

Tarhun da fark etti.

“Bu ne?”

Serdar cevap vermedi.

Leya fenerin önünde diz çöktü. Ona dokunmadı. Sadece baktı.

“Senin zamanından,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Neden burada?”

Serdar’ın cevabı yoktu.

Ama gözleri artık fenerde değildi.

Odanın tam merkezinin biraz gerisinde, yerden bir karış kadar yüksekte açılmış küçük taş nişe kilitlenmişti. Niş, ilk bakışta duvar oyuklarından biri gibi duruyordu. Fakat diğerlerinden farklıydı. Kenarları daha dikkatli düzeltilmiş, alt tabanı pürüzsüz bırakılmıştı. İçinde küçük bir bez parçası vardı. Bez neredeyse taş rengine dönmüştü. Üzerinde ise kararmış ama metalik parlaklığını tamamen kaybetmemiş ince bir nesne duruyordu.

Serdar’ın bacakları, o nişe doğru kendi kendine yürüdü.

Adımları mermer zeminde çok hafif yankılandı.

Bir.

İki.

Üç.

Her adımda 2005 biraz daha yaklaştı. Yağmur. Revir. Çukur. Halat. Aylin. Yılmaz. Telsiz cızırtısı. Fener ışığı. “Taban yok komutanım.” Ses kime aitti? Yılmaz mı söylemişti? Başka biri mi? Yoksa Serdar bu cümleyi yıllarca kendi kafasında mı üretmişti?

Nişin önünde durdu.

Meşalenin ışığını doğrudan içeri tuttu.

Nesne göründü.

Küçük.

Yassı.

Paslanmış.

Kenarı yer yer aşınmış.

Ortası kararmış ama üzerindeki sert köşeli harfleri hâlâ saklayan bir metal parçası.

Serdar’ın eli havada kaldı.

Leya arkasından yaklaştı.

“Dokunmadan önce düşün.”

Serdar çok alçak sesle cevap verdi:

“Bunu düşünerek alamam.”

Elini uzattı.

Metal parmak uçlarına değdiği anda omzundaki yara keskin biçimde zonkladı. Acı yaradan çıkıp göğsüne, oradan boğazına ve gözlerinin arkasına kadar tırmandı. Aynı anda odanın basıncı değişti. Ya da Serdar öyle sandı. Meşale alevi bir an uzadı, sonra küçüldü. Leya nefesini tuttu. Tarhun bir adım ileri geldi.

Serdar nesneyi avucuna aldı.

Metal soğuktu.

Ama ölü soğukluğu değil.

Uzun süre beklemiş bir cevabın soğuğu.

Pas ve kirin altından harfler seçildi.

Serdar meşaleye yaklaştırdı.

İlk satır açıldı.

SERDAR YALIN

İkinci satır. 0 Rh+

15. Bölüm 4 - 8. Sahne Bin Yıllık Künye

O anda odadaki zaman Serdar için durdu.

Gerçekten durmadı belki. Meşale hâlâ yanıyordu. Tarhun hâlâ nefes alıyordu. Leya hâlâ yanında duruyordu. Fakat Serdar’ın içindeki bütün sesler aynı anda kesildi. Yirmi bir yıldır kendini taşıyan askerî akıl, sorgu disiplini, öfke, pişmanlık, suçluluk, umut ve şüphe bir an için sustu. Geriye yalnız metalin üzerinde kazılı kendi adı kaldı.

Kendi adı.

Kendi kan grubu.

Binlerce yıl öncesinin altında, mühürlü bir odada, kendisini bekleyen kendi künyesi.

Bu bir sanrı olamazdı.

Sanrı pas tutmazdı.

Sanrı elde ağırlık yapmazdı.

Sanrı, insanın avucunda soğuk metal kenarıyla deriye batmazdı.

Serdar künyeyi sıkı tuttu.

Kenar derisine gömüldü.

Acı gerçekti.

Bu yüzden iyi geldi.

“Serdar,” dedi Leya.

Uzak gibiydi.

Tarhun’un sesi daha yakından geldi.

“Nedir o bulduğun, komutanım?”

Kelime odada bir taş gibi düştü.

Komutanım.

Tarhun söylediği anda dondu. Yüzü değişti. Bu kez geri çekilmedi ama gözleri büyüdü. Kendi ağzından çıkan kelimenin artık tesadüf olmadığını o da anlamıştı. Dairesel odanın, mühürlü kapının ve Serdar’ın avucundaki künyenin ortasında bu kelime başka bir kapıyı açmıştı.

Serdar ona hemen bakmadı.

Bakarsa kırılacaktı.

Künyeye baktı.

“Nedir?” diye sordu Tarhun tekrar, bu kez daha kısık.

Leya, metal parçasındaki harfleri okuyamadı. Latin harfleri ona yabancıydı. Ama Serdar’ın yüzündeki sarsıntıyı okuyordu. Üstelik ikinci satırdaki işaretleri anlayamasa da bunun bir isim ve bir beden bilgisi olduğunu sezmişti.

“Üzerinde senin adın var,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Bu senin zamanından.”

“Evet.”

“Buraya nasıl geldi?”

Serdar’ın dudakları aralandı.

Cevap yoktu.

Sonra kendi sesini duydu.

Sanki başka bir adam konuşuyordu.

“Ben buraya gelmedim.”

Leya bir adım yaklaştı.

Tarhun nefesini tuttu.

Serdar künyeyi avucunda kaldırdı. Tavandaki kapalı daireye baktı. Çukurun izdüşümü. Elli metrelik sessizliğin altı. Halat lifi. Fener. Künye. Mühürlü kapı. Hayat ağacı. İp halkası. Geometrik nizam. Hepsi bir çizgi üzerinde birleşti.

“Ben burayı beklemişim,” diye fısıldadı.

Söz odanın duvarlarına değdi.

Geri dönmedi.

Sanki oda bu cümleyi zaten biliyordu.

Tarhun’un yüzünde korkuyla saygı birbirine karıştı.

“Bu nasıl olur?”

Serdar künyeyi sıkmaya devam etti.

“Bilmiyorum.”

Yalan değildi.

Ama eksikti.

Bildiği tek şey vardı: Bu künye onun geçmişinden düşmüş bir kayıp eşya gibi durmuyordu. Buraya bırakılmıştı. Bilinçli biçimde. Nişin içine. Bez parçasının üzerine. Fenerin ve ölçü çizgilerinin bulunduğu bu soğuk sığınakta, bir miras gibi saklanmıştı. Birinin, bir gün Serdar’ın buraya geleceğini bildiğini söylemek artık delilik değildi. Çünkü deliliğin elinde künye olmazdı.

“Kimin işareti?” diye sordu Tarhun.

Serdar’ın içinden eski cevap geçti.

Benim işaretim.

Ama bu cümlenin ne kadar ağır olduğunu söylemeden önce Leya konuştu.

“Bu bir uyarı mı, yoksa çağrı mı?”

Serdar ona baktı.

İşte doğru soru buydu.

Bir nesnenin oraya bırakılmış olması, onun dostça bırakıldığı anlamına gelmezdi. Künye delil olabilirdi. Tuzak olabilirdi. Hatırlatıcı olabilirdi. Bir ölüm bildirimi ya da henüz yaşanmamış bir kararın imzası olabilirdi.

Serdar’ın sesi yavaş çıktı.

“İkisi de olabilir.”

Tarhun sabırsızlandı.

“Bunu kim bırakır?”

Serdar künyeyi yeniden ışığa tuttu.

Paslı metalde kendi adı sert ve soğuk duruyordu.

“Ben.”

Leya’nın yüzü gerildi.

Tarhun’un nefesi kesildi.

Serdar hemen ekledi:

“Ya da benim olmamı bekleyen biri.”

Bu düzeltme kimseyi rahatlatmadı.

Leya’nın gözleri odanın duvarlarındaki ölçü çizgilerine kaydı.

“Burası bir şey hazırlamış.”

Serdar başını çevirdi.

Leya devam etti:

“İçerideki her şey beklemek için düzenlenmiş. Fener orada. Künye burada. Ölçü çizgileri. Sekiler. İpler. Kapıdaki üç işaret. Bunlar gelişigüzel değil. Burası sadece saklamıyor. Birini belli bir zamanda, belli bir durumda karşılamak için hazırlanmış.”

“Birini,” dedi Tarhun.

Leya Serdar’a baktı.

“Evet.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü odanın içindeki bütün yüzeyler birden ona bakıyor gibi hissetti. Ölçü çizgileri. Nişler. Sekiler. Fener. Tavan dairesi. Kendi künyesi. Hepsi onun bedenini, adını, kanını ve zamanını önceden bilmiş gibi duruyordu. Bu bir kader hissiydi ama Serdar kader kelimesine güvenmezdi. Kader, çoğu zaman insanın anlamlandıramadığı düzeneklere verdiği isimdi.

Burada bir düzenek vardı.

Ve henüz tamamlanmamıştı.

Künye, zinciriyle birlikte duruyordu. Zincir paslanmış, bazı halkaları koyulaşmıştı ama kopmamıştı. Serdar onu boynuna takmadı. Bunu yaparsa oda onu daha fazla tanıyacakmış gibi hissetti. Bunun yerine künyeyi küçük bezine sardı. Modern ceketinin iç cebi yoktu artık. O ceket çoktan bu çağda saklanmış, onun eski kimliğinin bir parçası olarak geride kalmıştı. Serdar künyeyi kuşağının iç kıvrımındaki ayrı küçük keseye yerleştirdi. Kolyenin yanına koymadı; kolye Leya’daydı ve öyle kalmalıydı. Bu önemliydi. İki metalin aynı bedende birleşmesi değil, üç kişi arasında paylaşılan bir miras vardı artık.

Leya bunu fark etti.

“Onu bende tutmamı istemiyorsun,” dedi.

Serdar başını kaldırdı.

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü kolye sana ait.”

Leya’nın yüzünde çok küçük bir sarsıntı oldu.

Serdar devam etti:

“Künye bana ait. Tarhun’un işareti de kapıda kaldı.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Benim işaretim?”

Serdar geometrik sembolün yönünü işaret etti.

“Nizam çizgisi. Kapı seni de tanıdı.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Ben onu istemiyorum.”

“Ben de bunu istemedim.”

Serdar kuşağındaki keseyi kapattı.

“Ama artık taşıyoruz.”

Odanın arka duvarında, meşale ışığı hareket edince yeni bir şey belirdi. Daha önce gölgede kalmış ince kazımalar. Serdar yaklaştı. Bunlar yazı değildi. Harita da değildi. Daha çok bir hizalama şeması gibi duruyordu. Üç kısa çizgi, bir daire, iki aşağı ok ve yanında dikey ölçü izleri. Tarhun meşaleyi yaklaştırdı.

“Bu da kapıdaki işaretlere benziyor,” dedi.

Serdar dikkatle baktı.

Evet.

Üç parça.

İp.

Ağaç.

Nizam.

Altında tek bir daire.

Dairenin içinde nokta yoktu.

Boştu.

Serdar’ın içine yeni bir soğukluk yayıldı.

“Burası ilk miras odası,” dedi.

Leya anlamadı.

“İlk?”

Serdar çizgilere baktı.

“Eğer bu ilkse, devamı var.”

Tarhun küfretti.

Leya ise odaya başka bir gözle baktı. Şimdi yalnız Serdar’ın künyesi değil, kendi kolyesi de bu zincirin parçasıydı. Tarhun’un istemediği nizam izi de. Oda onlara bir cevap vermemişti. Bir başlangıç vermişti.

Başlangıçlar bazen cevaptan daha tehlikeliydi.

Serdar fenerin bulunduğu köşeye bir kez daha baktı. Onu almak istedi. Fakat almadı. Henüz değil. Fener, odanın bir parçası gibi duruyordu. Künye nişte bekleyen kişisel mirastı. Fener ise daha büyük düzenin işareti olabilir, yerinden alınırsa başka bir tepki doğurabilirdi. Bu ihtimali göze almadı.

“Fener kalacak,” dedi.

Tarhun şaşırdı.

“İşe yarayabilir.”

“Belki. Ama neyin parçası olduğunu bilmiyoruz.”

Leya onayladı.

“Her gördüğünü almak hırsız işi.”

Tarhun ona baktı.

“Dün gece ne yaptık?”

“Şifa geri aldık.”

“Bu da onun geçmişini geri alıyor olabilir.”

Leya durdu.

Tarhun’un cümlesi beklenmedik kadar doğruydu.

Serdar konuştu:

“Hayır. Bu geçmiş değil.”

Kuşağındaki künyenin ağırlığını hissetti.

“Bu gelecekten kalan bir emanet olabilir.”

Tarhun’un yüzü bıkkın bir sertlikle kasıldı.

“Senin cümlelerin insanı kılıç yarasından beter ediyor.”

Serdar buna cevap vermedi.

Çünkü haklıydı.

Dışarı çıkmaları gerekiyordu.

Oda onlara ilk mirası vermişti. Daha fazlasını almak, neyle karşılaşacaklarını bilmeden içeride oyalanmak olurdu. Rasimon dışarıdaydı. Nikos ihtimali hâlâ çözülmemişti. Morkos geceki darbeyi kargaşa diye örtmeye çalışıyor ama Rasimon iz sürüyordu. Şifa ağı henüz tazeydi. Leya’nın yokluğu şifa evinde fark edilirse, bunun da bir izi olacaktı.

Serdar meşaleyi geri çekti.

“Çıkmalıyız.”

Sesi artık sarsıntıdan değil, karardan sertti.

Tarhun ona baktı.

“Bu kadarla mı?”

“Bu kadarla.”

“Bunca yolu bunun için mi indik?”

Serdar kuşağındaki keseye dokundu.

“Bunun ne olduğunu henüz bilmiyoruz.”

Leya kapıya yöneldi.

“Bildiklerimiz bile fazla.”

Odanın eşiğinden çıkarken Serdar son kez arkasına baktı. Küçük, soğuk, nizamlı oda meşalenin geride bıraktığı titrek ışıkta yeniden karanlığa çekiliyordu. Fener köşede kalmıştı. Ölçü çizgileri sessizdi. Taş sekiler boştu. Niş artık boş değildi; çünkü içindeki miras alınmıştı. Ama oda eksilmiş gibi görünmüyordu. Sanki vermesi gereken ilk şeyi vermiş, şimdi bir sonraki gelişlerini beklemeye başlamıştı.

Mühürlü kapıdan çıktıklarında dairesel odanın basıncı onları yeniden sardı.

Tarhun dışarı çıkar çıkmaz derin nefes aldı.

“Orası insanın içini ölçüyor,” dedi.

Leya kapıya baktı.

“Hayır. İçini değil.”

Serdar onu tamamladı:

“Zamanını.”

Kapı arkalarında kapanmadı. Ama içeriden gelen soğuk azaldı. Sanki eşik yine bekleme hâline geçmişti. Üç sembol soluklaştı. Hayat ağacı kolyesinin sıcaklığı da yavaş yavaş düştü. Leya onu avucunda tuttu, bu kez bez keseye koymadı.

Dar geçitten çıkarken Serdar, künyenin ağırlığını her adımda hissetti.

Küçük metal parçası, kuşağının içinde bedenine vuruyor, onu kendi adına, kendi kanına, kendi henüz yaşanmamış geleceğine bağlıyordu. Bir insanın kendi künyesini bulması, ölümünü görmek gibi olmalıydı. Ama Serdar öyle hissetmedi.

Bu ölüm bildirimi değildi.

Bu görev devriydi.

Kendi geleceğinden, bugünkü kendisine bırakılmış ilk miras.

Yüzeye çıktıklarında demirci dükkânı eskisinden daha dar geldi. Taş kapak kapatıldı. Mermer blok yerine çekildi. Hurda demirler yığıldı. Oda yine saklandı. Fakat artık saklanan yalnız şema ya da tünel değildi. Serdar’ın kuşağında binlerce yıl taş altında beklemiş kendi adı duruyordu.

Leya ilk konuşan oldu.

“Onu saklayacaksın.”

“Evet.”

“Kimseye göstermeyeceksin.”

“Evet.”

“Bana bile her istediğimde değil.”

Serdar ona baktı.

Bu uyarıyı beklemiyordu.

Leya’nın gözleri ciddiydi.

“Çünkü bu nesne seni çağıracak. Her dokunduğunda biraz daha inanmak isteyeceksin. Ona da dikkat edeceksin.”

Serdar uzun süre cevap vermedi.

Sonra başını salladı.

“Dikkat edeceğim.”

Tarhun kollarını göğsünde birleştirdi.

“Bu da vaat gibi duyuldu.”

Serdar yorgun bir nefes verdi.

“Plan yapacağım.”

Leya bu kez onayladı.

Dışarıdan bir ayak sesi geçti. Üçü aynı anda sustu. Ses kapının önünde durmadı; sokakta devam edip uzaklaştı. Ama bu küçük an bile gerçek dünyayı yeniden içeri soktu. Rasimon. Nikos. Morkos. Şifa ağı. Halk. Kayıp çocuklar. Kırık dal. Açık kapı. Künye.

Hiçbir sır, dışarıdaki savaştan ayrı değildi artık.

Serdar kuşağındaki küçük keseye dokunmadan durdu. Dokunmak istedi. Dokunmadı.

İlk miras alınmıştı.

Ama ona teslim olmak için değil.

Onu koruyup anlamak için.

O an Serdar şunu kesin olarak anladı: 2005’teki çukur yalnız onları yutmuş bir karanlık değildi. Bir şey, bir zaman, bir akıl ya da kendi gelecekteki iradesi, o karanlığın altına işaretler bırakmıştı.

Halat lifi.

Mühürlü kapı.

Kendi künyesi.

Ve şimdi bu üç işaret, ona tek bir şey söylüyordu:

Düşmedin.

Çağrıldın.

Serdar bu cümleyi kimseye söylemedi.

Çünkü bazı cümleler erken söylenirse insanı yönetmeye başlardı.

Şimdilik sadece ayakta kaldı.

Ve kuşağındaki künyenin ağırlığını, bir yük değil, henüz açılmamış bir emir gibi taşıdı.

9 Cebimdeki Kıyamet

Mühürlü odadan çıkarken Serdar, kapının ardında bir şey bıraktığını değil, yanında bir şey taşıdığını biliyordu.

Kuşağının iç kıvrımındaki küçük kese, normalde bu kadar ağır olmamalıydı. İçinde bir avuç taş yoktu. Altın yoktu. Silah yoktu. Sadece paslanmış, kenarları aşınmış, üzerinde kendi adı ve kan grubu kazılı küçük bir askerî künye vardı.

SERDAR YALIN.

0 Rh+.

İki satır.

Bir insanı tanımlamak için yeterli görülen iki satır.

Ama şimdi o iki satır, Serdar’ın bütün zamanını parçalayacak kadar ağırdı.

Dar geçide geri girdiklerinde, mühürlü odanın soğuk havası arkalarından hemen kapanmadı. Kapı açık bırakılmıştı; tam değil, ama artık uyuyan bir taş gibi de değildi. Arkalarında kalan odadan ince, metalik ve steril bir soğukluk sızıyor, tünelin pas ve mineral kokusuna karışıyordu. Bu koku, Tralleis’e ait değildi. Zeytin posası, rutubet, küf, su, demir ve eski taşın arasında başka bir çağın nefesi gibi duruyordu.

Serdar filtre bezinin arkasında nefes aldı.

Bez sirke ve kekik kokuyordu.

Ama kendi kuşağından gelen pas kokusunu bastıramıyordu.

Künye yürüdükçe bedenine çarpıyordu.

Çok hafif.

Neredeyse duyulmayacak kadar.

Yine de Serdar her çarpmayı duydu.

Metal, kumaşın içinden kaburgasına değiyor; her temas, ona bir gerçeği tekrar ediyordu: Bu nesne burada. Avucunda tuttun. Adını okudun. Sanrı değil. Hatıra değil. Sorgu odalarında insanın kendini kandırmak için uydurduğu türden bir delil hiç değil.

Pas tutmuştu.

Beklemişti.

Saklanmıştı.

Ve onu beklemişti.

Leya önünde yürüyordu.

Hayır, bu kez Serdar öndeydi; Leya ortadaydı, Tarhun arkada. Ama tünelin dar karanlığında yönler bazen anlamını kaybediyordu. Serdar, Leya’nın nefesini arkasında değil, zihninin yanında hissediyordu. Kadının avucunda gümüş hayat ağacı vardı. Kolyeyi yeniden keseye koymamıştı. Metalin sıcaklığı azalmıştı ama tamamen geçmemişti. Leya onu sıkı tutuyor, parmaklarını gevşetmiyordu. Sanki kolye onun elinden düşerse, az önce açtıkları kapı da başka bir anlamla kapanacaktı.

İki metal parçası aynı cepte değildi artık.

Bu daha iyiydi.

Belki de daha tehlikeli.

Künye Serdar’ın kuşağında, kolye Leya’nın avucunda, Tarhun’un geometrik sembole dokunan eli ise hâlâ hafifçe titreyerek karanlıkta meşale taşıyordu. Kıyamet tek bir cebin içinde değil, üç kişinin arasında paylaştırılmıştı. Ve paylaştırılmış kıyamet, bazen patlamadan önce daha uzun süre dayanırdı.

Tünel onları yukarı doğru daraltarak alıyordu.

Sağ geçidin keskin duvarları, dönüşte inişten daha acımasız görünüyordu. Aşağı inerken insan karanlığın ne göstereceğini merak ederdi. Yukarı çıkarken, gördüğünü nereye koyacağını bilemezdi. Serdar için her adım, mühürlü odada gördüklerini zihninde yeniden sıralıyordu.

Dairesel oda.

Tavandaki kapalı çukur izdüşümü.

Zemindeki halka.

Mühürlü kapının üç sembolü.

Taş sekiler.

Ölçü çizgileri.

Eski el feneri.

Ve nişte bekleyen kendi künyesi.

Bu liste, bir keşif raporu gibi düzenlenebilirdi. Serdar’ın eski dünyasında böyle yapılırdı. Yer, zaman, görsel bulgular, fiziksel kanıtlar, risk değerlendirmesi, tahmini işlev, sonraki adım. Dosya açılırdı. Fotoğraf çekilirdi. Mühürlü torbaya delil konurdu. Numaralandırılırdı.

Ama burada dosya yoktu.

Fotoğraf yoktu.

Delil torbası yoktu.

Ve en kötüsü, delilin kendisi onu delil olmaktan çıkarıyordu.

Bir insan kendi adını taşıyan künyeyi “bulgu” diye kayda geçiremezdi. Çünkü o anda bulgu dışarıda durmaz; insanın içine girerdi.

Tarhun’un meşalesi duvarda uzun gölgeler yarattı.

Bazen gölgeler Serdar’ın önünden akıyor, bazen geriye doğru uzuyor, bazen de meşale ışığının mantığına aykırı biçimde yanlara eğiliyor gibiydi. Tünelin uğultusu, mühürlü odadan uzaklaştıkça yeniden duyulur hâle geldi. Odanın içinde basınca dönüşen sessizlik, burada diş köklerine vuran ince bir titreşimdi.

Tarhun, üçüncü kez duraksadı.

Serdar bunu fark etti.

Ama dönmedi.

Birinci duraksamada, Tarhun odadan çıkışın hemen ardından arkasına bakmıştı. İkincisinde, ip halkası işaretinin yanında eli istemsizce duvara gitmiş, sonra kendini durdurmuştu. Üçüncüsünde artık sorunun geleceği belliydi.

Tünelin en dar noktasında Tarhun daha fazla dayanamadı.

“Dur.”

Serdar durdu.

Leya da.

Dar geçit, üç kişiyi aynı cümlenin içine sıkıştırdı. Serdar önde, Leya ortada, Tarhun arkada. Meşalelerin ışığı birbirinin üzerine biniyor, gölgeler duvarda tek bir kırık beden gibi hareket ediyordu.

Tarhun’un sesi, tünelin taşlarından geçip kalınlaştı.

“Bana güvenmiyor musun?”

17. Bölüm 4 - 9. Sahne Paylaştırılmış Kıyamet

Soru, beklenenden daha çıplaktı.

Tarhun’un öfkesi vardı ama öfkenin ardında başka bir şey duruyordu: aşağıda kendi ağzından çıkan “komutanım” kelimesi, kapıdaki geometrik sembolün onu tanıması, ellerinin bilip zihninin bilmemesi, Serdar’ın künyeyi avucuna aldığında yüzünde gördüğü sarsıntı. Bunların hepsi Tarhun’un içinde birikmişti. Şimdi tek soru olarak çıkmıştı.

Serdar döndü.

Dar geçitte tam dönemedi; omzu taşa değdi, yara keskin bir ağrı gönderdi. Yüzünü belli etmedi. Tarhun’un gözlerine baktı.

“Sana güveniyorum.”

Tarhun’un cevabı hemen geldi.

“Öyleyse söyle.”

Leya arada duruyordu.

Fiziksel olarak da, cümlenin ortasında da.

Bir yanda Serdar’ın mühürlediği bilgi, bir yanda Tarhun’un hakkı olan gerçek, bir yanda kendi avucunda hâlâ sıcak duran kolyenin suskunluğu. Leya konuşmadı. Bu kez Serdar’ın neyi sakladığını duymak istiyordu. Ama Tarhun gibi zorlamak istemiyordu. Çünkü o da biliyordu: Bazı gerçekler yanlış anda açılırsa yara değil, damar patlatırdı.

Serdar tünelin derinliğine baktı.

Sonra yeniden Tarhun’a döndü.

“Sana güveniyorum Tarhun,” dedi. “O yüzden hepsini şimdi söylemiyorum.”

Tarhun’un kaşları çatıldı.

“Bu nasıl güven?”

“Operasyondaki güven.”

Tarhun anlamadı ya da anlamak istemedi.

Serdar devam etti:

“Her asker her şeyi bilmez. Bilmesi gerekmediği için değil. Bilirse taşıyamayacağı için de değil. Bazen bilgi, görev tamamlanmadan önce mevziyi belli eder.”

Tarhun’un yüzündeki çizgiler sertleşti.

“Ben asker değilim.”

Serdar bu kez cümleyi zorlamadı.

“Bu yüzden asker gibi değil, yoldaş gibi söylüyorum: Bu bilgi şu an silah değil.”

Kuşağındaki keseye dokunmadı.

Dokunursa Tarhun’un gözü oraya gidecekti.

“Bu bilgi mühimmat. Yanlış elde patlar. Yanlış zamanda patlar. Yanlış nefeste patlar. Ve patlarsa sadece bizi değil, yukarıdaki herkesi yakar.”

Leya’nın bakışı Serdar’a döndü.

Bu cümle ona da söylenmişti.

Serdar bunu bilerek yaptı.

Çünkü mesele yalnız Tarhun değildi. Künye, Leya’ya gösterildiğinde ne olacaktı? Üzerindeki Latin harflerini okumayabilirdi belki. Ama Serdar’ın yüzünden, sesinden, elinin titremesinden bunun ne olduğunu anlayacaktı. Aylin’in kolyesi hâlâ onun avucundayken, Serdar’ın künyesiyle aynı odada durması; iki zamanın, iki kimliğin, iki kaybın aynı anda açılması demekti. Leya’nın hafızası hâlâ çatlak taş gibiydi. Fazla baskı görürse açılabilir. Ama açılması iyileşme değil, kırılma da olabilirdi.

Serdar bunu göze alamazdı.

Henüz değil.

Tarhun’un sesi daha alçak çıktı:

“Ne saklıyorsun?”

Serdar’ın cevabı ağır geldi.

“Kendi adımı.”

Tarhun’un yüzü değişti.

Leya nefesini tuttu.

Serdar devam etti:

“O nesnenin üzerinde benim adım var. Benim kanımın işareti var. Benim zamanımdan. Ama nasıl oraya geldiğini bilmiyorum.”

Dar geçitte bir süre yalnız tünelin uğultusu duyuldu.

Tarhun’un öfkesi bir an için yerini şaşkınlığa bıraktı.

“Kendi adın?”

“Evet.”

“Bu nasıl mümkün olur?”

“Bilmiyorum.”

“Yalan söyleme.”

“Bilmiyorum,” dedi Serdar daha sert. “Bilseydim, burada bu tünelin içinde nefes sayarak yürümek yerine seni de Leya’yı da daha güvenli bir yere götürürdüm.”

Leya ilk kez konuştu.

“Bana neden göstermedin?”

Serdar ona döndü.

Soru sert değildi.

Bu, daha zordu.

“Çünkü sende zaten bir metal uyanıyor,” dedi.

Leya’nın avucundaki kolye ışıkta solgun bir çizgi verdi.

Serdar devam etti:

“O kolye sana ne yaptığını ben hâlâ bilmiyorum. Bedenin onu tanıyor. Zihnin reddediyor. Hafızan bazen kapı gibi aralanıyor, bazen taş gibi kapanıyor. Şimdi bir de benim zamanımdan gelen, üzerinde kendi adım olan bir künyeyi önüne koyarsam, neyi tetikleyeceğini bilmiyorum.”

Leya’nın gözleri karardı.

“Yani beni korumak için saklıyorsun.”

Bu cümlede tehlikeli bir ton vardı.

Serdar dikkatli cevap verdi.

“Seni zayıf gördüğüm için değil. Seni merkezde gördüğüm için.”

Leya sustu.

Serdar’ın sesi biraz daha alçaldı.

“Şifa evi seninle ayakta. Halk ağı seninle ayakta. Nikos kayıp ya da korkmuş. Morkos’un adamları iz arıyor. Rasimon dışarıda. Senin hafızanı yanlış anda kırarsak sadece seni değil, yüzeydeki nefesi de kaybederiz.”

Leya cevap vermedi.

Ama Serdar onun nefesinin değiştiğini duydu.

Bu kabul değildi.

Fakat inkâr da değildi.

Tarhun söze girdi:

“Peki ya ben?”

Serdar ona baktı.

“Sen ne?”

“Benim de elim o kapıyı tanıdı. Ağzımdan senin adamın gibi sözler çıkıyor. Bedenim benden önce sana itaat ediyor. Bana da mı bilgi fazla?”

Serdar’ın içinde eski bir acı kıpırdadı.

Yılmaz.

Bu kez adını yine söylemedi.

“Hayır,” dedi. “Sana fazla değil. Sana erken.”

Tarhun’un yüzü gerildi.

Serdar devam etti:

“Erken bilgi, bazen hafızayı açmaz. Parçalar.”

Tarhun’un meşale tutan eli sıkıldı.

“Ben zaten parçayım.”

Bu cümle, tünelin taşlarına çarptı ve orada kaldı.

Serdar’ın verecek kolay cevabı yoktu.

Leya da sustu.

Çünkü Tarhun ilk kez kendi durumunu bu kadar açık söylemişti. Ne tamamen Tarhun olabiliyordu ne Yılmaz olduğunu kabul edebiliyordu. Bedeni başka bir hayata ait izleri taşıyor, zihni bunu reddediyor, kalbi ise hangisinin ihanet olduğunu anlayamıyordu.

Serdar, onun gözlerine baktı.

“Evet,” dedi.

Tarhun bu cevabı beklemiyordu.

Serdar devam etti:

“Parçasın. Ben de öyleyim. Leya da. Aşağıdaki oda bize tam olduğumuzu söylemedi. Eksik olduğumuzu gösterdi.”

Leya avucundaki kolyeyi sıktı.

Serdar’ın sesi daha kararlı çıktı:

“Bu yüzden tek tek koparsak Morkos kazanır. Rasimon kazanır. O kapıyı kim kurduysa, onun istediği ya da korktuğu şey gerçekleşir. Ben şu anda gerçeği saklamıyorum. Patlamasın diye mühürlüyorum.”

Tarhun’un nefesi ağırlaştı.

“Sonsuza kadar mı?”

“Hayır.”

“Ne zaman?”

Serdar kuşağındaki kesenin ağırlığını hissetti.

“Güvenli bir yerde. Yüzey tutulduğunda. Nikos’un ne yaptığı anlaşıldığında. Rasimon’un ne kadar yaklaştığını bildiğimizde. Leya’nın şifa evi baskın altında değilken. Senin elin kılıçta değilken. Ben de bu nesneye her dokunduğumda kendimi kaybetmeyecek kadar sakin olduğumda.”

Tarhun bir şey söylemedi.

Leya yavaşça konuştu:

“Bu bir plan.”

Serdar ona baktı.

“Evet.”

“Vaat değil.”

“Plan.”

Leya başını çok hafif salladı.

Bu, hoşnutluk değildi.

Ama kabulün ilk gölgesiydi.

Tarhun da sonunda geri çekildi. Tünelin dar geçidinde Serdar’ın yolunu açtı. Ama tamamen değil. Bir yanıyla hâlâ önünde duruyor gibiydi.

“Bana güveniyorsan,” dedi, “beni karanlıkta bırakma.”

Serdar’ın cevabı gecikmedi.

“Karanlıkta bırakmıyorum. Işığı birden yüzüne tutmuyorum.”

Tarhun’un yüzünde çok kısa, acı bir ifade geçti.

“Bazen aynı şey gibi.”

“Biliyorum.”

Bu kez gerçekten biliyordu.

Kendi yirmi bir yılı, tam da böyle geçmişti. Ona karanlıkta bırakmadıklarını söylemişlerdi. Dosya kapanmıştı. Firar denmişti. Kayıp denmişti. Görev ihmali denmişti. Herkes kendi ışığını tutmuş, Serdar’ın gözleri yanmış ama hiçbir şey aydınlanmamıştı. Şimdi aynı şeyi Tarhun’a yapmak istemiyordu. Fakat gerçeği zamansız açmak da başka bir ihanet olabilirdi.

Bunu anlatacak kadar zamanları yoktu.

Çünkü yukarıdan ses geldi.

Çok hafif.

Ama üçü de duydu.

Taşın üzerinden taşın üstüne aktarılan bir ağırlık.

Bir ayak değil.

İki de değil.

Ölçülü, kesik, dinleyen bir hareket.

Tünelin yukarısından, mermer kapağın olduğu yönden gelmişti.

Serdar’ın bedeni hemen değişti. Tartışma bitti. Künye, kolye, hafıza, güven… Hepsi bir anda operasyon alanının arkasına çekildi. Geriye yalnız tehdit kaldı.

Tarhun kılıcına davrandı.

Bu kez Serdar onu durdurmadı.

Leya kolyeyi avucunda kapattı ve meşalesini daha aşağı tuttu.

Yukarıdan ikinci ses geldi.

Bu kez daha net.

Taş kenarına sürten bir taban.

Sonra duraksama.

Bekleme.

Dinleme.

Serdar nefesini yavaşlattı.

Bu rüzgâr değildi.

Bu yerin hareketi değildi.

Bu, ocağın soğuyan taşının çıkardığı ses değildi.

Bu bir insandı.

Ve sıradan biri değildi.

Çünkü sıradan biri tünel ağzında bu kadar az ses çıkararak duramazdı. Sıradan biri korkarsa hızlı nefes alır, merak ederse acele eder, hırsızsa elleriyle taş aralığını yoklarken fazla gürültü yapardı. Yukarıdaki kişi ise önce duyduğunu anlamaya çalışıyordu.

Serdar’ın zihninde tek isim belirdi.

Rasimon.

Ama hemen ardından ikinci ihtimal geldi.

Nikos.

Ya da ikisi arasındaki görünmez hat.

Mermerdeki kanın sahibi.

Onu gönderen güç.

İhanetin kokusu artık tünelin içine sızmaya başlamıştı.

Tarhun fısıldadı:

“Kaçış?”

Serdar hemen cevap vermedi.

Önlerinde yukarı çıkan ana hat vardı. Arkalarında mühürlü oda ve sağ geçidin karanlığı. Sol tarafta eski mahzen hattı, daha önce kontrol etmedikleri ama muhtemelen orta damara bağlanan yol. Eğer yukarıdaki kişi tekse, sessizce geçip etkisiz hâle getirilebilir. Eğer Rasimon ise, bu tam onun istediği şey olabilir. Eğer Nikos ise, üzerine gitmek onu tamamen düşmana itebilir. Eğer Morkos’un adamlarıysa, burada yakalanmak şemanın bütün sırrını açığa çıkarır.

Serdar’ın kuşağındaki künye yine bedenine değdi.

Cebindeki kıyamet konuşmak istiyordu.

Serdar onu susturdu.

Şu anda künye değil, yol önemliydi.

“Sol hat,” dedi alçak sesle.

Leya ona döndü.

“Kontrol etmedik.”

“Biliyorum.”

Tarhun dişlerini sıktı.

“Bilinmeyen yola mı?”

Serdar’ın cevabı sertti.

“Bilinen çıkış tutulduysa, bilinmeyen yol hayattır.”

Yukarıdan üçüncü ses geldi.

Bu kez taş kapağın çok yakınından.

Bir el, mermerin kenarını yokluyor gibiydi.

Serdar artık karar verdi.

“Meşaleleri düşürmeyin. Ses yok. Leya ortada. Tarhun arkayı tut. Ben önden.”

Tarhun itiraz etmedi.

Bu, güvenin başka bir biçimiydi.

Dar çatallanma noktasına geri çekildiler. Sağ geçidin karanlığı arkalarında mühürlü odanın soğukluğunu saklıyor, ana merdiven hattı yukarıdan gelen tehlikeyi taşıyor, sol mahzen hattı ise nemli ve eski bir nefesle önlerinde açılıyordu.

Serdar son kez yukarı baktı.

Taş kapağın çok uzağında olsalar da sesler tünelin yapısı yüzünden içeri doğru taşınıyordu. Bir avcı, onların çıkışını koklamıştı. Ya da korkmuş bir çocuk, içeri girme cesaretini toplamaya çalışıyordu.

Hangisi olduğunu birazdan öğreneceklerdi.

Ama Serdar artık bir şeyi kesin biliyordu.

Mühürlü odadan aldıkları ilk miras, yalnız geçmişin cevabı değildi.

Aynı zamanda takip edilecek yeni bir izdi.

Ve iz, onları karanlığın başka bir koluna sürüyordu.

Kuşağındaki künye bir kez daha bedenine çarptı.

Küçük bir metal sesi çıkarmadı.

Ama Serdar onu duydu.

Cebimdeki kıyamet, diye düşündü.

Sonra düzeltti.

Hayır.

Kıyamet cebimde değil.

Bizim aramızda.

Ve patlamaması için artık hepimizin sessiz kalması gerekiyor.

Serdar sol mahzen hattına adım attı.

Arkasında Leya.

Onun arkasında Tarhun.

18. Bölüm 4 - 9. Sahne Dışarıdaki Gölge

Yukarıda ise taş kapağın çevresinde birinin gölgesi, sabırla dinlemeye devam ediyordu.

10 Avcı Tünele İner

Yukarıdan gelen ses, tünelin içindeki bütün havayı değiştirdi.

Bir an önce Serdar’ın kuşağındaki künyenin ağırlığı, Leya’nın avucundaki sıcak kolye ve Tarhun’un yarı açılmış hafızası aralarında dolaşıyordu. Soru kişiseldi. Güvenle, saklanan bilgiyle, erken açıklanırsa parçalayacak gerçeklerle ilgiliydi. Dar geçitte birbirlerine karşı durmuşlardı; üçü de kendi yarasını korumaya çalışıyordu.

Sonra taş kapağın bulunduğu yönden bir ayak sesi geldi.

Ve bütün kişisel yaralar, aynı anda geri çekildi.

Tehdit, insanı bazen iyileştirmez ama hizaya sokardı.

Serdar bunu yıllar önce öğrenmişti. Tartışan tim, ilk mermi sesiyle tek bedene dönüşebilirdi. Kavgalı iki asker, pusuda aynı kayanın arkasına girince kimin haklı olduğunu değil, hangi yönden ateş geldiğini düşünürdü. Şimdi de öyle oldu. Leya kolyeyi avucunda daha sıkı kapattı. Tarhun’un eli kılıcına gitti. Serdar’ın zihni, kuşağındaki künyeyi, mühürlü odayı, Tarhun’un sorusunu, Leya’nın bakışını ve kendi içindeki sarsıntıyı bir anlığına mühürledi.

Geriye tünel kaldı.

Ses.

Mesafe.

Yön.

Ritim.

Yukarıdan ikinci bir temas duyuldu. Bu kez daha belirgindi. Taşın üzerine tam basmayan, ağırlığını önce yoklayıp sonra veren bir ayak. Acele etmeyen biri. Korkuyla girmeyen biri. Meraklı bir hırsız gibi elleriyle taş aralığını yoklamayan, yolun kendisini dinleyen biri.

Serdar’ın içinden isim geçti.

Rasimon.

Bundan emin değildi.

Ama bedeni, emin olmadan da doğru tepkiyi verecek kadar eğitimliydi.

“Sol hat,” dedi alçak sesle.

Leya fısıldadı:

“Orayı bilmiyoruz.”

“Yukarıyı artık biliyorlar.”

Bu cevap yetti.

Tarhun itiraz etmedi ama kılıcını yarım çekti. Metalin hafif sesi tünelde fazla keskin duyuldu. Serdar elini uzatıp kılıcın sırtına dokundu.

“Ses yok.”

Tarhun’un dişleri sıkıldı.

“Kapıya dayandı.”

“Evet.”

“Burada dövüşmeliyiz.”

“Hayır.”

Tek kelime.

Ama bu kez emirden çok hayatta kalma kuralıydı.

Tarhun’un gözleri karanlıkta ateş gibi parladı.

“Bizi yukarıda kıstırırsa?”

“Yukarı çıkmayacağız.”

“Bizi tünelde yakalarsa?”

“O zaman odayı bulmadan yakalayacak.”

Tarhun’un yüzü değişti.

Serdar devam etti:

“Burada dövüşürsek, mühürlü odanın kokusu üstümüze sinmiş hâlde dövüşürüz. Kan dökülürse iz kalır. Ses çıkarsa yön verir. Ceset bırakırsak soru doğar. Yaralı bırakırsak hikâye taşır. Bu odayı Morkos’un eline veremeyiz.”

Leya, Serdar’ın sesindeki soğuk hesabı duydu. Bu kez itiraz etmedi. Çünkü bu hesap onun da hayatını, şifa evini ve halk ağını koruyordu.

Tarhun kılıcı yavaşça geri indirdi.

“Peki ne yapıyoruz?”

Serdar’ın cevabı tünelin nemli karanlığında keskinleşti.

“Avcıyı avın yanlış yerine götürüyoruz.”

Yukarıdaki ses yeniden geldi.

Bu defa taş kapağın çok yakınından.

Bir el mermer kenarında dolaşıyordu.

Serdar hızlıca etrafı okudu. Önlerinde sol mahzen hattı vardı. Daha önce derinlemesine kontrol edilmemişti. Nemliydi. Eski su yolu kokusu taşıyordu. Muhtemelen orta damar ağının bir parçasıydı ve şehrin başka bir noktasına açılıyordu. Arkalarında sağ geçit, dairesel oda ve açık mühürlü kapı vardı. Yukarıda ana çıkış tutulmuş ya da inceleniyordu.

Bilinen çıkış tehlikeydi.

Bilinmeyen yol ihtimaldi.

Serdar ihtimali seçti.

Meşalesini tamamen söndürmedi. Bunu yapmak kolay olurdu ama karanlıkta Leya’yı ve Tarhun’u bilinmeyen sol hatta sürüklemek aptallıktı. Onun yerine meşalenin alevini taş duvara bastırarak küçülttü. Alev boğuldu, bir an siyah duman verdi, sonra kor hâlinde kaldı. Tarhun da kendi meşalesini pelerininin ve avucunun arasında perdeledi. Işık artık yol göstermeye yetecek kadar vardı; ama tünelin yukarısına kaçacak kadar değil.

Leya, “Duman kokusu bırakıyor,” diye fısıldadı.

“Biliyorum.”

“Takip eder.”

“Evet.”

Leya onun yüzüne baktı.

Anladı.

Duman kokusu hata değildi.

İzdi.

Ama yanlış yöne götürülecek iz.

Serdar sol hatta ilk adımı attı. Zemin beklediğinden daha kaygandı. Eski su yolu buradan uzun zaman önce geçmişti; taşların üzerinde kurumuş mineral tabakası ve yer yer sümüklü yosun kalıntıları vardı. Hava sağ geçide göre daha az metalik, daha çok toprak ve eski su kokuyordu. Bu iyiye işaretti. Mühürlü odanın steril soğuğunu buraya taşımayacak kadar farklı bir hattı.

“Leya ortada,” dedi Serdar.

Tarhun hemen arkaya geçti.

Bu dizilim artık tartışılmıyordu.

Yukarıdan, çok hafif bir taş sürtünmesi geldi.

Mermer kapak açılmış olmalıydı.

Rasimon tünele bakıyordu.


Rasimon, demirci dükkânına girdiğinde ilk yaptığı şey hiçbir şeye dokunmamak oldu.

Dükkân boş görünüyordu.

Ama boş yerler yalan söylemez sanan adamlar çabuk ölürdü.

Közleri bastırılmış ocakta ince bir kızıllık vardı. Duman yok denecek kadar azdı. Aletler yerli yerindeydi; fazla yerli yerinde. Hurda demirler dağınıktı; ama Rasimon dağınıklığın da düzeni olabileceğini bilirdi. Bir demircinin dükkânında düzensizlik doğal olurdu. Fakat bu köşedeki dağınıklık, gözün belli bir noktada durmasını engellemek için yapılmıştı.

Mermer bloğun çevresi.

Rasimon diz çöktü.

Yerdeki taze kan lekesi artık parlak değildi. Ama mermerin damarına sızan koyu iz hâlâ seçiliyordu. Kan, yalnız birinin yaralandığını değil, birinin burada eğildiğini, acele ettiğini ve korktuğunu söylüyordu. Rasimon bu kanı limanda bulduğu ip lifi ve metal çapakla aynı çizgiye koydu.

Yabancı.

Demirci.

Şifacı.

Ve aralarında zayıf bir halka.

Nikos’un adını henüz yüksek sesle söylememişti. Söylemeye de niyeti yoktu. Korkmuş çocuklar faydalıydı ama üzerlerine erken gidilirse kırılırdı. Kırılan alet işe yaramazdı.

Rasimon, mermer bloğun kenarına eğildi.

Taşın çevresindeki sürtünme izleri tazeydi. Birkaç kez açılıp kapanmıştı. Ağır taş, yerinden tamamen kaldırılmamış; kaydırılmıştı. Bu, tek kişinin yapacağı iş değildi. Demirci gücü. Ama taşın yeniden yerine oturtuluşu kaba değildi. Bu da yabancının aklı. Güç ve ölçü birlikte çalışmıştı.

Rasimon avucundaki küçük metal çapağı çıkardı.

Limanda flora deposunun kilidi çevresinde bulduğu parçaydı. Şimdi onu mermer bloğun kenarındaki taze çiziklere yaklaştırdı. Metal yüzeyi, buradaki demir alet izleriyle aynı aileden kokuyordu.

Tarhun.

Rasimon’un yüzünde yine ifade belirmedi.

Ama zihninde isim yerine oturdu.

Sonra mermerin kenarındaki kokuya eğildi.

Kan.

Kül.

Sirke.

Kekik.

Ve daha derinden gelen tuhaf, paslı, kapalı hava.

Bu son koku, liman depolarında yoktu.

Bu koku, geceki duman düzeneklerinde de yoktu.

Bu koku, yerin altından geliyordu.

Rasimon mermer kapağın aralığını buldu. Parmaklarını taşın kenarına yerleştirdi. Kaldırmaya çalışmadı önce. Sadece ağırlığı yokladı. Sonra küçük bir levye çıkardı. Morkos’un adamları böyle aletleri kapı kırmak için kullanırdı. Rasimon ise dinlemek için.

Taş hafifçe oynadı.

Alttan soğuk hava yükseldi.

Rasimon’un gözleri kısıldı.

Demirci dükkânının altında tünel vardı.

Bu bilgi bile Morkos’a götürülmeye değerdi.

Ama Rasimon, ilk bulduğunu efendisine götüren köpeklerden değildi. O, bulduğu şeyin neye bağlandığını görmek isterdi. Çünkü yarım bilgi efendiyi harekete geçirir; tamamlanmamış bilgi ise avı kaçırırdı.

Meşalesini yakmadı.

Işık, takip edilen adama takip edildiğini söylerdi. Üstelik aşağıdan çok zayıf, boğulmuş bir ışık izi gelmişti. Birileri hâlâ içerideydi.

Yabancı aşağıdaydı.

Rasimon bunu hissetti.

Yanında kim vardı?

Demirci muhtemelen.

Şifacı da olabilir.

Bu düşünce onun için önem kazandı. Leya aşağıdaysa, Morkos’un hikâyesi daha karmaşık hâle gelecekti. Halkın gözünde açıktan hedef yapılması riskli olan kadın, yeraltı sırrının içinde bulunursa, artık yalnız şifacı değil, örgütleyici sayılabilirdi. Ama bunu hemen kullanmak aptallık olurdu. Önce görmek gerekirdi.

Rasimon tünele ilk adımını attı.

Karanlık onu yutmadı.

O karanlığı bekledi.

Ayağını ilk basamağa tam koymadan önce taşın yüzeyini yokladı. Nemli. Kaygan. Kullanılmış. İkinci basamakta daha taze sürtünme vardı. Üçüncüde hafif kül izi. Bir meşale yakın zamanda buradan geçmişti. Ayrıca havada sirke ve kekik kokusu vardı. Şifacı işi.

Leya gerçekten aşağıdaydı.

Rasimon’un zihninde yeni taş yerine oturdu.


Sol mahzen hattı, Serdar’ın beklediğinden daha karmaşıktı.

Bu iyi olabilirdi.

Kötü de.

İyi tarafı, iz saptırmak için seçenek veriyordu. Kötü tarafı, kendilerinin de kaybolmasına neden olabilirdi. Duvarlar sağ geçitteki gibi düz ve işlevsel değildi. Burada eski şehir damarlarının düzensizliği vardı. Bir yerden su sızmış, başka bir yerde taş çökmüş, bazı dar aralıklar genişletilmiş, bazı geçitler sonradan örülmüş gibiydi. Tralleis’in altındaki halk hafızası bu tünellerde yaşıyordu: eski mahzenler, kaçak geçitler, unutulmuş su yolları, zeytin yağı saklama odaları, belki savaş zamanlarında kullanılan dar çıkışlar.

Leya birkaç adım sonra eğildi.

“Burada hava daha temiz,” dedi.

“Yüzeye çıkışı var mı?” diye sordu Serdar.

“Olmalı. Bu kadar temiz akış, kapalı yerden gelmez.”

Tarhun arkadan fısıldadı:

“İyi. Oradan çıkarız.”

“Belki de önce biri oradan girer,” dedi Serdar.

Tarhun cevap vermedi.

Serdar yolun ikiye ayrıldığı küçük bir kavşakta durdu. Sağdaki dar aralık tekrar yukarı eğimliydi. Soldaki daha düz gidiyor, derinden damlama sesi taşıyordu. Düz yol daha kolaydı. Bu yüzden seçilmeyecekti.

Serdar sağdaki eğimli aralığa yönelmek üzereyken bilerek ayağını soldaki taşın üzerine sertçe vurdu.

Tok bir ses çıktı.

Sonra yankı, sol hattın derinlerine doğru koştu.

Tarhun hemen anladı.

Leya’nın kaşları çatıldı ama sustu.

Serdar ikinci bir iz bıraktı. Küçük korlu meşale ucunu soldaki duvarın kenarına sürttü. Çok az is. Fazla değil. Takip eden göz bunu görmeliydi ama tuzak olduğunu hemen anlamamalıydı. Sonra Leya’nın kesesinden aldığı kurumuş kekik kırıntısından bir tutamı soldaki taş çentiğine bıraktı.

Leya fısıldadı:

“Benim kokumu kullanıyorsun.”

“Evet.”

“Bunu sevmiyorum.”

“Ben de.”

“Ama işe yarar.”

“Evet.”

Leya dişlerini sıktı.

“Devam et.”

Sağdaki eğimli aralığa girdiler.

Bu aralık çok dardı. Leya rahat geçti ama Tarhun omuzlarını daraltmak zorunda kaldı. Serdar’ın yaralı omzu taş kenarına sürtecek gibi oldu. Vücudunu son anda döndürdü. Ağrı nefesini kesti ama ses çıkarmadı.

Tarhun arkasından çok alçak sesle konuştu:

“Omzun?”

“Durmazsak çalışıyor.”

“Durursak?”

“Bağırır.”

Tarhun kısa bir nefes verdi.

“Öyleyse durma.”


Rasimon ilk sahte sesi duyduğunda durdu.

Yankı soldan gelmişti.

Ama yankıların dürüst olmadığı yerlerde sesin geldiği yöne değil, sesin neden oraya gönderildiğine bakılırdı.

Rasimon başını hafifçe yana eğdi. Taşın sesi yutma biçimini dinledi. Sol hat derin ve nemliydi. Ses orada uzun taşınmıştı. Bu, ayak sesi olabilirdi. Bilerek vurulmuş taş da olabilirdi. Ardından çok zayıf bir koku geldi.

Kekik.

Sirke.

Yanık is.

Şifacı.

Fazla düzenliydi.

Rasimon, karanlıkta gülümsedi.

Yabancı paniklememişti.

Bu iyi.

Yabancı onu davet ediyordu.

Bu daha iyi.

Bir avı yakalamak için onun korkusunu takip etmek kolaydı. Ama aklını takip etmek daha öğreticiydi. Serdar’ın bıraktığı sahte iz, Rasimon’a iki şey söylüyordu: Bir, yabancı takip edildiğini biliyor. İki, sakladığı şey takipçiden daha değerli.

Rasimon sol hatta girmedi.

En azından hemen.

Önce tünelin taşlarına baktı. Islak zeminde tam iz seçilmiyordu ama hava başka şey söylüyordu. Solda koku bırakılmıştı; sağda hava hafifçe bozulmuştu. Dar aralıktan bir gövdenin geçtiği yerlerde taş yüzeyindeki nem ince bir çizgi hâlinde silinirdi. Rasimon o çizgiyi gördü.

Demirci iri olduğu için dar yer yalanı zor taşırdı.

Rasimon sağ aralığa baktı.

Oradan geçmek zordu.

Tam da bu yüzden geçilmişti.

Yabancı iyi bir akıldı.

Ama yanında iri bir adam vardı.

İri adamlar, doğru yere saklanmazsa iz bırakırdı.

Rasimon sağ aralığa girmedi.

Bunun yerine sol hatta iki adım attı, yerdeki kekiği ayağıyla biraz dağıttı, sonra geri döndü. Eğer yabancı arkadan kontrol ederse, avcıyı sol hatta gitti sanacaktı. Avcı da avı yanlış yere götürebilirdi.

Sonra Rasimon sağ dar aralığa sessizce girdi.


Serdar, ilk karşı-hamlenin geleceğini tahmin etmişti.

Bu yüzden sağ aralıkta fazla ilerlemediler. Dar geçidin sonunda küçük bir taş odacık vardı. Bel hizasında eski bir su oluğu, karşı duvarda yarım kapanmış bir menfez ve yukarıya çıkan çok dar bir yarık. Burası eskiden suyun yönünü değiştiren küçük bir kontrol noktası olabilir, ya da zeytin yağı mahzenlerinden birine bağlantı veren ara oda. Serdar hemen zemini kontrol etti.

Toz azdı.

Nem fazlaydı.

İz çabuk kaybolabilirdi.

Bu iyi.

Ama odacığın tek gerçek çıkışı yukarıdaki dar yarıktı.

Tarhun baktı ve yüzünü buruşturdu.

“Ben oradan geçmem.”

Serdar yarığa baktı.

“Geçeceksin.”

“Bunu artık fazla söylüyorsun.”

Leya araya girdi:

“Tarhun geçerken sıkışırsa, ikiniz de ses çıkarırsınız.”

Serdar yarığı inceledi. Leya haklıydı. Tarhun geçebilirdi belki ama sessiz geçemezdi. Arkalarında Rasimon varsa, ses ölümcül olurdu. Başka seçenek gerekiyordu.

Odacığın sol duvarında yarı çökmüş taşlar vardı. Arkasından hava sızıyordu. Çok zayıf ama gerçek. Tarhun bunu Serdar’dan önce fark etti. Elini duvara koydu.

“Burada boşluk var.”

Serdar hemen yaklaştı.

“Gürültüsüz açılır mı?”

Tarhun duvarı yokladı.

“Gürültüsüz hiçbir taş açılmaz.”

“Az gürültülü?”

Tarhun’un yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi.

“Az gürültülü açılır.”

Leya fısıldadı:

“Ne kadar az?”

Tarhun ince keskilerinden birini çıkardı.

“Dua edecek kadar.”

Leya sertçe baktı.

“Ben dua etmem. Baskı yaparım.”

Tarhun kısa bir an ona baktı.

Sonra keskisini taşların arasına soktu.

Serdar bu sırada geri hatta küçük bir tuzak kurdu. Tuzak öldürmek için değildi. Ses üretmek içindi. Odacığın girişine, gevşek bir taş parçasını çok hassas dengeye koydu. Birinin ayağı geçidin dar yerinden içeri girdiğinde, taş aşağıdaki su oluğuna düşecek ve ses çıkaracaktı. Rasimon bunu fark edebilir, hatta özellikle atlatabilirdi. Ama fark etmesi bile onu yavaşlatacaktı.

Zaman gerekiyordu.

Bazen tuzağın amacı yakalamak değil, düşündürmekti.

Tarhun taşları gevşetirken yukarıdan, daha doğrusu arkalarındaki dar hattan çok hafif bir sürtünme sesi geldi.

Rasimon sağ hattı bulmuştu.

Serdar’ın yüzü değişmedi.

Ama içindeki saat hızlandı.

“Tarhun.”

“Biliyorum.”

“Daha hızlı.”

“Daha hızlı daha sesli olur.”

“Daha sessiz daha ölü oluruz.”

Tarhun cevap vermedi.

Keskisini bir kez çevirdi.

Taş içeriden çökmek ister gibi kıpırdadı. Leya hemen iki eliyle parçayı tuttu. Serdar da sağlam koluyla destek verdi. Üçü taşı yere düşürmeden indirdiler. Arkasında dar bir boşluk açıldı. Eski zeytin preslerinin bulunduğu vadiye giden hava buradan geliyordu. Açıklık küçük ama geçilebilirdi.

Önce Leya geçti.

Sonra Serdar.

Tarhun en sona kaldı. Geniş omuzlarını sıkıştırdı, nefesini boşalttı, gövdesini yan çevirdi. Taş kenarı kolunu çizdi. Ses çıkarmadı. Geçti.

Tam o anda arkalarındaki denge taşı düştü.

Tok bir ses, küçük odacığı doldurdu.

Rasimon kapıya gelmişti.


Rasimon, odacığın girişindeki taşı görmüştü.

Görmesine rağmen geçerken ona dokundu.

Çünkü bazen avın bıraktığı tuzağı tetiklemek, avın senden ne beklediğini anlamanın en hızlı yoluydu. Taş su oluğuna düştü. Ses tünelde yankılandı. Üç kişinin birkaç adım ötesinde olduğunu artık biliyordu.

İyi.

Çok uzak değillerdi.

Ama yanlış yerde de değillerdi.

Rasimon odacığa girdiğinde, çökmüş duvardaki yeni açıklığı gördü. Kenarlardaki taş yüzeyleri tazeydi. Demirci işi. Hızlı, kontrollü, gürültüsü azaltılmış. Açıklıktan temiz hava geliyordu. Demek tünel dışarı açılıyordu. Yabancı, Rasimon’u mühürlü odaya değil, dış hatta sürüyordu.

Bu da bilgi idi.

Mühürlü oda.

Rasimon bu adı bilmiyordu.

Ama tünelin daha derininde, yabancının korumak için dövüşmekten kaçındığı bir şey olduğunu artık biliyordu.

Onları takip edebilirdi.

Açıklıktan geçip vadide peşlerine düşebilirdi.

Ama önce durdu.

Çünkü avın yönünü öğrenmek bazen avın kendisinden daha değerliydi. Onları yakalarsa, belki iki ceset ve bir şifacı elde edecekti. Ama tünelin ne sakladığını bilmeden bunu yapmak Morkos’a eksik hediye götürmek olurdu.

Yine de çıkışa kadar gitmeye karar verdi.

Tam eşiğe yaklaştığında, karanlığın içinden Serdar geri döndü.


Serdar, Rasimon’un peşlerinden geleceğini biliyordu.

Ama ne kadar yaklaşacağını ölçmek zorundaydı.

Açıklıktan geçtikten sonra dar dış koridor bir süre eğimli ilerliyor, sonra eski su kemerinin altındaki yamaç çıkışına bağlanıyordu. Leya’yı öne gönderdi. Tarhun’a el işaretiyle onu takip etmesini söyledi.

Tarhun itiraz edecekti.

Serdar onun gözlerine baktı.

“Emir.”

Bu kez kelime fısıltıydı.

Ama yeterli oldu.

Tarhun Leya’yı çıkışa doğru götürdü.

Serdar ise iki adım geri döndü.

Kılıç çekmedi.

Tarhun’un hazırladığı kısa, ağır metal keski-levye karışımı aleti aldı. Tünelde kılıç uzun kalırdı. Hançere karşı dar alanda kılıçtan çok bilek, dirsek, taş ve ağırlık çalışırdı. Serdar’ın modern yakın dövüş refleksleri, antik tünelin darlığında kendine yeni bir beden buldu.

Rasimon açıklıktan çıkarken karşısında Serdar’ı gördü.

İlk kez tam anlamıyla karşı karşıya kaldılar.

19. Bölüm 4 - 10. Sahne Tüneldeki İlk Karşılaşma

Aralarında bir meşalenin ölü koru kadar ışık vardı. Rasimon’un yüzü yarı karanlıktaydı. Keskin kemikli, sakin, yorgun değil ama sabırlı. Gözleri, Serdar’ın yüzüne değil, omzuna, duruşuna, sağ elindeki alete, kuşağındaki ağırlık noktasına ve geri çekilme hattına baktı.

Bu adam insanın yüzünden önce ritmini okuyordu.

Serdar bunu hemen anladı.

Rasimon’un elinde kısa bir hançer vardı.

Hançer süslü değildi. Öldürmek için yapılmıştı. Serdar’ın taşıdığı levye-keski ise öldürmek için değil, durdurmak, yön değiştirmek, alan kapatmak ve gerektiğinde kemik kırmak için uygundu.

Rasimon konuşmadı.

Serdar da.

İlk hamle Rasimon’dan geldi.

Gölge gibi değil; gölgenin karar verdiği an gibi.

Dar açıklıktan çıkarken vücudunu alçak tuttu, hançeri doğrudan göğüs hattına değil, Serdar’ın sağlam tarafına yönlendirdi. Yaralı omzu fark etmişti. Oraya saldırmadı. Bu beklenmedikti. Acemi düşman yaranın üzerine giderdi. Rasimon sağlam tarafı hedef aldı; çünkü yaralı adam sağlam tarafını korumaya daha çok güvenir, oradan dengesini kaybederdi.

Serdar levyeyi çapraz indirdi.

Çelik, metal levyenin kenarına çarptı.

Kıvılcım çıkmadı.

Ama ses tünelin içinde kısa ve sert patladı.

Serdar hemen geri çekilmedi. Aksine bir adım içeri girdi, Rasimon’un bileğine baskı verdi, hançerin hattını duvara sürdü. Hançer taşta çizik bıraktı. Rasimon dirsek darbesiyle cevap verdi. Serdar başını yarım çevirdi. Darbe elmacık kemiğine sürtündü, tam oturmadı. Acı geldi ama görüşünü bozmadı.

İkinci hamlede Rasimon diz hedefledi.

Serdar dizini geri çekip levyenin sapıyla Rasimon’un ön koluna vurdu. Kemik sesi bekledi. Gelmedi. Rasimon darbeyi etle aldı, kemiği kurtardı. İyi eğitimliydi. Ya da çok fazla hayatta kalmıştı.

Arkadan Tarhun’un sesi geldi:

“Serdar!”

Serdar bağırmadan cevap verdi:

“Git!”

Tarhun’un adımı durdu.

Serdar bunu hissetti.

“Emir!”

Bu kez kelime tüneli yardı.

Tarhun küfretti ama uzaklaştı.

Leya da onunla birlikteydi.

Rasimon bunu duydu.

Gözlerinde küçük bir değişim oldu.

Komuta.

İtaat.

Demirci, yabancının emrini dinliyordu.

Bu da bilgi idi.

Rasimon üçüncü hamlede Serdar’ı öldürmeye çalışmadı.

Onu konuşturmaya çalıştı.

Hançeri geri çekti, sonra Serdar’ın kuşağına yakın bir kesme hamlesi yaptı. Bu hamle ölümcül değildi. Ama kuşaktaki küçük keseye çok yakındı. Serdar’ın bedeni anında cevap verdi. Levyeyi sertçe aşağı indirdi, Rasimon’un hançerini yana bastırdı ve kendi gövdesini kesenin önüne kapattı.

Rasimon bunu gördü.

Serdar da gördüğünü gördü.

Bir hata.

Küçük.

Ama hata.

Avcı artık yabancının kuşağında koruduğu bir şey olduğunu biliyordu.

Rasimon’un yüzünde ilk kez belli belirsiz bir ifade belirdi.

Zafer değil.

Soru.

Serdar bunu telafi etmek zorundaydı.

Bir adım geri kaçmak yerine ileri atıldı. Levye-keskiyi Rasimon’un hançer koluna değil, tünelin yanındaki gevşek taş çıkıntıya vurdu. Taş çatladı. Küçük parçalar Rasimon’un yüzüne ve göğsüne dağıldı. Bu ölümcül değildi ama görüşü kesti. Aynı anda Serdar omzunu kullanmadan, sağ dirseğiyle Rasimon’un gövdesini yana itti.

Rasimon savrulmadı.

Ama yarım adım kaydı.

Bu yarım adım yeterliydi.

Serdar açılmış dış koridora geri çekildi.

Tarhun ve Leya ileride, yamaç çıkışına yakındı. Tarhun dönmek üzereydi. Leya onu zorla tutuyor gibiydi. Serdar onların gölgelerini gördü.

“Çıkın!”

Tarhun bu kez döndü.

Ama çıkışı açmak için.

Dar taş kapağı tekmeledi. Kapak dışarı doğru direnç gösterdi. İkinci darbede açıldı. İçeri taze hava girdi.

Zeytinlik kokusu.

Gece nemi.

Toprak.

Canlı hava.

Serdar bir an bunun ne kadar değerli olduğunu fark etti.

Sonra Rasimon yeniden geldi.

Bu kez konuştu.

Sesi alçaktı.

“Kaçmıyorsun.”

Serdar nefesini düzenledi.

“Sen de kovalamıyorsun.”

Rasimon’un hançeri karanlıkta soluk bir çizgi oldu.

“Bir şeyi saklıyorsun.”

“Sen de onu bulmak için geç kaldın.”

Rasimon’un bakışı Serdar’ın kuşağına bir an kaydı.

“Kuşağındaki şey mi?”

Serdar’ın yüzü değişmedi.

“Yanlış soru.”

Rasimon’un gözleri daraldı.

“Doğru soru ne?”

Serdar bir adım geriledi. Dışarıdan gelen hava artık arkasındaydı.

“Bunu kimin sormanı istediği.”

Bu cümle Rasimon’u yarım nefes durdurdu.

Çünkü Serdar onu doğrudan Morkos’a bağlamıştı. Rasimon Morkos’un adamıydı ama kendini yalnız onun uzantısı saymazdı. Avcılar, sahiplerinin verdiği etle yaşasa bile avı kendi gözleriyle görmek isterdi. Serdar’ın cümlesi bu küçük gurura dokundu.

Yarım nefes.

Yeterli.

Serdar dışarıya fırladı.

Tarhun kapağı içeriden tamamen açmıştı. Leya dışarı çıkmış, hemen yan duvara yaslanmıştı. Serdar geçer geçmez Tarhun kapağı geri çekti. Tam kapanmadı; Rasimon’un hançeri araya girdi. Tarhun kükredi ve kapağa omzuyla yüklendi.

Serdar da sağlam koluyla destek verdi.

Hançer içeride sıkıştı.

Rasimon geri çekti.

Kapak kapandı.

Tarhun hemen taşın yanındaki eski kilitleme çubuğunu indirdi. Bu kapak uzun süre tutmazdı. Ama takip etmeyi durduracak kadar zaman verirdi.

Üçü kendilerini zeytinliklere bakan ıssız yamaçta buldu.

Sabah ışığı artık doğmuştu ama bu taraf hâlâ gölgede kalıyordu. Uzakta Tralleis’in üst sokakları, daha uzakta liman yönündeki meşale ve duman izleri seçiliyordu. Zeytin ağaçları rüzgârla çok hafif kıpırdıyor, yaprakları gümüş yeşili titreşimler hâlinde sabahı tutuyordu.

Leya ilk nefeste öksürdü.

Sonra Serdar’ın yüzüne baktı.

“Yaralandın mı?”

“Hayır.”

Tarhun hemen baktı.

“Yalan söylemiyor. Bu kez.”

Leya’nın gözleri Serdar’ın kuşağına kaydı.

O da Rasimon’un kuşağa baktığını görmüştü.

“Gördü,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Künyeyi bilmiyor.”

“Hayır.”

“Ama orada bir şey olduğunu biliyor.”

“Evet.”

Tarhun taş kapağa baktı.

“Peşimizden gelir mi?”

Serdar zeytinliklerin arasından şehre inen patikaya baktı.

“Şimdi değil.”

“Neden?”

“Çünkü ceset değil, soru buldu.”

Bu cevap yamacın sessizliğinde ağırlaştı.

Aşağıdaki kapak kapanmıştı ama Rasimon içerideydi. Tünel ağının varlığını öğrenmişti. Mühürlü odanın tam yerini bulmamıştı. Ama orada korunan bir şey olduğunu biliyordu. Serdar’ın kuşağında sakladığı bir nesne olduğunu da görmüştü. Tarhun’un Serdar’ın emrine uyduğunu duymuştu. Leya’nın aşağıda olduğunu muhtemelen anlamıştı.

Bu yeterince kötüydü.

Ama daha kötüsü vardı.

Rasimon artık onları hırsız olarak görmeyecekti.

Soru olarak görecekti.

Ve bazı avcılar, soruların peşinden cesetlerden daha sabırlı giderdi.

Serdar kuşağındaki keseye dokunmadı.

Dokunmak artık riskliydi.

Ama künye oradaydı.

Küçük, paslı, ağır.

Kıyamet hâlâ patlamamıştı.

Sadece iz bırakmıştı.

Tarhun zeytinliklere doğru yürümek istedi.

Serdar onu durdurdu.

“Doğrudan gitmiyoruz.”

Tarhun başını çevirdi.

“Yine mi iz?”

“Evet.”

Leya yorgun biçimde gözlerini kapattı.

“Bir gün düz bir yoldan yürüyecek miyiz?”

Serdar zeytin ağaçlarının arasında uzanan dar patikalara baktı.

“Düz yol, Morkos’un tuttuğu yoldur.”

Leya cevap vermedi.

Tarhun ise taş kapağın olduğu yamaca son kez baktı.

“Onu öldürebilirdik.”

“Evet.”

“Öldürmedin.”

“Ceset bırakmak istemedim.”

“Bizi buldu.”

“Yanlış yeri buldu.”

Tarhun’un yüzü karanlıklaştı.

“Şimdilik.”

Serdar başını salladı.

“Şimdilik.”

Bu kelime artık üçü için de aynı anlama geliyordu.

Süre kazanıldı.

Güvenlik kazanılmadı.

Yaşam uzadı.

Savaş bitmedi.


Rasimon, kapanan taş kapağın arkasında bir süre hareketsiz kaldı.

Hançerini kınına koymadı. Önce kapağın iç yüzeyine baktı. Eski, nemli, dışarıdan neredeyse görünmez bir çıkış. Demek tünel yalnız demirci dükkânına bağlı değildi. Zeytinliklere de açılıyordu. Bu, halk ağı demekti. Şifa dağıtımının nasıl bu kadar hızlı kaybolduğunu açıklayan bir damar.

Ama asıl cevap bu değildi.

Yabancı onu bilinçli olarak buraya çekmişti.

Mühürlü olan şeyden uzağa.

Rasimon bu kelimeyi henüz bilmiyordu. Mühürlü oda. Ama hissediyordu. Tünelin daha derininde, yabancının dövüşmekten kaçınacak kadar koruduğu bir merkez vardı.

Üstelik yabancının kuşağında bir şey bulunuyordu.

Küçük.

Metal olabilir.

Ağırlık hareketinden öyle görünmüştü.

Yabancı, hançer o bölgeye yaklaştığında kendini gereğinden fazla kapatmıştı. Dövüşçüler bedenlerini değil, değer verdikleri şeyi ele verirdi. O an Serdar kendi hayatından çok kuşağını korumuştu.

Rasimon bu bilgiyi zihnine yazdı.

Kuşakta metal nesne.

Demirci itaat ediyor.

Şifacı tünelde.

Derin hat korunuyor.

Duman, şifa, tünel ve yabancı aynı örgünün parçaları.

Morkos’a ne götürecekti?

Ceset yok.

Yakalanmış hırsız yok.

Çalınan malın tam hesabı yok.

Ama bir soru vardı.

Ve Morkos, doğru soruyu bazen doğru cesetten daha çok severdi.

Rasimon başını kaldırdı.

Tünelin karanlığında hâlâ Serdar’ın sesi asılıydı:

Bunu kimin sormanı istediği.

Bu cümle canını sıktı.

Çünkü hedefini bir anlığına değiştirmişti.

Rasimon Morkos’un adamıydı.

Ama Morkos’un gözleri değildi yalnızca.

Kendi avını kendi gözleriyle görürdü.

Taş kapağı yeniden yokladı. Dışarıdan kapanmıştı. Zorlayabilirdi. Gürültü çıkarırdı. Zaman alırdı. Av çoktan zeytinliklere yayılırdı. Buna gerek yoktu.

Geri döndü.

Demirci dükkânına çıkan yola yöneldi.

Her adımda tünelin kokusunu hafızasına aldı.

Rutubet.

Kekik.

Sirke.

Demir.

Ve daha derinde, çok silik bir soğukluk.

Bu soğukluğu Morkos’a anlatmayacaktı.

Henüz.

Bazı sorular, efendiye verilmeden önce avcının kendi elinde biraz daha tutulmalıydı.

Rasimon karanlıkta kaybolurken ilk kez kendi kendine çok hafif gülümsedi.

Yabancı kaçmamıştı.

Yabancı öldürmemişti.

Yabancı onu yanlış çıkışa sürmüştü.

Bu, korkak işi değildi.

Bu, savaş bilen birinin işiydi.

Ve Rasimon artık onun peşinden yalnız Morkos’un emriyle değil, kendi merakıyla gidecekti.

20. Bölüm 4 - 10. Sahne Gölgedeki Avcı

11 Şifa Evinde Kuşatma

Zeytinlik yamacından Tralleis’e bakıldığında, şehir sabah ışığında her zamankinden daha sessiz görünüyordu.

Bu sessizlik huzur değildi.

Serdar bunu ilk bakışta anladı.

Bir şehrin sabah sessizliği ile korku sessizliği arasında fark vardı. Sabah sessizliğinde insanlar daha yeni uyanır, kapılar ağır açılır, su testileri yavaş taşınır, ekmek kokusu sokaklara yeni yeni yayılırdı. Korku sessizliğinde ise aynı kapılar açılır ama aralık bırakılır, insanlar yürür ama başlarını kaldırmaz, sesler çıkar ama kelimeler yutulur, çocuklar bile fazla yüksek konuşmazdı.

Tralleis o sabah ikinci sessizliğin içindeydi.

Yamaçtan görünen liman tarafında duman kalmamıştı. Geceki sisin izleri sabah güneşinin altında çözülmüş, Morkos’un adamları depoları yeniden düzene sokmaya başlamıştı. Meşaleler sönüyor, kantar çevresindeki telaş resmi bir meşguliyete dönüştürülüyor, muhafızlar bağırmaktan çok yerlerini alıyordu. Dışarıdan bakıldığında şehir yarasını kapatıyordu.

Ama Serdar, yara kapanmadığında da üstüne bez örtülebileceğini biliyordu.

Leya, onun birkaç adım önünde durmuştu.

Zeytin ağaçlarının arasından şehre bakarken avucundaki gümüş hayat ağacı kolyesini hâlâ bırakmamıştı. Kolyenin sıcaklığı azalmış olsa da parmakları onu bırakmaya yanaşmıyordu. Mühürlü odanın içindeki soğuk hava, sanki hâlâ giysisinin kıvrımlarında duruyordu. Serdar’ın kuşağındaki künye ise her nefeste küçük bir ağırlık olarak kendini hatırlatıyordu.

Tarhun taş kapağın gizli girişini arkalarında kapatmış, zeytinlik tarafındaki patikaya gölge gibi yerleşmişti. Rasimon’un hemen peşlerinden çıkmayacağını Serdar söylemişti ama Tarhun yine de sırtını tamamen dönmüyordu. Bu iyi. Artık tartışmadan alan tutuyordu.

Sonra Leya’nın bedeni değişti.

Serdar onun baktığı yöne baktı.

Şifa evi.

Şehrin ortasına yakın, dar sokakların birleştiği o küçük taş yapı, sabah ışığında tek başına durmuyordu artık. Etrafında zırhlı adamlar vardı. Morkos’un muhafızları, şifa evinin önündeki sokağı, arka geçidi ve yan duvarın dar çıkışını kapatmıştı. Kapı önünde iki kalkanlı adam duruyor, daha geride kayıtçıya benzeyen biri balmumu tabletini tutuyor, sokağın iki ucunda mızraklı nöbetçiler halkın yaklaşmasını engelliyordu.

Bu bir baskın değildi.

Baskın hızlı olurdu.

Bu bir kuşatmaydı.

Siyasi.

Ölçülü.

Gösterilmek için kurulmuş.

Morkos, limandaki kaybın hesabını şifa evinin kapısında soruyordu.

Leya tek kelime etmeden yürümeye başladı.

Serdar hemen kolunu tuttu.

Leya durdu ama ona bakmadı.

“Bırak.”

“Öylece gidemezsin.”

Bu cümle yanlış çıktı.

Serdar söylediği anda anladı.

Leya başını çevirdi. Gözlerinde mühürlü odanın soğuğu değil, kendi evini çevrilmiş gören birinin karanlık ateşi vardı.

“Orası benim şifa evim.”

“Biliyorum.”

“İçeride hastalarım var.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme.”

Serdar’ın eli hâlâ onun kolundaydı.

Leya o ele baktı.

“Çek.”

Serdar elini bıraktı.

Tarhun yanlarına geldi.

“Bu tuzak.”

“Evet,” dedi Serdar.

Leya ikisine birden baktı.

“Benim gitmememi istiyorsunuz.”

Serdar cevap vermedi.

Leya’nın sesi keskinleşti.

“Ben gitmezsem Morkos ne der biliyor musunuz? Şifacı kaçtı der. Şifa evi sahipsiz der. İçerideki bitkiler kaçak mal der. Hastalarımı depo malı gibi sayar. Kapıya mühür vurur. Sonra bütün şehir şunu görür: Leya kendi kapısında durmadı.”

Serdar bunun doğru olduğunu biliyordu.

İşte bu yüzden durum kötüydü.

Kılıçla çözülecek bir mesele değildi. Morkos bunu sokak ortasında istemiyordu. O da bunu biliyordu. Şifa evini yakmıyordu. Daha kötüsünü yapıyordu. Onu kayıt altına almak, kapısına mühür vurmak, şifayı bir mal listesine çevirmek istiyordu. Yakılan ev, halkın öfkesini doğururdu. Mühürlenen ev, halkın çaresizliğini büyütürdü.

Morkos ateşi değil, nefesi kesiyordu.

Serdar şehre baktı.

Morkos oradaydı.

Şifa evinin önündeki küçük boşlukta, muhafızların gerisinde değil, tam ortasında duruyordu. Gümüş saplı asası elindeydi. Üzerindeki giysi sabah için fazla düzenliydi. Bu da gösterinin parçasıydı. Geceki kargaşadan sarsılmış bir adam gibi değil, düzeni yeniden kurmaya gelmiş bir efendi gibi görünmek istiyordu.

Morkos’un yanında kayıtçı vardı.

Bir de Nikos.

Leya onu görünce nefesi kesildi.

Genç yardımcı, şifa evinin kapısından birkaç adım uzakta, iki muhafızın arasında duruyordu. Elleri bağlı değildi. Ama bağlı olmamasından daha kötü bir hâli vardı. Korkudan küçülmüş, omuzları içe çökmüş, gözleri yere dikilmişti. Sol elinin üstünde ince bir sargı vardı.

Serdar’ın bakışı o sargıya kilitlendi.

Mermerdeki kan.

Leya da gördü.

Avucundaki kolye parmaklarının arasında daha sıkı kapandı.

Tarhun kısık sesle küfretti.

“Çocuk.”

Leya’nın yüzü sertti ama gözlerinin arkasında bir şey kırıldı.

Serdar onun bu kırılmayla hareket etmesine izin veremezdi.

“Leya.”

Kadın başını çevirmedi.

Serdar devam etti:

“Onu hemen suçlama.”

Leya’nın sesi kısık çıktı.

“Bana bunu sen söylüyorsun?”

“Evet.”

“Dün zayıf halka diyordun.”

“Bugün Morkos’un elinde titreyen bir çocuk görüyorum.”

Leya sonunda ona baktı.

Serdar’ın yüzünde zafer yoktu. Nikos hakkında haklı çıkmış olmanın soğuk memnuniyeti yoktu. Sadece daha zor bir gerçek vardı: çocuk gerçekten sızmıştı belki. Ama şimdi düşmanın elindeydi. Ve Morkos onu yalnız bilgi kaynağı olarak değil, Leya’nın kalbine tutulmuş bir bıçak olarak kullanıyordu.

Leya derin nefes aldı.

“Ben gidiyorum.”

Serdar başını salladı.

“Gideceksin.”

Tarhun ona döndü.

Serdar devam etti:

“Ama tek başına görünmen gerek.”

Leya’nın kaşları çatıldı.

Serdar açıklamaya başladı:

“Eğer biz yanında gidersek, Morkos bu kuşatmayı isyana çevirir. Şifa evi değil, silahlı hücre der. Seni değil, bizi hedef alır. Halk korkar. İçerideki hastalar rehin olur.”

“Sen ne yapacaksın?”

“Görünmeyeceğim.”

Leya bunu sevmedi.

Ama doğru olduğunu biliyordu.

Tarhun ağır bir nefes verdi.

“Ben de görünmeyeceğim, öyle mi?”

Serdar ona baktı.

“Sen arka hattı tutacaksın.”

“Şifa evinin arka geçidi kapalı.”

“Kapalı görünen geçitler senin işin.”

Tarhun’un yüzünde karanlık bir onay belirdi.

Serdar devam etti:

“Leya kapıya girecek. Biz iki ayrı gölgede kalacağız. Ben ön sokağı, Morkos’un tepkisini ve Nikos’u okuyacağım. Sen arka hattı, duvar geçişini ve gerekirse çıkarma yolunu hazırlayacaksın.”

Leya’nın sesi soğuktu.

“Çıkarma yolu?”

“Eğer Morkos seni içeri kilitlemeye kalkarsa.”

“Ben kendi evimden kaçmayacağım.”

“Kaçış demedim.”

“Ne dedin?”

Serdar’ın cevabı netti:

“Mevzi değiştirme.”

Leya bir an susup ona baktı.

Sonra başını çok az eğdi.

Bu kelimeyi kabul etti.

Çünkü o an şifa evi yalnız ev değildi.

Mevziydi.


Leya şehre doğru tek başına indi.

Zeytin ağaçlarının arasından dar patikaya çıktı, sonra taş sokaklara karıştı. Yürüyüşü aceleci değildi. Bu, Serdar’ın dikkatini çekti. İçinde fırtına olduğu belliydi ama adımları ölçülüydü. Morkos’un adamları onu telaşla koşarken görmeyecekti. Kendi kapısına dönen bir şifacı gibi değil yalnız; kendi mevzisine yürüyen bir komutan gibi gidiyordu.

Serdar, gölgeli yan sokaklardan onu izledi.

Tarhun başka bir hatta kaybolmuştu.

Şifa evine yaklaşan her sokakta halk vardı ama halk görünmemeye çalışıyordu. Kapı aralıkları biraz açık, perdeler yarım çekili, yüzler gölgede. İnsanlar Leya’yı görünce başlarını tamamen kaldırmadılar; ama Serdar onların omuzlarındaki küçük hareketi fark etti. Bir rahatlama. Bir korku. Bir beklenti. Leya’nın kapısına dönmesi, halk için sözsüz bir işaretti.

Şifacı kaçmamıştı.

Bu bile Morkos’un anlatısını zayıflatıyordu.

Morkos da bunu gördü.

Asasını yere vurmadı.

Bu kez bekledi.

Çünkü Leya’nın kalabalık önünde nasıl geleceğini görmek istiyordu. Kırılmış mı? Korkmuş mu? Pazarlığa hazır mı? Yoksa geceki şifanın ardındaki asıl yüz olarak mı duracak?

Leya şifa evinin önündeki boşluğa girdi.

Muhafızlardan biri önüne çıktı.

Leya durmadı.

Adam elini kaldırdı.

Leya ona baktı.

Silahsızdı.

Ama bakışı, adamın elini yarım havada bıraktı.

“Çekil,” dedi.

Muhafız, Morkos’a baktı.

Morkos küçük bir el hareketi yaptı.

Adam geri çekildi.

Leya kapısının önüne geldi.

Nikos hâlâ başını kaldırmıyordu.

Leya ona bakmadı.

Serdar bunu gördü ve doğru yaptığını anladı. Şimdi Nikos’a bakarsa Morkos o bakışı halka gösterirdi. Şefkatse zayıflık, öfkeyse suçlama, acıysa itiraf olurdu. Leya gözlerini doğrudan Morkos’a çevirdi.

“Mühürlü depolarınız bitti de hastaların kapısına mı geldiniz?” dedi.

Sokakta çok hafif bir kıpırdanma oldu.

Morkos gülümsedi.

Bu gülümseme sıcak değildi.

“Senin dilin hâlâ keskin Leya. Bu iyi. Demek hastaların kadar sen de ayaktasın.”

“Burada hasta var. Gürültünüzü azaltın.”

Muhafızlardan biri öfkeyle kıpırdadı.

Morkos onu bakışıyla durdurdu.

“Ben de tam bunun için geldim,” dedi. “Hastaların için.”

Leya’nın yüzü değişmedi.

Morkos kayıtçısına işaret etti. Adam balmumu tabletini göğsüne kaldırdı.

“Gece limanda karışıklık yaşandı. Halk arasında yanlış anlaşılmalar yayılmadan önce şehrin şifa malzemeleri güvence altına alınacak.”

Leya’nın sesi düz çıktı.

“Güvence?”

“Evet. Şifanın doğru ellerde kalması gerekir.”

“Doğru elden kastınız mühür mü?”

“Mühür düzen demektir.”

“Şifa mühürle nefes almaz.”

Morkos’un gülümsemesi biraz inceldi.

“Şifa da kayıt ister. Hangi ot kimde, hangi yağ nerede, hangi merhem kime veriliyor; bunlar bilinmezse şehirde karışıklık olur. Sahte şifacılar çıkar. Kaçak mal yayılır. İnsanlar zarar görür.”

Leya bir adım ileri çıktı.

“İnsanlar zarar görmesin diye iyi yağı depoya kilitleyip bozuk yağı yoksula satan siz değil miydiniz?”

Sokakta duyulur duyulmaz bir sessizlik oluştu.

Bu cümle tehlikeliydi.

Serdar gölgede nefesini tuttu.

Morkos’un gözleri bir an sertleşti ama yüzündeki ifade bozulmadı.

“Duygusal konuşuyorsun.”

“Ben hastalarla konuşurum. Duygusuz konuşmayı sizden öğrenmedim.”

Morkos asasını çok hafif yere vurdu.

Bu kez ses kontrollüydü. Limandaki siste boğulan otorite sesini burada yeniden kurmak ister gibiydi.

“Şifa evini kapatmıyorum Leya.”

Leya’nın gözleri daraldı.

Morkos devam etti:

“Yakmıyorum. Dağıtmıyorum. Seni de tutuklamıyorum.”

Bu cümleler halka söyleniyordu.

Morkos, merhametli görünmek istiyordu.

Sonra asıl cümleyi bıraktı:

“Şifa evini şehir adına mühürlü bir şifa deposu hâline getiriyorum.”

Leya’nın yüzündeki sertlik bir an taş gibi oldu.

Serdar gölgede, cümlenin gerçek hedefini hemen anladı.

Taslaktaki kuşatmanın özü buydu.

Morkos şifa evini yakmak istemiyordu.

Daha kötüsünü istiyordu.

Onu limanın bir deposuna çevirmek.

Kapısına mühür vurmak.

İçindeki her otu, her merhemi, her temiz bezi, her damla yağı kayıt altına almak.

Leya’yı orada bırakmak ama elini bağlamak.

Şifacıyı kapı görevlisine çevirmek.

Halkın nefes aldığı yeri Morkos’un mülkü yapmak.

Bu, yangından daha soğuk bir saldırıydı.

Leya bunu o anda anladı.

Gözleri çok kısa bir süre şifa evinin kapısına kaydı. İçeride ateşli çocuklar, yaralı işçi, yaşlılar, doğumdan yeni çıkmış kadın, dünkü dağıtılan küçük paketler, gizli saklanan kantaron ve kekik vardı. Eğer Morkos içeri girip sayarsa, yalnız malzemeleri değil, kimlerin yardım aldığını da öğrenecekti.

Bu sadece mal sayımı değildi.

Halk ağının haritasını çıkarmaktı.

Leya yeniden Morkos’a döndü.

“Şifa evi depo değildir.”

“Mühürlü şifa evi daha güvenli olur.”

“Güvenli dediğiniz şey kilitli demektir.”

“Kilit bazen korur.”

“Kimi kimden?”

Morkos’un sesi yumuşadı.

Bu, daha tehlikeliydi.

“Halkı yanlış ellere düşen şifadan.”

Leya’nın cevabı hemen geldi:

“Halkı şifadan düşüren sizsiniz.”

Muhafızlar kıpırdandı.

Kayıtçı balmumu tabletini daha sıkı tuttu.

Nikos başını çok az kaldırdı. Gözleri Leya’ya değdi. Orada korku vardı. Suçluluk da. Ama başka bir şey daha vardı: yardım isteği. Leya bunu gördü mü, Serdar emin olamadı. Ama kendisi gördü.

Nikos tamamen düşman değildi.

Henüz.

Bu henüz kelimesi artık hayatiydi.

Morkos, Nikos’a baktı.

“Genç yardımcın da şehir düzeninin önemini anlamaya başladı.”

Leya ilk kez Nikos’a döndü.

Çocuğun yüzü bembeyazdı.

Sol elinin üstündeki sargı kanla hafifçe lekelenmişti.

Leya’nın sesi değişmedi.

“Nikos.”

Çocuk gözlerini kaçırdı.

Morkos araya girdi.

“Onu suçlama. Korkmuş. Gecenin karışıklığında bazı şeyler görmüş. Yardım istemiş.”

Serdar gölgede dişlerini sıktı.

Morkos kelimeleri ustaca seçiyordu.

İhanet demiyordu.

Yardım diyordu.

Korkuyu suç değil, düzenin gerekçesi yapıyordu.

Leya’nın yüzü bir an yumuşayacak gibi oldu. Sonra yeniden sertleşti.

“Nikos içeri girecek,” dedi.

Morkos kaşlarını kaldırdı.

“Öyle mi?”

“Evet. Eli kanıyor. Benim yardımcım. Yaralı. Şifa evinin kapısında yaralı bekletilmez.”

Bu hamle beklenmedikti.

Serdar bunu gördü.

Morkos da.

Leya, Nikos’u suçlamıyor; onu kendi alanına geri çekiyordu. Eğer Nikos içeri girerse, Morkos’un elindeki canlı koz kısmen kaybolacaktı. Ama içeri alınırsa Morkos da “şifa evi yaralıyı reddediyor” hikâyesini kuramayacaktı.

Morkos gülümsedi.

“Önce sayım.”

“Önce yara.”

“Önce düzen.”

“Önce hayat.”

Sokakta fısıltı gibi bir dalga geçti.

Bu iki kelime, Leya’nın bütün savunmasıydı.

Önce hayat.

Morkos’un gözleri çok kısa bir an karardı.

Sonra asasıyla kapıyı işaret etti.

“İçeri girilecek. Şifa malzemeleri sayılacak. Kayıt altına alınacak. Bundan sonra bu ev, şehir mühürleriyle çalışacak.”

Leya kapının önüne geçti.

Tam eşiğe.

Silahsız.

Ama Serdar o duruşu gördüğünde boğazı sıkıştı.

Bu duruşu tanıyordu.

Bir revir kapısında komutanla tartışan, yaralıyı çıkarmayı reddeden, “önce müdahale” diyen bir tabip üsteğmen duruşu. Aylin’in duruşu. Ama Leya’nın bedeniyle. Kendi çağını bilmeyen, ama bedeninde başka bir çağın inadı duran kadın.

21. Bölüm 4 - 11. Sahne Eşikteki Tabip

Leya’nın sesi alçak ama bütün sokak tarafından duyulacak kadar netti:

“Bu kapıdan hasta taşınır. Kayıt sandığı değil.”

Morkos yaklaşmadı.

Yaklaşmasına gerek yoktu.

Asasını yere vurdu.

“Mührü getirin.”

Bir muhafız öne çıktı. Elinde balmumu, küçük metal mühür ve kapı üzerine asılacak ince bir kilit şeridi vardı.

Serdar’ın bedeni hareket etmek istedi.

Gölgeden çıkmak.

Muhafızı indirmek.

Morkos’un elinden asayı almak.

Bütün kuşatmayı kırmak.

Kuşağındaki künye bedenine çarptı.

Küçük bir uyarı gibi.

Bilgi mühimmattı.

Kendisi de öyle.

Yanlış anda ortaya çıkarsa, sadece kendini değil, Leya’yı da yakardı.

Tarhun arka hattan henüz görünmüyordu. Ama Serdar, onun yerini tahmin ediyordu. Şifa evinin yan duvarındaki eski taş oluk. Belki küçük bir kapı. Belki saklı geçit. Tarhun eğer doğru noktadaysa, içeri başka bir çıkış açıyor olabilirdi.

Serdar’ın görevi şimdi saldırmak değildi.

Zaman kazanmak.

Ama Leya kapıda tek başına duruyordu.

Mühür görevlisi yaklaştı.

Nikos aniden başını kaldırdı.

“Efendim,” dedi.

Sesi zayıftı.

Morkos ona döndü.

Nikos yutkundu.

“İçeride ateşli çocuk var. Sayım sırasında… ölürse halk konuşur.”

Bu cümle korkakça söylenmişti.

Ama Leya’yı koruyordu.

Tam değil.

Yeterince değil.

Yine de bir çatlak açtı.

Morkos’un yüzü değişmedi ama bakışı Nikos’un üzerine soğukça indi.

Serdar gölgede bu anı kaçırmadı.

Nikos hâlâ kurtarılabilirdi.

Morkos bir süre sustu.

Sonra kayıtçıya döndü.

“Ön kayıt dışarıda tutulacak. İçeri önce ben ve iki adamım gireceğiz.”

Leya hemen karşı çıktı.

“Silahla girilmez.”

Morkos güldü.

“Kendi evinde şart mı koşuyorsun?”

“Şifa evinde evet.”

“Ben şehrin düzenini temsil ediyorum.”

“Düzeniniz kılıcını dışarıda bırakabiliyorsa içeri girebilir.”

Morkos’un gülüşü kayboldu.

Bu, ilk gerçek çatışma noktasıydı.

Halkın gözleri kapı aralıklarından büyüdü.

Morkos içeri silahla girerse, şifa evinin kutsallığını çiğneyecekti. Silahsız girerse, Leya’nın şartını kabul etmiş görünecekti. Geri dönerse zayıf görünürdü. Kapıyı zorla mühürlerse halk bunu unutmazdı.

Serdar, Leya’nın bunu bilerek yaptığını anladı.

Leya zaman kazanıyordu.

Kendi yöntemiyle.

Morkos’un asası yavaşça yere indi.

“Peki,” dedi.

Muhafızlar şaşırdı.

Morkos onlara bakmadan konuştu:

“Kılıçlar dışarıda kalacak.”

Leya’nın yüzü değişmedi.

“Ve Nikos içeri girecek.”

Morkos’un gözleri ince bir çizgiye döndü.

“Nikos benimle konuşmasını henüz bitirmedi.”

“Nikos’un eli kanıyor.”

“Ölmez.”

“Ben bakmadan bilemezsiniz.”

Bu cümle, şifa evinin kapısında söylenmiş bir savaş ilanı gibiydi.

Morkos sessizce Nikos’a baktı.

Sonra Leya’ya.

“İçeri al.”

Nikos sendeleyerek Leya’ya doğru yürüdü.

22. Bölüm 4 - 11. Sahne Silahsız Düzen

Muhafızlardan biri onu durdurmak ister gibi kıpırdadı ama Morkos’un bakışıyla dondu. Nikos, Leya’nın yanına geldiğinde gözlerini hâlâ kaldıramıyordu.

Leya ona dokunmadı.

Sadece kapının içine girmesini sağladı.

Sonra Morkos’a döndü.

“Şimdi silahlarınızı bırakın.”

Morkos’un gülümsemesi geri geldi.

Ama bu kez içinde zehir vardı.

“Bugünlük kapının dilini sen tutuyorsun Leya. Unutma, kapılar el değiştirir.”

Leya’nın cevabı hazırdı.

“Kapılar el değiştirir. Hayat değişmez. Önce hayat.”

Morkos’un adamları kılıçlarını dışarıda bırakmaya başladılar.

Serdar gölgede, omzundaki ağrının ve kuşağındaki künyenin ağırlığının aynı anda arttığını hissetti. Leya ilk mevziyi tutmuştu. Ama bu zafer değildi. Morkos içeri girecekti. Sayım başlayacaktı. Şifa evi artık kuşatılmıştı. Ve Serdar hâlâ görünmeden bu kuşatmayı kırmanın yolunu bulmak zorundaydı.

Arka sokaktan çok hafif bir taş sesi geldi.

Tarhun.

Ya bir geçit açmıştı.

Ya da açmaya çalışıyordu.

Serdar gözlerini kapatmadı.

Nefesini yavaşlattı.

Morkos ön kapıdan girecek.

Tarhun arka hattı açacak.

Leya içeride Nikos’u ve hastaları tutacak.

Serdar dışarıda kalacak.

Rasimon ise çok yakında, belki de şimdiden bu yeni oyunun kokusunu almış olacaktı.

Şifa evinin kapısında mühür henüz vurulmamıştı.

Ama Morkos balmumunu ısıtmıştı.

Ve bazı savaşlar, mühür daha taşa değmeden başlardı.

12 Serdar’ın Dönüşü: İki Cephe Arasında

Şifa evinin önündeki sokak, bir savaş alanı gibi görünmüyordu.

Bu, onu daha tehlikeli yapıyordu.

Savaş alanında tehlike açıktı. Kılıç çekilir, ok gerilir, mızrak hattı kurulur, bağırışlar yükselir, insan kimin üzerine geldiğini görürdü. Burada ise Morkos’un adamları kılıçlarını çoğunlukla kınında tutuyor, mızraklarını yere çok az eğiyor, halkı itmeden uzak tutuyor, kayıtçı balmumu tabletini göğsüne bastırmış bekliyordu. Şifa evinin kapısında balmumu ısıtılıyor, metal mühür hazır tutuluyor, sokağın iki başı muhafızlarla kapatılıyordu.

Bu bir saldırı değilmiş gibi kurulmuş saldırıydı.

Serdar, karşı evin kırık taş duvarının gölgesinden bütün alanı saydı.

Ön hat: dört muhafız.

Kapı önü: iki kalkanlı.

Sokak başı: üç mızraklı.

Arka geçit tarafı: en az iki, belki üç.

Morkos’un yanında kayıtçı.

Nikos içeride olmalı.

Leya kapının eşiğinde.

Tarhun görünmüyor.

Rasimon yok.

Bu sonuncusu en kötü haberdi.

Görünen düşman hesaplanırdı. Görünmeyen düşman, hesabın içine gölge gibi girerdi. Rasimon tünelde kalmış olabilirdi. Demirci dükkânına geri dönmüş, izleri yeniden okuyor olabilirdi. Ya da çoktan şifa evine yaklaşmış, kalabalığın içinde başka bir gölge gibi duruyor olabilirdi. Serdar, yüzleri taradı. Halkın arasındaki yaşlılar, su taşıyan kadınlar, fırın çırağı, Aris’in tanıdığı birkaç yoksul, zeytin işçileri… Hepsi korkuyordu. Ama Rasimon gibi biri korkunun içinde saklanmazdı. O, korkuya bakardı.

Serdar onu göremedi.

Bu yüzden onu hesaba kattı.

Şifa evinin kapısında Leya, Morkos’un karşısında duruyordu. Silahsızdı. Avucunda artık kolye görünmüyordu; muhtemelen giysisinin içine almıştı. Ama Serdar, onun sağ elinin bazen göğsüne yaklaştığını görüyordu. Hayat ağacı hâlâ oradaydı. Kendi kuşağındaki küçük kese ise her nefeste daha ağır geliyordu.

Künye.

Paslı, küçük, imkânsız metal.

SERDAR YALIN.

0 Rh+.

O ad, o sabah şifa evinin önünde bağırılabilecek en tehlikeli şeydi. Çünkü Serdar henüz kendi adının bu çağda ne anlama geldiğini bilmiyordu. Morkos öğrenirse, bunu bir hikâyeye çevirirdi. Leya öğrenirse, hafızasında hangi kapının açılacağını bilemezdi. Tarhun öğrenirse, zaten çatlamış olan iç düzeni daha sert kırılabilirdi.

Ama Leya kapının önünde tek başınaydı.

Ve Serdar’ın içindeki başka bir ses, bütün hesapları bir yana itip ortaya çıkmak istiyordu.

Git.

Onu çıkar.

Morkos’un asayı tutan elini kır.

Kapıdaki muhafızları dağıt.

Şifa evinin önünde kimsenin mührünü bırakma.

Bu ses tanıdıktı. Kayıptan sonra insanın içinde büyüyen, öfkeyle merhameti birbirine karıştıran o ham ses. Yıllar önce revirin başında da konuşmuştu. Dosyalar kapatıldığında, Aylin ve Yılmaz için firar kelimesi yazıldığında, her gece karanlığın içinde Serdar’ın boğazına aynı emir gibi oturmuştu.

Geç kalma.

Bu kez geç kalma.

Serdar dişlerini sıktı.

Künye kuşağında küçük bir taş gibi bastırdı.

Hayır.

Geç kalmamak, her zaman erken saldırmak demek değildi.

Bunu öğrenmesi yirmi bir yıl sürmüştü.

Leya kapıda konuşuyordu. Morkos’un kılıçların dışarıda kalmasını kabul etmesini sağlamıştı. Nikos’u içeri aldırmıştı. Bu zafer değildi ama mevzi kazanımıydı. Morkos hâlâ güçlüydü; balmumu hâlâ ısıtılıyordu; kayıtçı hâlâ bekliyordu. Fakat şifa evinin eşiği tamamen teslim olmamıştı.

Serdar, Morkos’un ne istediğini anlamaya çalıştı.

Sadece Leya’yı tutuklamak mı?

Hayır. Bunu isteseydi muhafızlara tek emir verirdi. Kalabalığın önünde bu kadar ince oynamazdı.

Şifa evini yakmak mı?

Hayır. Ateş halkı birleştirirdi. Morkos ateşten değil, kayıttan yanaydı.

Bitkileri geri almak mı?

Kısmen. Ama bunun için depo baskını yeterdi.

O zaman asıl amaç neydi?

Serdar’ın bakışı kayıtçının balmumu tabletine gitti.

Kayıt.

Sayım.

Kimde ne var.

Hangi hasta hangi otu aldı.

Hangi kadın hangi eve yeşil düğümlü kese götürdü.

Hangi çocuk ateşten çıktı.

Hangi işçinin yarası temizlendi.

Kim Leya’ya geldi.

Kim Morkos’un deposundan çalınan değil, geri alınan şifayla yaşadı.

Serdar’ın içi soğudu.

Morkos şifa evini yalnız mühürlemeye gelmemişti.

Halk ağının haritasını çıkarmaya gelmişti.

Bunu fark ettiği an, kapı önündeki hamle daha da ağırlaştı. Leya sadece kendi evini değil, bütün ağı savunuyordu. Eğer Morkos içeri girip sayım yaparsa, bir çocuğun ateşini, bir annenin borcunu, bir işçinin yarasını, bir yaşlının nefesini defterine geçirecekti. Sonra defter üzerinden boğacaktı.

Serdar’ın zihni keskinleşti.

Bu kuşatmayı kılıçla kırmak mümkün değildi.

Kayıt hamlesine karşı kayıt dışı kalmak yetmezdi.

Morkos’un anlatısını bozmak gerekiyordu.

Tarhun’un gölgesi yan duvarın arkasında belirdi. Çok kısa. Başka biri fark etmezdi. Serdar fark etti. Demirci, arka hattı bulmuştu. Şifa evinin yan duvarındaki eski taş oluk, içeriden kullanılmayan dar bir geçide açılıyor olmalıydı. Tarhun orayı yokluyordu. Eğer işler kötüye giderse Leya, Nikos ve en ağır hastalar arkadan çıkarılabilirdi.

Ama çıkarmak son çareydi.

Çünkü Leya kendi kapısından kaçarsa, Morkos’un hikâyesi tamamlanırdı.

Şifacı kaçtı.

Yabancı saklandı.

Şifa evi suçlu.

Serdar bunu kabul edemezdi.

Morkos tam bu yüzden Leya’yı kapıda tutuyordu. İçeri girse, kayıt başlatacaktı. Leya çekilse, suçunu ilan etmiş gibi gösterecekti. Halk araya girse, isyan diye bastıracaktı. Serdar ortaya atılsa, yabancı fitnesi diye çevirecekti.

Her yol Morkos’un hikâyesine çıkıyordu.

Serdar başka yol açmalıydı.

Bir çatı hattı vardı.

Şifa evinin karşısındaki düşük evin damı, sokak boşluğuna yukarıdan bakıyordu. Oradan görülebilir ama hemen çevrilemezdi. Damdan doğrudan şifa evine atlamak mümkün değildi; mesafe fazlaydı. Fakat söz söylemek için yeterliydi. Eğer Serdar orada görünürse, Morkos onu görecekti. Muhafızlar da görecekti. Ama hemen ulaşamayacaklardı. Halk da görecekti.

Bu riskliydi.

Görünmek, Rasimon’a yeni veri vermekti.

Görünmek, Morkos’a hedef vermekti.

Görünmek, kuşağındaki künyeyi daha ağır hâle getirmekti.

Ama görünmemek, Leya’yı Morkos’un kayıt masasında yalnız bırakmaktı.

Serdar karar vermeden önce bir şey daha gördü.

Nikos, kapı içinden bir an dışarı baktı.

Leya onu içeri almıştı. Genç yardımcının sol eli sarılıydı. Yüzü hâlâ bembeyazdı. Gözleri Morkos’a değil, sokağın sağ ucuna kaydı. Çok kısa. Bir çocuk korkuyla nereye bakacağını saklayamazdı. Nikos’un bakışı orada durdu, hemen geri çekildi.

Serdar aynı yöne baktı.

Sokak sağında, kalabalığın içinde sade pelerinli bir adam vardı.

Rasimon.

Bu kez görmüştü.

Avcı kendini muhafız hattının içine koymamıştı. Halkın en dış kenarında, bir zeytin işçisinin gölgesine yakın duruyordu. Başı fazla hareket etmiyor, gözleri fazla sabit görünmüyordu. Tam bu yüzden fark edilmesi zordu. Morkos’un yanında değil, Morkos’un hamlesini izleyen mesafedeydi.

Rasimon’un bakışı şifa evinde değildi yalnızca.

Sokakları sayıyordu.

Çatıları.

Kaçış noktalarını.

Tarhun’un arka hatta nereden çıkabileceğini.

Serdar’ın nereden görünmek zorunda kalacağını.

Serdar’ın içi bir an soğuk ve berrak oldu.

Avcı bekliyordu.

Serdar’ın kendini açık edeceği anı bekliyordu.

Bu durumda görünmek daha da tehlikeliydi.

Ama artık daha da gerekliydi.

Çünkü Rasimon da Morkos gibi, onu görünmeye zorlayan bir ağ kuruyordu. Serdar görünmez kalırsa, onlar Leya’nın etrafındaki çemberi daraltacaklardı. Görünürse, çember ona da genişleyecekti. Bu kötüydü. Ama kötü durumların içinde bazen seçilecek şey, düşmanın beklediği kötüyle senin yönettiğin kötü arasındaki farktı.

Serdar, çatının arkasına çıkan dar merdiveni bulmak için geri çekildi.

Tam o sırada Tarhun yan gölgede belirdi.

Nefes nefese değildi. Ama yüzünde taşla boğuşmanın izi vardı.

“Arka geçit var,” dedi çok alçak sesle. “Dar. İki kişi yan yana çıkamaz. İçeriden açılırsa hasta taşınır. Dışarıdan açmak zaman alır.”

“Ne kadar?”

“Balmumu mühür kapıya değmeden önce yetişmem.”

Serdar şifa evine baktı.

Morkos’un görevlisi balmumunu hazırlıyordu.

“Yetişmen gerekmiyor.”

Tarhun sertçe döndü.

“Ne demek gerekmiyor?”

“Kapıyı şimdi kırmayacağız.”

“Leya içeride.”

“Evet.”

“Morkos da.”

“Henüz girmedi.”

“Girecek.”

“Ben de bu yüzden çıkacağım.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Nereye?”

Serdar karşı damı gösterdi.

Tarhun bakınca hemen anladı.

“Hayır.”

“Evet.”

“Orada seni görürler.”

“Görmeleri gerekiyor.”

“Muhafızlar çevirir.”

“Çeviremez. Hemen değil.”

“Rasimon?”

Serdar’ın bakışı kalabalığın sağ ucuna kaydı.

“Orada.”

Tarhun’un eli kılıca gitti.

Serdar sertçe tuttu.

“Hayır.”

“Onu şimdi indiririz.”

“Kalabalığın içinde mi?”

“Gerekirse.”

“Gerekirse dediğin şey Leya’nın şifa evini isyan yuvasına çevirir.”

Tarhun’un öfkesi boğazında kaldı.

Serdar devam etti:

“Sen arka hattı tutacaksın. Ben görünürsem herkes bana bakacak. O an sen arka geçidi açmaya devam edeceksin. Eğer işler kırılırsa Leya’nın çıkış yolunu sen hazırlayacaksın.”

Tarhun’un gözleri Serdar’ın gözlerine kilitlendi.

“Ya seni alırlarsa?”

“Almayacaklar.”

“Plan gibi söyle.”

Bu cümle Leya’dan geçmişti artık.

Serdar fark etti.

Tarhun da fark etmiş gibi durdu.

Serdar daha net konuştu:

“Damdan görüneceğim. Morkos beni halkın önünde suçlamaya çalışacak. Ona istediği öfkeyi vermeyeceğim. Sen arka hattı açacaksın. Eğer Rasimon bana yönelirse, sen çıkışı bırakmayacaksın.”

Tarhun itiraz etmek istedi.

Serdar cümleyi keskinleştirdi:

“Emir.”

Tarhun’un çenesi titrer gibi oldu.

Bir an için gözlerinde başka bir adam belirdi. Yağmur altında, çukur başında, halat tutan, emri duyup itirazı yutan adam. Sonra Tarhun geri geldi. Sert, öfkeli, sadık ve parçalı.

“Duydum,” dedi.

Komutanım demedi.

Ama kelime aralarında durdu.

Serdar başını salladı ve çatı yoluna döndü.

Dar merdiven, evin arka duvarından yükseliyordu. Basamaklar kırık ve kaygandı. Yaralı omzu tırmanırken sızladı. Bir noktada sağ eliyle duvarı tuttu, kuşağındaki künye taş basamağa hafifçe çarptı. Ses çıkmadı ama Serdar bunu yine de duydu.

Künye, bir sırdan fazlasıydı artık.

Bir ağırlık merkeziydi.

Serdar yukarı çıktıkça şifa evinin önü daha net görünmeye başladı. Morkos’un düzeni yukarıdan bakınca daha da çıplaktı. Muhafızlar yarım halka biçiminde dizilmişti. Kayıtçı Morkos’un sağ gerisinde. Mühür görevlisi kapıya en yakın noktada. Halk daha geniş bir halka. Rasimon ise halkla muhafız arasındaki boşlukta, hiçbir yere ait görünmeden duruyordu.

24. Bölüm 4 - 12. Sahne Gözlerin Sayımı

Böyle adamlar en tehlikeli yerlerini seçerdi.

Serdar çatının alçak duvarının arkasında diz çöktü.

Aşağıda Morkos konuşuyordu.

“Bu kapı şehir adına mühürlenecek,” dedi. “Kimseye kötülük yapılmayacak. Hastalar kalacak. Şifacı kalacak. Yalnızca düzen gelecek.”

Düzen kelimesi, halkın üstüne soğuk su gibi döküldü.

Leya kapının eşiğinde duruyordu.

“Düzeniniz hastanın ateşini düşürmez.”

Morkos gülümsedi.

“Ateşi düşüren otun nereden geldiğini sorar.”

“Hasta önce yaşar. Soru sonra gelir.”

“Bu şehirde soru sorma sırasını artık sen belirlemeyeceksin.”

Mühür görevlisi öne çıktı.

Balmumu hazırdı.

Serdar, çatının ardında gözlerini kapatmadı. Bu anı kaçırmamalıydı. Ne erken, ne geç. Mühür kapıya değmeden önce. Leya geri adım atmadan önce. Morkos hamlesini tamamlamadan önce. Rasimon yönünü değiştirmeden önce.

Serdar ayağa kalktı.

Çatının kenarındaki alçak duvarın üstüne bir adım attı.

Sabah ışığı yüzüne vurdu.

23. Bölüm 4 - 12. Sahne Çatıdaki Şahit

İlk onu Rasimon gördü.

Bu beklediği şeydi ama yine de bakışı keskinleşti. Avcı avın görünmesini beklemişti; fakat av, kaçış hattında değil, konuşma hattında görünmüştü.

Sonra Morkos gördü.

Asası bir an havada durdu.

Leya başını kaldırdı.

Yüzünde korku yoktu.

Öfke de değil.

Daha çok, Serdar’ın tam şimdi görünmesini istemediği ama buna ihtiyaç duyduğunu bildiği bir ifade.

Tarhun görünmüyordu.

Bu iyi.

Halk yavaş yavaş başını çevirdi.

Bir fısıltı sokağa yayıldı.

Yabancı.

Limandaki adam.

Sisin içindeki gölge.

Hind’in adamı.

Şifa getiren adam.

Morkos’un yüzünde memnuniyet belirdi.

Serdar bunu gördü.

Evet, Morkos yabancının kendiliğinden ortaya çıkmasına seviniyordu. Ama henüz anlamadığı şey şuydu: Serdar panikle çıkmamıştı. Kendini feda etmek için değil, hikâyenin yönünü değiştirmek için çıkmıştı.

Serdar’ın sağ eli kuşağına gitmedi.

Künyeye dokunmadı.

Onu susturdu.

Bugün künye gösterilmeyecekti.

Bugün isim bağırılmayacaktı.

Bugün sır, mühimmat olarak kalacaktı.

Ama varlığının ağırlığı Serdar’ın sesine girecekti.

Morkos yukarı baktı.

“Demek şifa evlerinin çatılarında da misafir saklanıyor.”

Serdar’ın sesi sakin çıktı.

“Misafir kapıdan girer. Ben kapının mühürlenmek üzere olduğunu gördüm.”

Sokakta çıt çıkmadı.

Morkos’un gülümsemesi inceldi.

“Güzel. O hâlde sen de şahit olursun.”

Serdar bir adım daha öne çıktı.

Muhafızlar hareketlendi ama ona hemen ulaşamazlardı. Çatıya çıkan dar merdiveni bulmaları, eve girmeleri, yukarı tırmanmaları gerekiyordu. Bu da zaman demekti. Zaman, şu anda Serdar’ın tek gerçek silahıydı.

“Şahitlik edeceğim,” dedi Serdar.

Leya’nın gözleri ona kilitlendi.

Serdar, Morkos’tan gözünü ayırmadan devam etti:

“Ama senin anlattığın şeye değil.”

Morkos’un asası yerde durdu.

Rasimon çok yavaş bir adım attı.

Serdar onu göz ucuyla gördü.

İşte oyun başlamıştı.

Morkos yüksek sesle konuştu:

“Halk duysun. Yabancı kendini gösterdi. Şifa evinde saklanan düzensizliğin yüzü de ortaya çıktı.”

Bu beklenen hamleydi.

Serdar cevap vermek için acele etmedi.

Acele, suçlu gibi görünürdü.

Öfke, isyancı gibi.

Uzun konuşma, yalan gibi.

Kısa, net, ahlaki.

“Dün gece kapıları kırmadık,” dedi. “Kilitleri açtık.”

Fısıltılar kesildi.

Serdar’ın sesi daha derinleşti.

“Çünkü senin sakladığın şey altın değildi. Çocukların nefesiydi.”

Bu cümle sokağa düştüğü anda, Morkos’un anlatısında ilk çatlak açıldı.

Serdar bunu yüzlerden gördü.

Bir kadın, kapı aralığında elini ağzına götürdü.

Bir yaşlı adam başını indirdi.

Fırın çırağı gözlerini büyüttü.

Leya’nın yüzündeki çizgi değişti.

Nikos içeriden bir an göründü; başını kaldırdı.

Morkos’un gülümsemesi tamamen kaybolmadı.

Ama artık yüzünde durmak için daha çok çaba harcıyordu.

Serdar çatıda, sabah ışığının içinde ayakta kaldı.

Kuşağındaki künye susuyordu.

Fakat bütün Tralleis onun adını duymaya hazırlanıyordu.

13 Morkos ve Serdar: Fısıltının Kılıcı

Serdar’ın çatıda görünmesiyle şifa evinin önündeki sokak bir an için nefes almayı unuttu.

Az önce herkes Morkos’un etrafında kurulmuş düzenin parçasıydı. Muhafızlar yarım halka oluşturmuş, kayıtçı balmumu tabletini hazır tutmuş, mühür görevlisi kapıya yaklaşmak için efendisinin işaretini beklemiş, halk kapı aralıklarında ve dar sokak gölgelerinde kendi korkusunu saklamaya çalışmıştı. Leya şifa evinin eşiğinde duruyor, arkasında hasta nefesleri, önünde Morkos’un mühürlü dili vardı.

Sonra yukarıdan bir ses düşmüştü.

“Dün gece kapıları kırmadık. Kilitleri açtık. Çünkü senin sakladığın şey altın değildi. Çocukların nefesiydi.”

Cümle taş zemine çarpıp dağılmadı.

Halkın yüzlerinde kaldı.

Bir kadının eli kapı aralığında titredi. Bir yaşlı adam başını biraz kaldırdı. Fırın çırağı nefesini tuttu. Kayıtçı balmumu tabletini daha sıkı kavradı. Mühür görevlisinin elindeki küçük metal mühür, havada bir an amaçsız kalmış gibi durdu. Muhafızlar önce Morkos’a, sonra çatıya baktılar.

Morkos’un gülümsemesi yavaşça inceldi.

O, kalabalığın içinde korkuya alışkındı. Korkuyu nasıl göreceğini, nasıl kullanacağını, nasıl paraya, borca, kayda ve itaat cümlesine çevireceğini bilirdi. Ama bu cümle korkudan çıkmamıştı. Panik de değildi. Yalvarma hiç değildi.

Bu, anlatıya atılmış bir bıçaktı.

Morkos başını kaldırdı. Sabah güneşi Serdar’ın arkasından vuruyor, çatının kenarında duran yabancıyı yüzü yarı ışıkta, yarı gölgede bırakıyordu. Üzerindeki pelerin gece tünellerinin tozunu taşıyor, omuz çizgisinde belli belirsiz bir sertlik duruyordu. Serdar’ın yaralı olduğunu anlayacak gözler bunu görebilirdi; fakat halk için o an yalnız yüksekten konuşan bir gölgeydi.

Morkos, zehirli bir nezaketle güldü.

“Demek limanın hayaleti sonunda sabah ışığına çıktı.”

Sesi sokağın iki ucuna kadar gitti. Bu, yalnız Serdar’a söylenmiş bir cümle değildi. Halk için kurulmuştu.

“Limanımda sis çıkaran, mühürlerimi bozan, depolarımdan mal çalan yabancı… Şimdi de şifa evlerinin damından halka adalet dersi veriyor.”

Muhafızların bazıları kılıç kabzalarına davrandı. Rasimon, kalabalığın sağ ucunda hâlâ kıpırdamadan duruyordu. Başını çok az kaldırmış, Serdar’ın çatıda nereye bastığını, damdan hangi yolla ineceğini, muhafızların ona ulaşmasının kaç nefes süreceğini hesaplıyor gibiydi.

Serdar onu gördü.

Ama bakışını orada tutmadı.

Morkos’a baktı.

“Hayaletler kapı çalmaz,” dedi. “Ben geldim.”

Sesini yükseltmedi. Buna gerek yoktu. Sokak zaten onu dinliyordu.

Morkos asasının gümüş sapını parmakları arasında çevirdi.

“Geldin, evet. Güzel. Halk da görsün. Şehrin huzurunu bozan yüz artık saklanmıyor.”

Serdar çatının alçak duvarından indi. Bu hareket, muhafızları kısa süreliğine şaşırttı. Onlar Serdar’ın çatıda kalıp konuşmasını, kaçış yolu aramasını ya da taşlar arasında geri çekilmesini beklemişlerdi. Oysa Serdar dar merdivenden ağır ama kontrollü adımlarla inmeye başladı. Her basamak, şifa evinin önündeki sessizliğe ayrı bir ölçü kattı.

Bir.

İki.

Üç.

Serdar aşağı inerken elini kılıca götürmedi. Pelerininin kenarını düzeltmedi. Kuşağındaki küçük keseye dokunmadı. Künye oradaydı. Kendi adı, kendi kanı, kendi gömülü geleceği oradaydı. Ama o an gösterilmeyecek, söylenmeyecek, sızdırılmayacaktı.

Bazı mühimmat, düşmanın görmesi için değil, senin sesini sabitlemesi için taşınırdı.

Serdar bunu o anda bütün ağırlığıyla hissetti.

Aşağı indiğinde muhafızlar onu çevirmek için kıpırdandı. Fakat çatıdan indiği ev ile şifa evinin önü arasında dar bir taş çıkıntı, küçük bir su kanalı ve kalabalığın baskısı vardı. Ona ulaşmak için Morkos’un açık emri gerekecekti. Morkos bu emri hemen vermedi.

Çünkü yabancının aşağı inmesi, onun beklediği panik hareketi değildi.

Serdar sokağın ortasına çıkmadı. Tam ortayı bilerek boş bıraktı. Şifa evinin kapısıyla Morkos arasında, ama Leya’nın önünü kapatmayacak bir noktada durdu. Bu küçük konum, sahadaki bütün çizgiyi değiştirdi.

Leya artık tek başına değildi.

Ama Serdar onun yerine de geçmemişti.

Kapı hâlâ Leya’nın kapısıydı.

Bu ayrımı Morkos da fark etti.

Leya da.

Leya’nın gözleri Serdar’a değdi. Sadece bir nefeslik. İçinde kızgınlık vardı; çünkü Serdar görünmüştü. Rahatlama vardı; çünkü görünmüştü. Korku vardı; çünkü görünmenin bedeli olacaktı. Sonra Leya yeniden Morkos’a döndü.

Morkos fırsatı kaçırmadı.

“İşte halkın şifacısı,” dedi, sesinde alaylı bir yumuşaklıkla. “Kapısının önünde yabancı saklar, sonra bana şifanın mal olmadığını söyler. Bu şehirde düzen istemeyenler hep aynı dili konuşur.”

Leya bir adım öne çıktı.

“Benim evimde yaralıya soru sorulmaz Morkos.”

Sesi çatıdan düşen Serdar’ın cümlesi kadar yüksek değildi ama daha derindi.

“Önce kan durdurulur. Önce nefes açılır. Önce ateş düşürülür. Bu şehir bunu benden öğrendi. Senin öğrettiğin şey kilit.”

Sokakta bir kıpırtı oldu.

Morkos’un yüzündeki çizgi sertleşti.

Leya devam etti:

“Şifa evine silahla girilmez dedim, kılıçlarını dışarıda bıraktırdım. Çünkü bu kapıdan içeri giren herkes önce hasta olur, sonra suçlu.”

Morkos alçak sesle güldü.

“Ne güzel sözler. Halk sözleri sever. Ama şehir sözle yönetilmez.”

Serdar cevap verdi:

“Şehir korkuyla da yönetilmez. Sadece bir süre sessiz kalır.”

Morkos’un bakışı yeniden ona döndü.

“Sen şehir yönetmeyi nereden bileceksin yabancı? Hangi toprağın adamısın? Hangi ailenin? Hangi soyun? Hangi limana vergi verdin, hangi meclisin önünde söz tuttun?”

Bu sorular rastgele değildi.

Morkos, Serdar’ı halkın gözünde köksüz göstermek istiyordu. Köksüz adam tehlikeliydi; ama aynı zamanda kolay dışlanırdı. Bir şehrin korkan halkı, çoğu zaman kendinden olmayanın yakılmasına daha çabuk razı olurdu.

Serdar bunu anladı.

Cevabı dikkatli seçti.

Ne kendi çağını açık edecekti.

Ne de yalanın içine düşecekti.

“Ben hangi toprağın adamı olduğumu anlatmaya gelmedim,” dedi. “Senin bu topraktan ne aldığını göstermeye geldim.”

Morkos’un asası yerde çok hafif döndü.

Serdar devam etti:

“Dün gece depolarında altın aramadık. Gümüş mühürlerini almadık. Kayıt kutularına dokunmadık. En pahalı şeyi değil, en gerekli şeyi aldık. Kekik. Kantaron. İyi yağ. Reçine. Nefes açan, yara kapatan, ateş düşüren şeyleri.”

Halkın arasında birkaç yüz değişti.

Çünkü bunlar soyut sözler değildi.

Her biri bir eve gitmişti.

Bir çocuğun göğsüne sürülmüş, bir işçinin bacağına bağlanmış, bir annenin avucunda ısıtılmış, bir yaşlının boğazına buhar yapılmıştı. Morkos’un deposunda mal olan şey, halkın evinde yeniden şifa olmuştu.

Serdar, Morkos’un gözlerine bakarak konuştu:

“Senin sakladığın şeyi halk geri alınca buna hırsızlık diyorsun.”

Morkos’un sesi soğudu.

“Çünkü hırsızlık.”

Leya kapıdan cevap verdi:

“Bitki toprağındı. Ağrı hastanın. Şifa kimsenin malı değildir.”

Bu cümle, sokağın içinde bir çıra gibi yandı.

Morkos’un yüzü bir an boşaldı.

Çünkü bu cümlenin tehlikesini anladı. Bu, yalnız şifa evini savunan bir söz değildi. Mülkiyete, mühre, depoya, kantara ve onun bütün düzenine karşı kurulmuş sade bir hakikatti. Halk bunu tam anlamayabilirdi; ama hissederdi.

Morkos hemen anlatıyı geri almak istedi.

“Halkı zehirlemek kolaydır,” dedi. “Özellikle acı içindeyken. Bir yabancı gelir, birkaç ot dağıtır, sonra herkes düzeni zalim sanır. Ama düzen olmazsa şehir aç kalır. Liman durur. Zeytin satılmaz. Yağ gelmez. Şifa dediğin otlar bile depoya giremez.”

Serdar’ın cevabı sakin kaldı.

“Düzen dediğin şey, açın boğazına düğüm oluyorsa adı düzen değildir.”

Morkos’un muhafızlarından biri öne atılmak istedi.

Rasimon onu göz ucuyla durdurdu.

Bu hareket çok küçüktü.

Serdar kaçırmadı.

Rasimon artık yalnız iz süren avcı değildi; Morkos’un hamlesinin gereğinden erken kana dönüşmesini engelliyordu. Çünkü o da biliyordu: Şu an bir yanlış kılıç darbesi, sokaktaki bütün sessizliği yakabilirdi.

Morkos bunu kendi başına da biliyordu.

Ama Serdar, Rasimon’un müdahalesini gördüğünde başka bir şey daha anladı.

Morkos’un öfkesi büyüdükçe Rasimon’un sabrı devreye giriyordu.

Bu ikisi birlikte tehlikeliydi.

Morkos sesini düşürdü.

“Bilmecelerle yaşayan adamlar, cevaplarıyla gömülür yabancı.”

Serdar bu cümleyi bekliyordu.

Çünkü Morkos artık halkın önünde sözle üstünlük kuramadığında, tehdidi bilmece gibi söylemeye çalışıyordu. Gömülmek. Cevap. Yabancı. Bunlar halka değil, Serdar’a atılan taşlardı.

Serdar bir adım attı.

Muhafızlar gerildi.

Tarhun arka geçitte görünmüyordu ama Serdar onun orada kılıcını çekmiş, taş duvarın arkasında beklediğini biliyordu. Leya’nın eli hafifçe göğsüne yaklaştı; kolyeyi tutmuş olmalıydı. Nikos içeriden, kapı gölgesinde donmuştu.

Serdar ikinci adımı attı.

Morkos’un önüne geldi.

Aralarındaki mesafe artık halk için konuşulacak kadar uzak, fısıltı için yeterince yakındı. Muhafızlar hamleye hazırlanırken Morkos küçük bir el hareketiyle onları durdurdu. Bu yabancının gözlerinde panik yoktu. Onu hemen öldürmek yerine duymak istiyordu. Çünkü Serdar’ın kendisine ait olmayan bir bilgi taşıdığını hissediyordu.

Serdar, Morkos’un yüzüne baktı.

Gümüş saplı asa.

Beyaz keten.

Düzenli sakal.

Yıllarca insanları borçla, mühürle, kayıtla ve korkuyla hizaya sokmuş bir adamın gözleri.

Bu adam geçmişi satın alabileceğini sanıyordu.

Serdar’ın kuşağındaki künye bedenine bastırdı.

Kendi adı susuyordu.

Ama o sessizlik Serdar’ın sesine ağırlık verdi.

Halkın duyamayacağı kadar alçak konuştu:

“Sen geçmişi mühürlediğini sanıyorsun Morkos.”

Morkos’un gözleri değişmedi.

Serdar devam etti:

“Ben senin mühürlerinin hangi karanlıkta kırılacağını gördüm. Bugün kapılara vurduğun balmumu, bir gün adının üstüne dökülen çamur kadar değersiz kalacak.”

Morkos’un parmakları asanın sapında hafifçe sıkıldı.

Serdar bir nefes daha yaklaştı.

“Leya’ya dokunursan, sadece bir şifacıyı değil, kendi daha doğmamış hikâyeni de yaralarsın. Ben gömülmüş yerlerden geldim. Senin en güvendiğin sırların, benim için çoktan açılmış mezar kapıları.”

Morkos’un yüzünde ilk çatlak belirdi.

Çok küçük.

Halk görmedi.

25. Bölüm 4 - 13. Sahne Fısıltının Kılıcı

Leya belki gördü.

Rasimon kesin gördü.

Serdar fısıltıyı bitirmedi.

Son darbeyi daha soğuk bıraktı:

“Bu kapıya mühür vurursan, senin soyunun anlatacak kimse bulamayacağı bir sessizlik bırakırım.”

Morkos’un nefesi bir an değişti.

İşte buydu.

Serdar, Morkos’a künyeyi göstermemişti. Geleceği anlatmamıştı. Ne Didim demişti, ne Erkmen, ne tarih, ne isim. Somut bilgi vermemişti. Ama Morkos’un en derin korkusuna dokunmuştu: anlatısını kaybetmek. Soyunun hikâyesinin onun kontrolü dışında yazılabileceği fikri, Morkos için ölüm tehdidinden daha ağırdı.

Çünkü Morkos ölümü de hikâyeye çevirebileceğini sanırdı.

Ama bilmediği bir gelecek, satın alamayacağı tek pazardı.

Morkos yavaşça geri çekildi.

Yüzündeki çatlak hemen kapandı. Kendisini toparladı. Halkın önünde zayıflık gösteremezdi. Asasını yere vurdu. Bu kez ses net çıktı ama önceki kadar hükümran değildi.

“Bilmecelerin çok,” dedi yüksek sesle. “Ama bilmeceyle şehir yönetilmez.”

Serdar da halkın duyacağı sesle cevap verdi:

“Şehir, hasta kapısına mühürle gelen adamla da yönetilmez.”

Leya eşiğin önünden ekledi:

“Benim evimde önce kan durdurulur. Bunu değiştiremezsin.”

Morkos’un gözleri Leya’ya döndü.

Orada artık yalnız öfke yoktu.

Hesap vardı.

Serdar’ın fısıltısı onu geri adım attırmıştı ama vazgeçirmemişti. Morkos gibi adamlar anlık sarsıntıyı yenilgi saymaz; yeni bir borç kaydına çevirirlerdi. O da şimdi bunu yapacaktı.

“Mühür bugün vurulmayacak,” dedi Morkos.

Sokakta bir uğultu yükseldi.

Muhafızlar şaşırdı.

Kayıtçı başını kaldırdı.

Leya’nın yüzü değişmedi.

Serdar da tepki vermedi.

Morkos devam etti:

“Şifa evinin hastalarına bugün dokunulmayacak. Şehrin merhametini göreceksiniz.”

Bu cümleyle geri çekilişi bile lütuf gibi göstermeye çalışıyordu.

“Fakat,” dedi.

Serdar bu kelimeyi bekliyordu.

“Bundan sonra bu evden çıkan her karışım, her merhem, her yağ ve her ot şehir kayıtlarına girecek. Bugün mühür kapıya vurulmadıysa, bu düzenin vazgeçtiği anlamına gelmez. Sadece şifacıya son bir gün verilmiştir.”

Leya’nın gözleri karardı.

Morkos gümüş asasını ona doğru hafifçe eğdi.

“Bir gün Leya. Sonra ya kapı düzenle çalışır ya da kapı kapanır.”

Serdar içinden not etti.

Bir gün.

Bu tehdit değildi yalnız.

Takvimdi.

Morkos zaman koymuştu.

Zaman koyan düşman, yeni hamle hazırlıyordu.

Rasimon hâlâ kalabalığın sağ ucundaydı. Gözleri Serdar’da değil artık; Tarhun’un görünmediği arka hatta, sonra Leya’nın kapısına, sonra tekrar Serdar’ın kuşağına yakın bir noktaya kaydı.

Serdar bunu gördü.

Künyenin varlığını bilmiyordu ama kuşakta bir sır olduğunu biliyordu.

Morkos fısıltının etkisiyle geri çekilmişti.

Rasimon ise bilgiyle kalmıştı.

Bu, zaferin kirli tarafıydı.

Morkos muhafızlarına işaret verdi. Kılıçlar toplandı, mühür görevlisi balmumunu söndürdü, kayıtçı tableti kapattı. Ama hiçbirinin yüzünde yenilgi ifadesi yoktu. Çünkü Morkos’un geri çekilişi, şifa evini özgür bırakmamıştı. Sadece kuşatmayı görünmez hâle getirmişti.

Nikos kapı eşiğinde belirdi.

Gözleri Serdar’a değdi.

Korku.

Suç.

Yalvarış.

Ve çok az, çok zayıf bir umut.

Serdar o bakışı aldı ama karşılık vermedi. Halkın önünde Nikos’a bakmak, onu ya ele verir ya da kurtarmaya çalıştığını gösterirdi. İkisi de henüz zamanı gelmemiş hamlelerdi.

Morkos, Serdar’ın yanından geçerken bir an durdu.

Bu kez yüksek sesle değil, onun duyacağı kadar alçak konuştu:

“Gömülmüş yerlerden geldiğini söyledin.”

Serdar ona baktı.

Morkos’un gözlerinde sarsıntının yerini yeniden açlık alıyordu.

“Ben de iyi kazarım.”

Serdar’ın cevabı daha da alçaktı:

“Her toprağın altından altın çıkmaz. Bazen seni gömecek şey çıkar.”

Morkos’un dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.

“Göreceğiz.”

“Evet,” dedi Serdar. “Göreceksin.”

Morkos yürüdü.

Muhafızlar onun ardından çekildi. Mühür görevlisi son kez kapıya baktı, sonra balmumu kabını taşıdı. Kayıtçı, tableti göğsüne bastırdı. Rasimon kalabalığın içinde bir süre daha kaldı. Herkes Morkos’un gidişine bakarken o, şifa evinin duvarlarını, çatıyı, yan geçidi ve Serdar’ın durduğu yeri yeniden ölçtü. Sonra o da yavaşça kalabalığın içine karıştı.

Sokak tam anlamıyla rahatlamadı.

Sadece boğazındaki el biraz gevşedi.

Halk fısıldamaya başladı. Bazıları Leya’ya baktı. Bazıları Serdar’a. Kimse alkışlamadı. Kimse sevinç çığlığı atmadı. Bu şehir böyle sevinçleri göze alacak kadar özgür değildi. Ama kapı aralıkları biraz daha açıldı. Bir kadın, hasta çocuğunu kucağında biraz daha sıkı tuttu. Fırın çırağı başını eğip hızlıca uzaklaştı. Yaşlı bir adam, Leya’nın kapısına doğru çok küçük bir selam verdi.

Bunlar küçük şeylerdi.

Ama küçük şeyler, korkunun içinde büyürse isyanın ilk dili olurdu.

Serdar, Morkos’un ardından bakmadı.

Leya’ya döndü.

Kadın kapının eşiğinde hâlâ dik duruyordu. Zafer kazanmış gibi görünmüyordu. Çünkü kazanmamışlardı. Sadece zaman almışlardı. Bir gün. Belki daha az. Belki Morkos’un sözüne bile kalmadan, Rasimon’un yeni bir iz bulmasına kadar.

Tarhun arka sokaktan çıktı.

Yüzünde taş tozu vardı. Elinde ince bir kesik. Gözleri önce Serdar’ı, sonra Leya’yı, sonra çekilen muhafızları yokladı.

“Kapı?” diye sordu.

Leya cevap verdi:

“Bugün açık.”

Tarhun başını salladı.

“Yarın?”

Serdar’ın sesi düz çıktı.

“Yarın için hazırlık yapacağız.”

Leya ona baktı.

“Ne kadar zamanımız var?”

Serdar şifa evinin önündeki taş zemine, söndürülmüş balmumunun bıraktığı küçük koyu lekeye baktı.

“Bir gün dedi.”

“Sen ona inandın mı?”

“Hayır.”

“Öyleyse?”

Serdar kuşağındaki künyenin ağırlığını hissetti.

Kendi adını taşıyan gömülü gelecek, Morkos’un verdiği bir günlük süreyle aynı anda bedeninde duruyordu. Bir yanda mühürlü oda, diğer yanda şifa evi. Bir yanda künye, diğer yanda kolye. Bir yanda Rasimon’un avcı sabrı, diğer yanda Nikos’un titreyen eli. Her şey birbirine bağlanıyordu.

Serdar, Leya’nın gözlerine baktı.

“Öyleyse bugün gece olmadan iki şeyi çözeceğiz.”

Tarhun sordu:

“Neyi?”

Serdar’ın bakışı kısa bir an şifa evinin içinde kaybolan Nikos’a gitti.

“İhanetin yüzünü.”

Sonra, Morkos’un uzaklaştığı liman yönüne baktı.

“Ve Morkos’un hangi ipi tuttuğunu.”

Leya’nın avucu göğsüne yakın kapandı. Kolyeyi tuttuğu belliydi.

“Ya senin tuttuğun ip?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü o ip, kuşağındaki künyeyle, mühürlü odanın açık kapısıyla ve henüz söylemediği gerçeklerle birlikte daha derinde duruyordu.

Şimdilik susması gerekiyordu.

Şimdilik.

Morkos o sabah şifa evinden yenilmiş gibi değil, ilk kez bilmediği bir masaya oturmuş gibi ayrılmıştı.

26. Bölüm 4 - 13. Sahne Bir Günlük Mühlet

Ama Serdar da biliyordu: O masada artık yalnız şifa, liman ve mühürler yoktu.

Zaman da vardı.

Ve Morkos, zamanın kokusunu almıştı.

14 İhanetin Yüzü

Morkos’un adamları sokaktan çekildiğinde, şifa evinin önünde sevinç değil, zehirli bir sessizlik kaldı.

Kalkan sesleri dar taş sokaklarda ağır ağır uzaklaştı. Mızrak uçlarının mermer zemine değen kısa tıkırtıları, bir süre daha şifa evinin duvarlarında yankılandı. Mühür görevlisinin söndürdüğü balmumu kabından ince bir yanık kokusu yükseliyor, kapının önündeki taş eşiğe siniyordu. Kapıya mühür vurulmamıştı; ama mühür vurulmamış kapı bile o kokuyu alınca bir an için kapalıymış gibi dururdu.

Halk hemen dağılmadı.

Kimse kalabalık gibi görünmek istemiyordu. Ama kimse de ilk uzaklaşan olmak istemiyordu. Kapı aralıklarından bakan yüzler, yarım çekilmiş perdelerin gerisindeki gözler, su testisini göğsüne bastırmış kadınlar, fırın çırağı, zeytin işçileri, yaşlı adamlar… Hepsi Leya’nın kapısında bir şeyin bitmediğini anlamıştı. Morkos geri çekilmişti ama yenilmemişti. Sadece bir gün bırakmıştı. Bir gün, Tralleis gibi bir şehirde bazen ömür kadar uzun, bazen bir nefes kadar kısaydı.

Leya kapının eşiğinde hâlâ dik duruyordu.

Sanki bir adım geri çekilirse Morkos’un balmumu, yokluğunda gelip kapıya yapışacakmış gibi. Gözleri muhafızların gittiği yoldaydı. Avucunda hayat ağacı kolyesini tutuyordu. Bunu artık saklamaya çalışmıyordu. Gümüş, parmaklarının arasında soluk ve sıcak bir çekirdek gibi duruyor; şifa evinin taşına, içeride yatan hastaların nefesine ve az önce mühürden kurtulan kapıya sessizce bağlanıyordu.

Serdar, sokağın ortasında kalmadı.

Morkos’un ardından bakmadı. Zafer kazanmış adam gibi durmak tehlikeliydi. Halkın önünde fazla uzun görünmek de. Çatıda ortaya çıkarak zaten kendini göstermişti. Rasimon onu görmüştü. Morkos onu duymuştu. Şehir artık onun sesini tanıyordu. Bundan sonra görünür olmak silah olduğu kadar yük de olacaktı.

Kuşağındaki künye bedenine bastırdı.

Küçük, paslı, imkânsız metal.

SERDAR YALIN.

0 Rh+.

Kendi adı, kendi kanı, kendi henüz açıklanmamış kıyameti.

Ama şimdi onu düşünecek zaman değildi.

Çünkü Morkos giderken ardında daha yakıcı bir şey bırakmıştı.

Nikos.

Genç yardımcı şifa evinin içinde, kapının hemen gerisindeki gölgede duruyordu. İçeri alınmıştı ama içerideymiş gibi değildi. Eşiğe yakın durmuş, sanki her an yeniden dışarı çağrılacakmış gibi sırtını tam duvara verememişti. Sol eli göğsüne yakın, sargı bezinin içinde saklıydı. Omuzları içeri çökmüş, başı eğilmişti. Leya onu içeri aldırmıştı ama konuşmamıştı. Şimdi konuşmamak, konuşmaktan daha ağırdı.

Serdar onun yüzüne baktı.

Nikos gözlerini kaçırdı.

Bu tek başına suç değildi.

Korkmuş insanlar da göz kaçırırdı. Utananlar da. Aldatılanlar da. Suçlular da. İşin zorluğu buradaydı. İnsan yüzü, kanıt değil sadece ihtimal verirdi. Kanıt başka yerdeydi.

Sol elde.

Sargıda.

Mermer şemanın üzerindeki taze kanda.

Serdar şifa evinin içine girdiğinde, dışarıdaki halkın uğultusu kapının taş pervazında kesildi. İçeride hasta kokusu vardı: kaynamış su, kantaron yağı, sirke, ter, ateş, temizlenmiş yara, eski taş, bitki ve yorgun insan nefesi. Bu koku Serdar’a artık yalnız hastalık değil, direniş gibi geliyordu. Leya’nın evi gerçekten ev değildi; cepheydi. İçinde silah yoktu ama her bez, her kap, her ot, her kaynatılmış su çanağı Morkos’un mühür düzenine karşı tutulmuş küçük bir mevziydi.

Nikos o mevzinin içinde en zayıf taştı.

Ve zayıf taş duvarı yıkabilirdi.

Leya, Serdar’ın bakışını gördü.

“Şimdi değil,” dedi.

Sesi alçaktı ama kesindi.

Serdar ona döndü.

“Şimdi.”

“İçeride hastalar var.”

“Bu yüzden şimdi.”

Leya’nın gözleri sertleşti.

“Nikos’un eli kanıyor.”

“Evet.”

“Önce bakacağım.”

“Bakacağız.”

Bu tek kelime, aralarındaki havayı gerdi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Burada sorgu yapılmaz.”

“Burada sızıntı varsa, burası zaten sorgu odasına çevrilmiş demektir.”

Leya’nın yüzü bir an öfkeyle karardı.

Serdar sesini düşürdü ama sertliğini azaltmadı.

“Morkos kapıya bir saat içinde nokta atışı geldi. Şifa evini mühürlü depo yapmaya hazır geldi. Nikos’u yanında getirdi. Elinde sargı var. Biz mermerde taze kan bulduk. Bu tesadüf değil.”

“Nikos çocuk.”

“Çocuk olması onu tehlikesiz yapmaz.”

“Bu cümleyi sevmedim.”

“Ben de sevmiyorum.”

Leya’nın cevabı gecikmedi:

“Sevmediğin cümleleri çok rahat kullanıyorsun.”

Serdar bir an sustu.

Bu doğruydu.

Ama savaşta doğru olan her şey güzel söylenmezdi.

“Bir sızıntı bütün ağı öldürür,” dedi. “Bunu bilmek zorundayız.”

Leya’nın eli göğsüne gitti. Kolyeyi tuttu.

“Ben insanları ağ diye görmem.”

“Ben de ölsünler diye görmüyorum.”

Bu cümle Leya’yı durdurdu.

Serdar devam etti:

“Bugün Morkos kapıya mühür vurmadı. Ama saymak istediği şey otlar değildi. Kim iyileşti, kim yardım aldı, hangi eve ne gitti, kim senin kapına geldi; bunları sayacaktı. Biri ona kapıyı gösterdi. Belki istemeden. Belki korkudan. Ama gösterdi.”

Leya’nın bakışı istemsizce Nikos’a kaydı.

Genç yardımcı bunu fark etti.

Daha da küçüldü.

Tarhun arka kapıdan içeri girdiğinde üzerinde taş tozu vardı. Sağ elinin kenarında yeni bir çizik açılmıştı. Arka geçidi yoklarken olmuş olmalıydı. Kanı önemsemedi. Gözleri hemen odadaki gerginliği aldı. Serdar. Leya. Nikos. Sargılı el. Sessizlik.

Tarhun’un yüzü ağırlaştı.

“Demek sıra buna geldi,” dedi.

Leya döndü.

“Sen de başlamayacaksın.”

Tarhun’un sesi kabaydı ama içinde kırık bir adalet duygusu vardı.

“Başlamadık. O başlamış.”

Nikos titredi.

Bu hareket, Leya’nın içgüdüsünü tetikledi. Hemen ona doğru döndü.

“Nikos, otur.”

Genç adam hareket etmedi.

Serdar onun yüzünü izledi.

Emir duyduğunda değil, şefkat duyduğunda daha çok korkuyordu.

Bu önemliydi.

Demek suçluluk, ceza korkusundan daha ağırdı.

Serdar bir adım attı.

Nikos geri çekildi.

Serdar durdu.

Bu da önemliydi. Eğer üzerine yürürse, çocuk ya kapanacak ya patlayacaktı. İkisinin de zamanı değildi.

“Nikos,” dedi.

Sesini bilerek düz tuttu.

Ne tehdit.

Ne şefkat.

Sadece ad.

Genç yardımcı başını kaldırmadı.

Serdar devam etti:

“Mermerdeki kan senin mi?”

Leya’nın yüzü Serdar’a döndü.

Bu kadar doğrudan sormasını beklememişti.

Tarhun’un eli kılıcına yakın durdu.

Nikos’un nefesi kesildi.

Cevap gelmedi.

Serdar ikinci kez sormadı. Sorguda aynı soruyu gereğinden erken tekrarlamak, kişiye yalanı toparlama zamanı verirdi. Sessizlik bazen en iyi baskıydı. Özellikle suçlu değil, korkmuş biriyle konuşurken. Korkmuş insan boşluğu doldurmak isterdi.

Nikos doldurmadı.

Sadece sargılı elini daha çok sakladı.

Serdar o ele baktı.

Sonra Leya’ya döndü.

“Bak.”

Leya’nın sesi sert çıktı.

“Ben zaten bakacaktım.”

“Şimdi.”

Leya, Nikos’a yaklaştı. Bu kez adımları yumuşaktı. Serdar’ınkinden farklı. Bir yaralıya yaklaşan şifacı adımı. Nikos geri çekilmeye çalıştı ama arkasında duvar vardı. Leya onun bileğini tutmadı. Avucunu açık tuttu.

“Elini ver.”

Nikos başını iki yana salladı.

“Leya…”

Sesi çocuk gibi çıktı.

Bu ses, odadaki herkesi farklı yerden vurdu.

Leya’nın yüzü yumuşadı.

Tarhun’un çenesi daha da sertleşti.

Serdar’ın içindeki soğuk hesap bir an çatladı ama dağılmadı.

Leya tekrar etti:

“Elini ver.”

Nikos bu kez itiraz etmedi.

Sol elini yavaşça uzattı. Sargı bezi kirlenmişti. Kenarında kurumuş kan vardı. Leya bezi açmaya başladı. Parmakları özenliydi ama yüzü gergindi. Bez her tur çözüldükçe odanın havası daha da ağırlaştı.

Kesik ortaya çıktığında kimse hemen konuşmadı.

Elin üstünde, başparmakla işaret parmağı arasına yakın, çapraz inen taze bir yaraydı. Derin değildi. Damar açmamıştı. Ama hızlı kanamış olmalıydı. Kenarları temiz değil, sürtünmeyle açılmıştı. Keskin bir bıçaktan çok mermer kenarına ya da sivri metal çıkıntıya çarpma iziydi.

Serdar’ın gözünde mermer şemanın kenarı canlandı.

Kan damlası.

Boş daire.

Alt hattı açığa çıkaran koyu damar.

Leya da aynı şeyi gördü.

Yüzündeki ifade değişti.

Kırgınlık önce geldi.

Öfke sonra.

En son, daha ağır bir şey: acı.

Tarhun bir adım attı.

“Sen miydin?”

Nikos cevap vermedi.

Tarhun’un sesi yükseldi:

“Sen miydin?”

Nikos dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere çöktü.

Leya hemen eğildi ama Serdar elini kaldırdı.

“Bırak.”

Leya ona öfkeyle baktı.

Serdar’ın sesi daha alçaktı:

“Düşsün. Bu düşüş yaradan değil.”

Nikos dizlerinin üzerinde iki büklüm oldu. Sargılı eli göğsüne bastı. Hıçkırık gibi ama tam ağlama olmayan boğuk sesler çıkardı. Sonra kelimeler döküldü.

“Ben istemedim.”

Tarhun acı bir kahkaha gibi nefes verdi.

“Hiç kimse istemez zaten.”

Nikos başını salladı.

“Ben istemedim. Yemin ederim istemedim.”

Leya’nın sesi kısılmıştı.

“Nikos.”

Genç adam başını kaldırdı. Gözleri kızarmış, yüzü utanç ve korkuyla yıkanmıştı.

“Annem,” dedi.

Tek kelime.

Oda sessizleşti.

Nikos devam etti:

“Annemin ilacı onların deposundaydı. Aylardır. Borç yazdılar. Önce yağ borcu dediler. Sonra un. Sonra kardeşimin kışlık payı. Sonra annemin nefes karışımı. Ben öderim dedim. Şifa evinde çalışıyorum dedim. Morkos’un adamı güldü. ‘O zaman dinlersin,’ dedi.”

Leya’nın yüzündeki öfke yavaşça başka bir şeye dönüştü.

Dehşet.

Çünkü bu yalnız Nikos’un suçu değildi.

Bu, şifa eksikliğinin silaha çevrilmiş hâliydi.

Nikos sözlerini zor toparlıyordu.

“İlk başta sadece kim geldi diye sordular. Kim hasta, kim iyileşti. Hangi evde ateş var. Kim borçlu. Ben… ben bazen söyledim. Küçük şeyler sandım. Sonra liman gecesinden önce beni yakaladılar. Annemin karışımını kestiler. Kardeşimi preslerin yanına götürdüler. ‘Yabancının nerede olduğunu bilmek istiyoruz,’ dediler. Ben bilmiyorum dedim. Gerçekten bilmiyordum.”

Serdar sessizce dinledi.

Nikos’un nefesi hızlandı.

“Sonra demirci dükkânını sordular. Tarhun’un yanına kim gidiyor, Leya ne konuşuyor, yabancı ne zaman geliyor. Ben… ben sadece bir kere baktım. Sadece bakacaktım. Şemayı anlamadım. Yemin ederim anlamadım. Taşın altında çizgiler vardı. Kan… elimi kestim. Korktum. Kaçtım.”

Tarhun’un yüzü taş gibi oldu.

“Benim dükkânıma girdin.”

Nikos ona bakamadı.

“Kapı açıktı sanmıştım.”

“Yalan.”

Nikos ağlamaya başladı.

“Evet.”

Bu itiraf, Tarhun’u daha da öfkelendirdi.

“Benim kapımı açtın.”

“Bana nasıl yapılacağını gösterdiler.”

Serdar’ın bakışı keskinleşti.

“Kim?”

Nikos yutkundu.

“Rasimon’un adamlarından biri. Adını bilmiyorum. İnce demir verdi. Sürgünün nereden oynatılacağını söyledi. Ben yapamam dedim. ‘Annen bu gece nefes alır mı, onu da yapamazsın,’ dedi.”

Leya gözlerini kapattı.

Bu cümle ona bir bıçak gibi girdi.

Tarhun kılıcını yarım çekti.

“Yeter.”

Serdar hemen döndü.

“Kılıcı indir.”

Tarhun’un gözleri alevlendi.

“Bizi sattı.”

“Kılıcı indir.”

“Demirci dükkânına girdi. Şemayı gördü. Morkos’u kapıya getirdi.”

“Evet.”

“Ve sen onu koruyorsun.”

“Hayır.”

Serdar’ın sesi buz gibi oldu.

“Onu kullanacağız.”

Bu cümle odadaki havayı bir kez daha değiştirdi.

Leya başını kaldırdı.

“Neyi?”

Serdar Nikos’a baktı.

Genç adam dizlerinin üzerinde donmuştu. Affedilmeyi beklerken daha ağır bir şey duymuştu: görev.

Serdar konuştu:

“Onu dışarı atarsak Morkos yeni birini bulur. Onu öldürürsek Morkos korkudan daha iyi bir casus yaratır. Onu affedip hiçbir şey olmamış gibi davranırsak, aynı ip yarın yine boğazımıza takılır.”

Leya ayağa kalktı.

“Bir çocuğu yem yapmayacaksın.”

“Yem değil.”

“Ne peki?”

“Damar.”

Leya’nın yüzü karardı.

Serdar devam etti:

“İhanet bazen kesilip atılacak yara değildir. Doğru yerden bastırırsan düşmanın nabzını verir.”

Tarhun kılıcı hâlâ yarım çekili tutuyordu.

“Bu çocuk damarsa, kanı kirli.”

Leya öfkeyle ona döndü.

“Tarhun!”

Serdar araya girdi.

“Kan kirli değil. Yol kirli.”

Bu cümle, Nikos’un ağlamasını bir an kesti.

Serdar dizlerinin üzerine çömelerek onunla aynı seviyeye geldi. Bu hareket Leya’yı şaşırttı. Tarhun da sustu. Serdar’ın yüzü sertti ama tepeden bakmıyordu artık.

“Nikos,” dedi.

Genç adam zorla başını kaldırdı.

27. Bölüm 4 - 14. Sahne Zayıf Taş

“Bundan sonra Morkos’a bilgi vermeye devam edeceksin.”

Nikos’un yüzü bembeyaz oldu.

Leya sertçe konuştu:

“Hayır.”

Serdar elini kaldırdı ama gözlerini Nikos’tan ayırmadı.

“Dinle.”

Nikos neredeyse fısıldadı:

“Yapamam.”

“Yaptın zaten.”

Bu cümle acımasızdı.

Ama gerçekti.

Serdar devam etti:

“Şimdi fark şu: Bundan sonra duyduğun her şey, bizim onun duymasını istediğimiz şey olacak.”

Leya’nın sesi keskinleşti.

“Sen onu yeniden Morkos’un önüne göndereceksin.”

“Zaten Morkos’un önünde. Biz görmezden gelirsek, tek başına kalacak.”

“Onu koruyacağız.”

“Evet.”

“Bu mu korumak?”

“Onu yalnız suçlu yaparsan Morkos kazanır. Sadece mağdur yaparsan yine Morkos kazanır. Nikos’un hayatta kalması için ona doğru bir rol vermek zorundayız.”

Leya’nın gözleri dolmadı ama sesi değişti.

“Rol değil. İnsan.”

“İnsan olduğu için rolü dikkatli vereceğiz.”

Bu kez Leya hemen cevap vermedi.

Serdar’ın sesi yumuşamadı ama açıklığa kavuştu.

“Nikos Morkos’a yarın şifa evinde korku olduğunu söyleyecek. Leya’nın depodaki bazı otları gizlemeye çalıştığını söyleyecek. Tarhun’un arka geçitte uğraştığını ama başaramadığını söyleyecek.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Bu ne işe yarar?”

“Morkos’u yanlış kapıya baktırır.”

“Rasimon?”

Serdar’ın cevabı daha dikkatliydi.

“Rasimon daha zor inanır. O yüzden yalan basit olmayacak. Gerçek parçaları olacak.”

Leya gerildi.

“Hangi gerçekler?”

“Şifa evi baskı altında. Arka geçit var. Tarhun orayı yokladı. Nikos korkuyor. Bunlar gerçek. Ama mühürlü oda, künye, kolye, alt hat yok.”

Künye kelimesini kullanmadı.

Ama kuşağındaki kesenin ağırlığı cümlenin içinde durdu.

Leya bunu hissetti.

Tarhun da.

Nikos başını sallıyordu.

“Yapamam. Onlar anlar.”

Serdar ona baktı.

“Anlamazlar mı, anlamalarını mı istersin?”

Nikos dondu.

Bu soru, suçtan çok korkuyu hedef almıştı.

Serdar daha alçak konuştu:

“Morkos’un adamları sana ne söyledi?”

“Annem…”

“Evet. Annen. Kardeşin. Borç. İlaç. Bunları biliyoruz. Şimdi onları geri almanın tek yolu, onların seni hâlâ korkudan hareket ediyor sanması.”

Leya bir adım yaklaştı.

“Annesi nerede?”

Nikos fısıldadı:

“Zeytin preslerinin altındaki eski işçi evlerinde. Kardeşim de orada.”

Tarhun’un yüzü değişti.

“Presler Morkos’un ikinci hattı.”

Serdar başını salladı.

“Biliyorum.”

“Oraya girmek kolay değil.”

“Kolay olsaydı rehin tutmazlardı.”

Leya sertçe konuştu:

“Önce onları çıkaracağız.”

Serdar ona baktı.

“Evet. Ama Nikos’un ipini hemen koparırsak, Morkos rehinelerin değerini kaybettiğini anlar. O zaman ya yerlerini değiştirir ya öldürür.”

Leya’nın yüzü bembeyaz oldu.

Serdar bu cümleyi söylemek istememişti.

Ama söylemesi gerekiyordu.

Nikos hıçkırdı.

“Hayır.”

Serdar ona döndü.

“Bu yüzden panik yok. Bundan sonra her adım planla.”

Tarhun kılıcını sonunda kınına itti.

Ses ağırdı.

“Ben preslere girerim.”

“Henüz değil,” dedi Serdar.

Tarhun gözlerini devirdi.

“Bu kelimeyi artık duymak istemiyorum.”

“Duyacaksın.”

“Komutanım gibi konuşuyorsun.”

Kelime çıktıktan sonra oda dondu.

Tarhun da dondu.

Bu kez herkes duydu.

Leya’nın bakışı Tarhun’a, sonra Serdar’a döndü.

Nikos bile ağlamayı kesti.

Tarhun yüzünü sertleştirdi.

“Söz ağızdan kaçtı.”

Serdar sakin kaldı.

“Bazen ağızdan değil, bedenden çıkar.”

Tarhun cevap vermedi.

Ama gözleri bir an uzaklaştı.

Belki yağmur.

Belki çukur.

Belki halat.

Belki hiçbir şey.

Serdar bunu zorlamadı.

Konuyu göreve döndürdü.

“Nikos.”

Genç adam yeniden ona baktı.

“Bugün Morkos’a gitmeyeceksin. Onun adamı seni bulacak. Bulduğunda korkmuş olacaksın. Bunu oynamana gerek yok. Zaten korkuyorsun.”

Nikos acıyla başını eğdi.

“Ne söyleyeceğim?”

“Şifa evinde Leya’nın sana kızdığını. Beni görmediğini. Tarhun’un arka duvardaki geçitle uğraştığını ama Serdar’ın kaçtığını bilmediğini.”

Leya kaşlarını çattı.

“Serdar kaçtı?”

“Evet.”

“Bu seni zayıf gösterir.”

“İyi.”

Tarhun anlamadı.

Serdar açıkladı:

“Morkos beni meydanda gördü. Rasimon beni tünelde gördü. Eğer Nikos ‘Serdar hâlâ şifa evinde’ derse yalan kokar. ‘Kaçtı, ama Leya ona kızgın’ derse, Morkos aramıza çatlak girdiğini düşünür.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Bunu sevmiyorum.”

“Ben de.”

“Yine de yapacaksın.”

“Evet.”

“Beni ona kızgın göstereceksin.”

Serdar’ın cevabı sessizdi:

“Zaten kızgınsın.”

Leya sustu.

Bu doğruydu.

Ama Serdar’a değil sadece. Nikos’a. Morkos’a. Kendisine. Şifa eksikliğinin bir çocuğu ihanete sürüklemesine. Kendi evinin kapısında hastalarını savunmak zorunda kalmasına. Aylin’in kolyesinin avucunda hâlâ sıcak durmasına. Bütün bunlara kızgındı.

Serdar devam etti:

“Gerçeğin üstüne yalan koyacağız. Yalan tek başına durmaz. Gerçeğe yaslanırsa yürür.”

Tarhun düşük sesle konuştu:

“Bu işi fazla iyi biliyorsun.”

Serdar ona baktı.

“Keşke bilmeseydim.”

Oda sessizleşti.

Dışarıdan halkın dağılma sesleri geliyordu. Kapı aralıkları kapanıyor, sokak normalmiş gibi davranmaya çalışıyordu. Şifa evinin içinde ise normal diye bir şey kalmamıştı. Hasta çocuğun nefesi bir köşede hırıltılı ama düzenliydi. Yaralı işçi uykuda inledi. Bir yaşlı kadın su kabını yere bıraktı. Hayat, bütün bu ihanet ve strateji konuşmasının ortasında devam ediyordu.

Leya bunu duydu.

O seslere döndü.

Sonra Nikos’a baktı.

“Annenin adı ne?”

Nikos şaşırdı.

“Deme.”

Serdar onu durdurdu.

Leya öfkeyle döndü.

“Ne?”

Serdar’ın sesi netti.

“Burada herkes iyi niyetli değilse, daha fazla isim vermiyoruz.”

Leya’nın gözleri acıyla daraldı.

Ama haklı olduğunu anladı.

Nikos da.

Genç adam başını eğdi.

“Tamam.”

Leya onun elini tekrar sardı. Bu kez çok daha sessizdi. Sargıyı sıkı ama can yakmayacak şekilde bağladı. Sonra Nikos’un yüzüne baktı.

“Ben seni affetmedim,” dedi.

Nikos’un yüzü çöktü.

Leya devam etti:

“Ama seni Morkos’a da bırakmadım.”

Bu cümle, Nikos için affedilmekten daha ağırdı.

Çünkü affedilmek insanı rahatlatırdı.

Bırakılmamak ise sorumluluk verirdi.

Nikos başını eğdi.

“Ne yaparsanız yapın,” dedi. “Annemle kardeşimi kurtarın. Ben… ne isterseniz yaparım.”

Serdar hemen cevap verdi:

“Ne istersek değil. Ne gerekiyorsa.”

Bu ayrım önemliydi.

Nikos başını salladı.

Tarhun kapıya yöneldi.

“Ben preslerin yolunu kontrol ederim.”

Serdar onu durdurdu.

“Tek gitmeyeceksin.”

“Yine mi?”

“Evet.”

“Ben çocuk değilim.”

“Ben de seni çocuk gibi korumuyorum. Rasimon seni okudu. Demirci. Kapı açan el. Benim emrime uyan adam. Seni izlerse, preslere gittiğini anlar.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Ne yapacağız?”

“Önce yanlış haber gidecek. Sonra Rasimon’un nasıl hareket ettiğini göreceğiz. Pres hattına ondan sonra girilecek.”

Leya yavaşça sordu:

“Bu gece mi?”

Serdar cevap vermeden önce dışarıdaki ışığa baktı. Güneş yükselmişti. Bir günleri vardı. Belki daha az. Şifa evi kapısı bugün mühürlenmemişti ama bu geçici bir boşluktu. Morkos’un rehin tuttuğu anne ve kardeş, Nikos’un boynundaki ipti. O ip kopmadan, her bilgi sızma ihtimali olarak kalacaktı.

“Bu gece,” dedi.

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Yine gece.”

“Gündüz Morkos’un.”

Tarhun tamamladı:

“Gece bizim.”

Bu cümleyi söylediğinde, kendi sesinden de irkildi.

Serdar ona baktı.

Yılmaz’ın gölgesi bir an Tarhun’un yüzünden geçti.

Sonra kayboldu.

Leya kolyeyi göğsüne yakın tuttu.

“Nikos nerede kalacak?”

Serdar cevap verdi:

“Burada. Görünür yerde. Kaçıyormuş gibi davranmayacak. Ama yalnız da bırakılmayacak.”

Nikos başını kaldırdı.

“Bana güvenmiyorsunuz.”

Tarhun hemen cevap verdi:

“Hayır.”

Leya ona sertçe baktı.

Serdar daha ölçülü konuştu:

“Güven, şimdi yeniden kurulacak. Sözle değil. Görevle.”

Nikos bunu kabul etti.

Zaten başka seçeneği yoktu.

Ama Serdar onun yüzünde yalnız çaresizlik görmedi. Çok küçük bir şey daha vardı. Belki ilk kez Morkos’un ipinin öbür ucunda başka bir el olduğunu hissetmişti. O el sertti. Bağışlayıcı değildi. Ama Morkos’un eli gibi boğmuyordu.

Serdar ayağa kalktı.

Kuşağındaki künye yine bedenine değdi.

Kendi sırrı içeride kalmıştı.

Nikos’un sırrı açılmıştı.

İki sır da patlamamıştı.

Şimdilik.

Leya onun yanına geldi.

Alçak sesle konuştu:

“Onu kullanacağız dedin.”

“Evet.”

28. Bölüm 4 - 14. Sahne Nabız ve Dil

“Bu kelimeyi bir daha onun yanında böyle söyleme.”

Serdar ona baktı.

Leya’nın gözleri sertti.

“Çünkü Morkos da onu kullandı. Aradaki farkı sadece niyetle koruyamazsın. Dilinle de koruyacaksın.”

Serdar bu uyarıyı aldı.

İtiraz etmedi.

“Tamam.”

Leya bir an şaşırdı.

Sonra başını hafifçe eğdi.

“Bu çocuk bizi sattı.”

“Evet.”

“Ama o da satılmış.”

“Evet.”

“İkisi aynı şey değil.”

“Biliyorum.”

Leya’nın sesi çok alçak çıktı:

“Umarım gerçekten biliyorsundur.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü bu cümle, yalnız Nikos için değildi.

Künye için de geçerliydi.

Tarhun için.

Leya’nın kolyesi için.

Serdar’ın kendi geçmişi için.

İnsan bazen ihaneti dışarıda arar, oysa ihanet çoğu zaman zorlanmış bir yerden sızardı. Kapıyı kıran düşman değil, kapı aralığına sıkışmış korku olurdu. Nikos o korkuydu. Kesilip atılırsa Morkos bir başka korku bulurdu. Bastırılırsa kan durabilirdi. Doğru yerden tutulursa, düşmanın nabzını verebilirdi.

Serdar şifa evinin kapısına yürüdü.

Dışarı baktı.

Sokak boşalmıştı.

Ama tamamen değil.

Uzakta, bir köşe gölgesinde Rasimon’un durduğu yer artık boştu. Bu da onun hâlâ yakın olduğu anlamına geliyordu. İyi avcılar boşluğu da iz bırakmak için kullanırdı.

Serdar içeri döndü.

“İlk haber bugün gidecek,” dedi.

Nikos titredi.

Leya’nın yüzü sertleşti.

Tarhun elini kılıcının kabzasına değil, kemerindeki küçük alete götürdü. Bu iyiye işaretti. Kılıçtan çok kilit düşünmeye başlamıştı.

Serdar devam etti:

“Nikos korkacak. Leya ona kızmış olacak. Ben kaçmış olacağım. Tarhun arka geçidi açamamış olacak. Morkos, şifa evinin içeriden çatladığını düşünecek.”

Leya sordu:

“Ya Rasimon?”

Serdar’ın cevabı ağırdı.

“Rasimon yalanın doğru yerinden kırılıp kırılmadığına bakacak.”

“Ve?”

“Biz de onun nereye baktığına bakacağız.”

Şifa evinin içinde kimse konuşmadı.

Hasta çocuk uykusunda bir kez derin nefes aldı.

Bu küçük nefes, odadaki bütün strateji cümlelerinden daha gerçekti.

Serdar o nefesi duydu ve kararının nedenini yeniden hatırladı.

Morkos’un ipini tersinden tutacaklardı.

Nikos’u yakmak için değil.

O çocuğun annesini, kardeşini ve bu evdeki bütün nefesleri kurtarmak için.

İhanetin yüzü ortaya çıkmıştı.

Ama yüz, bir düşmanın yüzü değildi.

Korkmuş bir çocuğun yüzüydü.

Ve savaşın en kirli tarafı buydu: Bazen düşmanın açtığı yara, senin korumak zorunda olduğun bedende kanardı.

15 Künye, Kolye ve Susulan Gerçek

Gün, Tralleis’in üzerinden ağır ağır çekilirken şifa evinin arka odasına mor ve gri bir sessizlik çöktü.

Bu sessizlik sabahki kuşatmanın sessizliğinden farklıydı. Sabahki sessizlikte dışarıda Morkos’un adamları, kalkanlar, mızraklar, balmumu, kayıtçı ve şehrin üzerine gerilen görünür bir tehdit vardı. Şimdi ise kapının önünde muhafız yoktu. Mühür vurulmamıştı. Morkos’un asası taş zeminde yankılanmıyordu. Halk dağılmış, sokaklar kendini akşamın sıradan yorgunluğuna bırakmıştı.

Ama tehlike azalmamıştı.

Sadece biçim değiştirmişti.

Şifa evinin içinde hastalar usul usul nefes alıyordu. Ateşi sabah düşürülen çocuk, annesinin dizine başını yaslamış uyuyor; yaralı işçi derin ve ağır soluklarla sancının içinden geçiyor; yaşlı kadınlardan biri, ocaktaki suyun taşmaması için arada bir kapağı kaldırıp bakıyordu. Leya ön odada Nikos’un elini yeniden sarmış, sonra onu su ve temiz bez taşımaya göndermişti. Nikos her hareketini ölçerek yapıyor, kimsenin gözüne fazla bakmıyor, ama bu kez kaçmıyordu.

Bu iyi miydi, kötü mü, Serdar henüz karar veremiyordu.

İhanetin yüzü açılmıştı.

Ama ihanet, kesilip atılacak kadar basit bir yara değildi. Morkos’un tuttuğu ip, Nikos’un boğazından annesine, kardeşine, ilaç deposuna ve borç defterine uzanıyordu. O ipi bir hamlede koparırlarsa, ucundaki insanlar düşebilirdi. Tutarlarsa, elleri yanacaktı. Serdar bunu biliyordu.

Bugün öğrendikleri her şey ipti.

Nikos’un korkusu.

Rasimon’un merakı.

Tarhun’un ağzından çıkan komutanım kelimesi.

Leya’nın avucunda ısınan kolye.

Ve Serdar’ın kuşağında susan künye.

Arka odada yalnız kaldığı kısa anda, Serdar nihayet elini kuşağının iç kıvrımına götürdü.

Küçük keseyi çıkardı.

Kesenin ağzını açmadan önce bir süre bekledi. Sanki içindeki şey bir metal parçası değil de, yanlış zamanda açılırsa bütün odayı dolduracak bir gazdı. Dışarıda akşamın son ışığı dar pencereden içeri sızıyor, masanın üzerindeki cılız kandil titrek bir sarı halka bırakıyordu. O ışıkta her şey olduğundan daha eski, daha yorgun ve daha gerçek görünüyordu.

Serdar keseyi açtı.

Paslı askerî künye avucuna düştü.

Küçük metal parçası beklediğinden daha soğuktu. Bütün gün bedeninin sıcaklığına yakın durmuştu ama yine de ısınmamıştı. Sanki kendi zamanını koruyor, bu çağın etine ve sıcaklığına karışmayı reddediyordu. Kenarları aşınmıştı. Zincirin bazı halkaları kararmış, birkaçı taş tozuyla dolmuştu. Üzerindeki yazı ise pasın ve yılların içinden hâlâ okunuyordu.

SERDAR YALIN

0 Rh+

Serdar başparmağını harflerin üzerinden geçirmedi.

Dokunmaya cesaret edemedi.

Bir insanın kendi adını bir mezar taşında görmesi nasıl bir şeyse, bu ona benziyordu ama tam olarak o değildi. Çünkü bu bir ölüm bildirimi gibi durmuyordu. Daha çok, henüz yaşanmamış bir görev devrinin soğuk imzasıydı. Mühürlü odadaki taş nişte bekleyen metal, ona “öldün” dememişti.

“Buradasın,” demişti.

Ya da daha kötüsü:

“Burada olacaksın.”

Serdar künyeyi masanın üzerine koymadı. Avucunda tuttu. Masaya koyarsa, odadaki diğer şeyler de ona bakacakmış gibi geldi. Kandil, şifa kapları, temiz bezler, Leya’nın kullandığı bıçak, su çanağı… Hepsi bu imkânsız metali tanık gibi görecekti.

Fakat başka bir metal daha vardı.

Bu kez Serdar’da değil.

Leya’nın üzerinde.

Hayat ağacı kolyesi.

Serdar gözlerini kapatmadan, sabahki görüntüyü hatırladı: Leya’nın avucunda ısınan gümüş; mühürlü kapıdaki hayat ağacı sembolüne yaklaştığında taşın içinden geçen titreşim; kapının, Serdar’ın ip halkasına, Leya’nın kolyesine ve Tarhun’un nizam çizgisine aynı anda cevap vermesi. Kolyenin Leya’ya ait olduğu artık yalnız duygusal bir ihtimal değildi. Kapı onu tanımıştı.

Tıpkı künyenin Serdar’ı beklemesi gibi.

Tıpkı geometrik çizginin Tarhun’un elini yakalamış gibi davranması gibi.

Üç metal yoktu belki.

Ama üç işaret vardı.

Künye.

Kolye.

Ve Tarhun’un taşta uyanan adı konmamış izi.

Serdar künyeyi yeniden avucunda kapattı.

O metal tek başına bile ağırdı. Ama Leya’nın kolyesiyle aynı cümleye konduğunda ağırlığı değişiyordu. Kolye, Aylin’in kayıp hafızasına açılan ince, canlı, zarif bir kapı gibiydi. Künye ise Serdar’ın henüz yaşanmamış geleceğine çakılmış sert, köşeli ve askeri bir çiviydi. Biri hayat ağacıydı. Diğeri kan grubu. Biri kök ve dal söylüyordu. Diğeri isim ve kan. Biri şifanın diliyle, diğeri kayıt ve kimlik diliyle konuşuyordu.

İkisi de insanı çağırıyordu.

Ama aynı yere değil.

Serdar’ın zihni, gün boyunca ertelediği soruya geri döndü.

Bunu Leya’ya söylemeli miydi?

Künyeyi onun önüne koysa ne olurdu?

Belki Leya’nın hafızasında bir kapı açılırdı. Belki Aylin’in adı daha net dönerdi. Belki 2005, revir, çukur, halat ve Yılmaz bir çizgi hâlinde birleşirdi. Belki Serdar nihayet yalnız olmadığını, gördüklerinin sanrı değil düzen olduğunu ona gösterebilirdi.

Belki.

Ama belki de her şey kırılırdı.

Leya’nın hafızası tam açılmış bir kapı değil, taşın içinde basınç tutan bir çatlak gibiydi. Kolye ona dokunduğunda ısınıyor, kapıdaki hayat ağacıyla cevap veriyor, bazı cümleler dudaklarının kenarına kadar geliyor ama tamamlanmıyordu. Onu zorlamak, bilgi vermek değildi. Bazen yanlış anda verilen gerçek, insanı aydınlatmazdı. Sadece içindeki karanlığı hedef hâline getirirdi.

Serdar, bunu sahada öğrenmişti.

Bazı bilgiler mermi gibiydi.

Silahın içindeyken kontrol edilebilirdi.

Yanlış elde patlarsa dostu da düşmanı da ayırmazdı.

Künye de böyleydi.

O yalnız Serdar’ın sırrı değildi. Leya’yı ilgilendiriyordu. Tarhun’u ilgilendiriyordu. Morkos’u ilgilendiriyordu. Rasimon’u kesin ilgilendiriyordu. Mühürlü odayı, 2005 çukurunu ve henüz açılmamış gelecek hattını ilgilendiriyordu. Eğer bu metal yanlış anda açığa çıkarsa, Morkos bunu yabancı efsanesine çevirebilir, Rasimon bunun peşinden daha derine inebilir, Leya kırılabilir, Tarhun kendi içindeki çatlağa düşebilirdi.

Serdar’ın elindeki şey delildi.

Ama aynı zamanda tuzaktı.

Künyeyi saklamak yalan mıydı?

Bu soru, sabah Tarhun’un sorduğu soruya bağlandı.

Bana güvenmiyor musun?

Serdar, avucundaki künyeye baktı.

Güven, her şeyi hemen söylemek değildi.

Ama bu cümle, kolayca korkaklığın arkasına saklanabilirdi. Bunu da biliyordu. İnsan bazen “seni koruyorum” diyerek aslında kendini korurdu. Serdar’ın bundan kaçması gerekiyordu. Künye Leya’ya söylenmeyecekti.

Henüz.

Ama inkâr da edilmeyecekti.

Eğer sorarsa, yalan söylemeyecekti.

Bu karar, bir plan kadar keskin ama bir yara kadar ağrılıydı.

Kapı hafifçe gıcırdadı.

Serdar künyeyi anında avucunda kapattı.

Refleks hızlıydı.

Fazla hızlı.

Leya içeri girdiğinde bunu gördü.

Elindeki küçük kil kapta sıcak su vardı. Diğer elinde birkaç temiz bez. Kapıyı kapatmadı; sadece omzuyla biraz itti. Arka odanın alçak ışığında yüzü yorgun görünüyordu. Sabah Morkos’un karşısında duran kadının sert çizgileri hâlâ oradaydı ama şimdi o çizgilerin altında başka bir yorgunluk vardı. Nikos’un itirafını, annesini, kardeşini, Morkos’un şifayı nasıl ip yaptığını taşıyan bir yorgunluk.

Leya masaya yaklaşırken gözleri Serdar’ın kapalı avucuna gitti.

Sonra yüzüne.

Sonra yeniden avucuna.

Bir hekim, saklanan ağrıyı bakıştan tanırdı. Leya da saklanan gerçeği aynı dikkatle tanıdı.

“Benden bir şey saklıyorsun,” dedi.

Sesinde öfke yoktu önce.

Bu daha zordu.

Kırılmış güvenin henüz bağırmamış hâliydi.

Serdar avucunu açmadı.

Ama gözlerini de kaçırmadı.

“Evet.”

Leya bu dürüst cevaba hazırlanmış değildi. Elindeki kabı masaya bıraktı. Su, kabın içinde çok hafif dalgalandı.

“Evet mi?”

“Evet.”

“Bu kadar kolay mı söylüyorsun?”

“Yalan söylesem daha mı kolay olurdu?”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Bunu bana karşı kullanma.”

Serdar başını çok az eğdi.

“Haklısın.”

Bu kez Leya durdu.

Çünkü Serdar’ın geri çekilmesini beklemiyordu. Bir açıklama, savunma, emir tonu ya da her zamanki soğuk gerekçe bekliyordu. Serdar ise sadece hak verdi. Bu, tartışmayı bitirmedi ama yönünü değiştirdi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Ne saklıyorsun?”

Serdar’ın kapalı avucu ağırlaştı.

Künye içerdeydi.

Kendi adı.

Kendi kanı.

Mühürlü odadan alınmış ilk miras.

Leya’nın bunu bilmeye hakkı vardı.

Ama doğru an bu muydu?

Serdar cevap vermeden önce dışarıdan Nikos’un sesi duyuldu. Bir yaşlı kadına suyu nereye koyacağını soruyordu. Sesi hâlâ titriyordu. Ön odada hasta çocuk uykusunda hafifçe öksürdü. Tarhun dış avluda bir taşın yerini değiştiriyor olmalıydı; demirin taşa değen hafif sesi geldi. Şifa evi yaşıyordu. Kırılgan, tehdit altında ama yaşıyordu.

Serdar’ın cevabı bu seslerin içinden çıktı.

“Bir kanıt.”

Leya’nın kaşları çatıldı.

“Neye dair?”

“Benim buraya düşmediğime.”

Leya bir an hiçbir şey söylemedi.

Sonra çok alçak sesle sordu:

“Çağrıldığına mı?”

Serdar’ın nefesi değişti.

Bu kelimeyi o söylemişti daha önce, kendi içinde. Leya’nın ağzından çıkması beklenmedik bir yerden vurdu.

“Belki,” dedi.

Leya’nın bakışı keskinleşti.

“Bunu saklıyorsun.”

“Evet.”

“Neden?”

Serdar elini yavaşça masaya koydu ama avucunu açmadı. Bu hareket, sakladığı şeyi vermek değil, sakladığını kabul etmekti.

“Çünkü söylersem seni aydınlatacağımdan emin değilim,” dedi. “Sadece seni hedef hâline getirebileceğinden eminim.”

Leya’nın gözleri karardı.

“Ben kırılacak biri değilim.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse bana çocuk gibi davranma.”

“Davranmıyorum.”

“Benden gerçeği saklıyorsun.”

“Evet.”

“Bu nasıl çocuk yerine koymak değil?”

Serdar bir an sustu.

Kolay cevap vermek istemedi.

Çünkü kolay cevap hakaret olurdu.

“Çünkü bunu sen taşıyamazsın diye saklamıyorum,” dedi sonunda. “Bunu zaman taşıyamaz diye saklıyorum.”

Leya’nın yüzündeki öfke hemen geçmedi.

Ama cümle onu durdurdu.

Serdar devam etti:

“Morkos’un kulağı şifa evinin taşlarında bile olabilir. Nikos’un ipi daha yeni tersine çevrildi. Rasimon benim kuşağımda bir şey olduğunu gördü. Tarhun’un hafızası her emirde biraz daha çatlıyor. Senin kolyen kapıyı açtı. Bu odada söylenecek her büyük gerçek, sadece bizim aramızda kalmayabilir.”

Leya’nın eli istemsizce göğsüne gitti.

Kolyeyi tuttu.

Serdar o harekete baktı.

“Bak,” dedi yumuşamadan ama daha alçak bir sesle. “Senin üzerindeki şey de artık sadece takı değil.”

Leya kolyeyi bez keseden çıkardı.

Gümüş hayat ağacı, kandil ışığında zarif ve yorgun parladı. Artık ısınmıyordu. Ama Serdar, onun sıradan bir metal gibi durmadığını hissediyordu. Leya kolyeyi masaya koydu. Serdar’ın kapalı avucuna çok yakın değil, ama aynı ışık halkasının içine.

Bu iki nesne yan yana gelmedi.

Ama aynı ışıkta durdu.

Künye avuç içinde saklı.

Kolye masada açık.

29. Bölüm 4 - 15. Sahne Aynı Işığın Halkası

Gizlenen ve görünen.

Serdar, bu ayrımın ne kadar haksız göründüğünü fark etti.

Leya da fark etti.

“Ben bunu saklamıyorum,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Evet.”

“Sen saklıyorsun.”

“Evet.”

“Neden senin gerçeğin saklanıyor da benimki herkesin önüne çıkıyor?”

Bu soru, Serdar’ın beklediğinden daha doğruydu.

İçini acıttı.

Çünkü Leya haklıydı.

Kolyenin kapıdaki rolü ortadaydı. Leya, anlamadığı bir mirasın taşıyıcısı yapılmıştı. Serdar ise kendi mirasını avucunda kapalı tutuyordu. Bu adil değildi. Ama savaşta adalet her zaman eşit açıklık demek değildi.

“Çünkü seninki zaten çalıştı,” dedi Serdar. “Kapı onu tanıdı. Bunu artık geri alamayız. Benimki henüz çalışmadı.”

Leya’nın gözleri daraldı.

“Çalışmak?”

“Yanlış kelime.”

“Evet.”

Serdar düzeltmedi hemen.

Düşündü.

Sonra söyledi:

“Senin kolyen kapıda bir karşılık verdi. Bu herkesin gördüğü bir şey. Benim sakladığım şey ise henüz yalnızca bir delil. Eğer onu ortaya koyarsam, onu da karşılık vermeye zorlayabiliriz. Neye cevap vereceğini bilmiyorum.”

Leya’nın öfkesi bu kez biraz yavaşladı.

Çünkü bu bir savunma değil, gerçek bir korkuydu.

Serdar’ın korkusu.

O da korkuyordu.

Bunu görmek, Leya’nın yüzündeki sertliği tamamen dağıtmadı ama altında yeni bir dikkat açtı.

“Sen ondan korkuyorsun,” dedi.

Serdar kaçmadı.

“Evet.”

“Bir nesneden?”

“Hayır.”

“Neden?”

Serdar’ın cevabı kısık çıktı:

“Beni benden daha önce tanıyan şeylerden.”

Leya uzun süre ona baktı.

Oda sessizleşti.

Kandil alevi hafifçe titredi. Dışarıdan Tarhun’un adımları uzaklaştı. Nikos’un sesi kesildi. Akşam, şifa evinin taş duvarlarına daha koyu bir morlukla indi.

Leya yavaşça masadaki kolyeye dokundu.

Hayat ağacı motifinin gövdesinde parmağını gezdirdi. Köklerin dallara, dalların yeniden köke döndüğü o ince işçilik, ışıkta canlı bir damar gibi göründü. Leya’nın gözleri bir an odak dışına kaydı.

“Bazı yaralar…” dedi.

Serdar bütün bedeniyle durdu.

Cümle, havada yarım kaldı.

İşte an.

Eski Serdar olsaydı, tamamlatmaya çalışırdı.

Bazı yaralar ne?

Hatırlıyor musun?

Aylin?

Revir?

Çukur?

Yılmaz?

Kolyeyi nereden biliyorsun?

O sorular, yirmi bir yıllık açlığın içinden tek tek fırlamak istedi. Serdar onları tuttu. Zorla. Dişlerini sıkarak değil, daha büyük bir disiplinle. Çünkü artık öğrenmişti: hafıza, kilit gibi zorlanınca açılmaz; bazen içeriden parçalanır.

Serdar susmayı seçti.

Bu suskunluk pasif değildi.

Bir eylemdi.

Leya cümlenin devamını bulamadı. Parmakları kolyenin üzerinde biraz daha kaldı. Sonra geri çekildi.

Yüzünde hayal kırıklığı vardı.

Kendine.

Serdar’a değil.

“Bilmiyorum,” dedi.

Serdar yalnızca başını salladı.

“Tamam.”

Leya ona baktı.

“Tamam mı?”

“Evet.”

“Zorlamayacak mısın?”

“Hayır.”

Bu cevap, Leya’yı beklemediği kadar sarstı.

Çünkü Serdar’ın onu zorlamaya hakkı yoktu belki, ama ihtiyacı vardı. Ve bir insanın en büyük ihtiyacı karşısında durabilmesi, bazen bütün yeminlerden daha gerçek olurdu.

Leya’nın sesi daha alçak çıktı:

“İçindeki soruları duyabiliyorum.”

Serdar yorgun bir nefes verdi.

“Ben de.”

“Zor mu?”

“Evet.”

“Yine de susuyorsun.”

“Evet.”

“Neden?”

Serdar kapalı avucuna baktı.

Sonra kolyeye.

Sonra Leya’ya.

“Çünkü ipi çekmekle tutmak aynı şey değil.”

Bu cümle, odanın içinde yavaşça yerine oturdu.

Leya kolyeyi aldı.

Avucunda kapattı.

“Zamanı geldiğinde,” dedi, “bana söyleyeceksin.”

Serdar hemen cevap vermedi.

Leya’nın gözleri sertleşti.

“Bu bir soru değil.”

Serdar başını salladı.

“Söyleyeceğim.”

“Vaat gibi değil.”

“Plan gibi.”

Bu kez Leya’nın dudaklarında çok yorgun, çok kısa bir ifade geçti. Gülümseme değildi tam. Ama aralarındaki ağır havada küçük bir çatlak açtı.

“Bunu benden öğrendin,” dedi.

“Evet.”

“İyi.”

Sonra bir an durdu.

“Serdar.”

“Evet.”

“Ben kırılacak biri değilim. Ama bazen insan kırılmadan da yaralanır. Bana sakladığın şeyi söylerken bunu unutma.”

Serdar’ın cevabı sessiz ve netti:

“Unutmayacağım.”

Leya kapıya yöneldi.

Tam çıkmadan önce durdu.

Arkası dönüktü.

“Bugün Nikos’a yaptığın şey…”

Serdar bekledi.

Leya devam etti:

“Doğru olabilir. Ama doğru olan şeyler de insanı kirletir. Kendini sadece doğru yaptın diye temiz sanma.”

Serdar bu cümleyi aldı.

Ağırlığıyla.

“Sanmıyorum.”

Leya başını çok hafif çevirdi.

“İyi.”

Kapıdan çıktı.

Oda yeniden sessizleşti.

Ama bu sessizlik, önceki gibi zehirli değildi. Daha çok, ameliyattan sonra odada kalan kan, sirke ve temiz bez kokusu gibiydi. Yara hâlâ vardı. Fakat açılmış, görülmüş ve en azından şimdilik kanaması durdurulmuştu.

Serdar avucunu yavaşça açtı.

Künye oradaydı.

Kendi adı, kandil ışığında yeniden ortaya çıktı.

Masada kolyenin bıraktığı yerde hâlâ çok hafif bir sıcaklık varmış gibi geldi. Belki hayaldi. Belki metal gerçekten taşı ısıtmıştı. Belki de insan, bazı nesneler gittikten sonra bile onların yokluğunu sıcak sanıyordu.

Serdar künyeyi keseye koymadan önce bir kez daha baktı.

Bu metal, Leya’ya söylenecekti.

Tarhun’a da.

Ama şimdi değil.

Henüz değil.

Bu kez “henüz” kaçış değildi.

Planın parçasıydı.

Künyeyi kuşağındaki iç keseye yerleştirdi. Keseyi sıkıca kapattı. Sonra elini bir süre orada tuttu. Kendini o metalin çağrısına değil, verdiği karara bağlamak için.

Biri sevdiği kadının kayıp hafızasının kapısını taşıyordu.

Diğeri kendi adını taşıyan gömülü bir geleceği.

İkisi de aynı anda açılırsa, neyin hayatta kalacağını bilmiyordu.

Bu yüzden şimdilik yalnız biri açıkta kalacaktı.

Kolye Leya’nın avucunda.

Künye Serdar’ın kuşağında.

Ve aralarında susulan gerçek.

Dışarıdan Leya’nın sesi geldi. Nikos’a suyu fazla kaynatmamasını söylüyordu. Tarhun bir yerden homurdandı. Hasta çocuk uykusunda derin bir nefes aldı. Şifa evi, bütün kırılganlığına rağmen yaşamaya devam ediyordu.

Serdar ayağa kalktı.

Gece yaklaşırken yapacakları çok iş vardı.

Nikos’un yanlış haberi gönderilecek.

Pres hattı izlenecek.

Rasimon’un hangi kokuyu takip ettiği anlaşılacak.

Morkos’un bir günlük süresi bozulacak.

Ve mühürlü oda, karanlıkta açık kalmış bir soru gibi aşağıda bekleyecekti.

Serdar kapıya yürüdü.

Çıkmadan önce arka odaya bir kez daha baktı.

Kandil titriyordu.

Masa boştu.

30. Bölüm 4 - 15. Sahne Ertelenmiş İtiraf

Ama boşluk artık saklanmış bir yalan gibi değil, ertelenmiş bir itiraf gibi duruyordu.

Serdar içinden tek cümle geçirdi:

Zamanı geldiğinde.

Sonra dışarı çıktı.

16 Final: Avcı, Mühür ve Yeni Tuzak

Gece, Tralleis limanının üzerine mürekkep gibi yayıldı.

Gündüzün bütün sesleri yavaş yavaş çekilmişti ama şehir susmamıştı. Liman hiçbir zaman tam susmazdı. Gece de amfora ipleri gerilir, halat halkaları taş babalara sürtünür, su teknelerin karınlarına vurur, uzakta bir zincir ağır ağır yer değiştirir, nöbetçi adımları mermer zeminde kısa ve ölçülü yankılar bırakırdı. Gündüz bunlar kalabalığın içinde kaybolurdu. Gece ise her ses kendi gölgesini büyütürdü.

O gece Tralleis’in gölgeleri fazla uzundu.

Morkos’un malikânesi, limanın üst yamacında, hem depolara hem de şehrin iç sokaklarına bakacak biçimde kurulmuştu. Gündüzleri beyaz taşları ve geniş revaklarıyla zenginlik gösterirdi; gece ise bir karakoldan çok mezara benzerdi. Duvarların üstünde yağ lambaları yanıyor, her kapıda iki muhafız bekliyor, avlunun ortasındaki küçük havuzda su değil karanlık parlıyordu. Koku bile bu eve aitmiş gibi disiplinliydi: zeytinyağı, balmumu, temiz keten, mühür mumu, paslanmamış metal ve kuru defter sayfaları.

Morkos bu kokuları severdi.

Çünkü her biri sahipliği anlatırdı.

Malikânenin iç odasında, ağır ahşap masanın üzerinde listeler duruyordu. Kayıp mal listeleri. Yeniden yazılmış kayıtlar. Flora deposundan eksilen çuvallar. İyi zeytinyağından azalan ölçüler. Reçine kapları. Kantaron yağı. Kekik ve adaçayı demetleri. Kantar görevlilerinin geceye dair verdikleri çelişkili ifadeler. Baygın bulunan muhafızın yetersiz anlatımı. Dumanın nereden çıktığını açıklamaya çalışan iki ayrı rapor. Ve en önemlisi, şifa evine vurulamayan mühür için hazırlanmış ama kullanılmamış balmumu parçası.

Morkos, masanın başında oturuyordu.

Gündüz şifa evinin önünde giydiği düzenli giysilerinin üstüne koyu bir örtü almıştı. Yorgun görünmüyordu. Yorgun görünmek, başkalarının insafına bırakılmış insanların lüksüydü. Morkos yorgunluğunu bile saklamayı bilirdi. Yalnızca sağ elinin parmakları, gümüş saplı asanın üzerinde aralıklı ve sessiz bir ritim tutuyordu.

Bu ritim, o gün ilk kez bozulmuştu.

Serdar’ın fısıltısı hâlâ kulağındaydı.

Sen geçmişi mühürlediğini sanıyorsun Morkos.

Morkos, o cümleyi zihninden kovmaya çalıştıkça cümle daha derine inmişti. Çünkü yabancı, ona güçten ya da ölümden söz etmemişti. Borçtan, kılıçtan, isyandan ya da halktan da değil. Daha tehlikeli bir şeyden söz etmişti.

Hikâyeden.

Soydan.

Gömülü yerlerden.

Morkos’un en güvendiği sırların bir gün açılmış mezar kapıları gibi görüleceğinden.

Bu, kaba bir tehdit değildi. Kaba tehditler satın alınabilir, susturulabilir ya da boğazı kesilerek sonlandırılabilirdi. Bu fısıltı başka bir yerden gelmişti. Yabancının sözlerinde, şehirdeki sıradan adamların cesaret gösterirken kullandığı kör inanç yoktu. Bir kâhin gibi konuşmamıştı. Bir deli gibi de değil. Daha çok bir kayıtçı gibi. Bir defterin son sayfasını görmüş ama ilk sayfaları hâlâ saklayan biri gibi.

Morkos’un parmakları asanın sapında durdu.

Geleceği bilmek diye bir şeye inanmazdı.

Ama bilgiye inanırdı.

Ve yabancının elinde bilgi vardı.

Kapı hafifçe açıldı.

İçeri giren adam önce görünmedi; yalnız karanlığın şekli değişti. Rasimon, her zamanki gibi kendini duyurmadan odaya girmişti. Ne hızlı yürüyordu ne yavaş. Ne saygısızdı ne de fazla eğik. Morkos’un adamıydı ama masaya yaklaşırken bir köle gibi değil, avdan dönen bir hayvan gibi duruyordu. Sessiz, dikkatli, kendi kanını ve başkasının kanını aynı soğukkanlılıkla taşıyan biri.

Morkos başını kaldırdı.

“Geç kaldın.”

Rasimon cevap vermedi.

Önce masaya yaklaştı. Sonra pelerininin içinden küçük bir deri kese çıkardı. Keseyi açtı ve içindekileri tek tek masanın üzerine bıraktı.

Bir parça halat lifi.

Çok ince bir metal çapak.

Koyu renkli, mermer tozuna benzeyen küçük bir birikinti.

Kanla kararmış bir keten iplik kırıntısı.

Ve taşın içinden kazınmış gibi duran, griyle siyah arasında tuhaf bir toz.

31. Bölüm 4 - 16. Sahne Avcının Heybesi

Morkos bunlara hemen dokunmadı.

Önce Rasimon’a baktı.

“Bunlar nedir?”

Rasimon’un sesi alçak ve soğuktu.

“Yabancının geçtiği yerlerden kalanlar.”

“Limanı zaten biliyorum.”

“Liman yalnız başlangıç.”

Bu cümle, odanın havasını biraz daha ağırlaştırdı.

Morkos’un parmakları yeniden asanın sapına kapandı.

“Konuş.”

Rasimon masadaki ilk parçayı gösterdi.

“Bu lif, limandaki muhafızın bağında kalan parçayla aynı tür. Düğüm şehir düğümü değil. Hamal düğümü değil. Denizci düğümü de değil. Kısa, işlevli, yük altında sıkışan ama kesmeden açılabilen bir bağ. Savaş bilen biri böyle bağlar.”

Morkos lif parçasını aldı.

Küçüktü. Neredeyse değersiz görünüyordu. Ama Rasimon’un getirdiği şeyler değersiz olmazdı. Morkos onu iki parmağı arasında çevirdi.

“Savaş bilen yabancı.”

“Evet.”

“Bunu zaten gördük.”

Rasimon ikinci parçayı, küçük metal çapağı işaret etti.

“Bu, flora deposunun kilidinden kopmuş. Demirci işi. Tarhun’un ocağındaki alet izleriyle aynı aileden. Kapı kırılmadı. Susturuldu.”

Morkos’un gözleri daraldı.

“Demirci.”

“Yabancının emrini anlıyor.”

Morkos’un bakışı Rasimon’a keskin biçimde döndü.

“Emrini mi?”

“Evet.”

Rasimon, şifa evi önündeki sahneyi anlatmadı önce. O, olayları sıraya göre değil önem sırasına göre dizmeyi severdi.

“Tünelde gördüm. Demirci geri dönmek istedi. Yabancı tek kelime söyledi. Emir gibi. Demirci itaat etti.”

Morkos’un yüzünde küçümseyici bir gülümseme belirdi.

“Koca Tarhun bir yabancının sözüyle döndü, öyle mi?”

“Döndü.”

“Parayla mı?”

“Hayır.”

“Korkuyla?”

“Hayır.”

Morkos’un gülümsemesi kayboldu.

“Neyle?”

Rasimon kısa süre düşündü.

“Beden hafızasıyla.”

Morkos bu cevabı sevmedi.

“Şair gibi konuşma.”

“Şair değilim.”

Rasimon’un sesi değişmedi.

“Demirci, yabancının işaretlerini düşünmeden anlıyor. Önceden birlikte çalışmış adamların ritmi var aralarında. Ama Tarhun onu tanımıyor gibi davranıyor. Ya gerçekten tanımıyor ya da tanıdığını kendi de bilmiyor.”

Morkos elindeki lif parçasını masaya bıraktı.

Bu bilgi hoşuna gitmedi ama ilginçti.

Tarhun, şehirde kaba kuvvetiyle bilinen bir demirciydi. Başı derde girer, borçlarını zor öder, Morkos’un defterlerine girer ama tamamen satın alınamazdı. Böyle adamlar rahatsızlık verirdi ama yönetilebilirdi. Fakat bir yabancının emrini düşünmeden anlayan bir Tarhun, başka bir şeydi.

Bir düzenin parçası.

Ve Morkos, kendi kurmadığı düzenlerden nefret ederdi.

Rasimon, mermer tozuna benzeyen koyu kırıntıyı gösterdi.

“Bu demirci dükkânındaki taşın çevresinden. Mermer. Ama sıradan yüzey tozu değil. Kanla karışmış. Taşın bazı çizgilerini ortaya çıkarıyor.”

Morkos’un bakışı daha da keskinleşti.

“Ne çizgisi?”

“Harita olabilir.”

“Şehir haritası mı?”

“Yalnız şehir değil.”

Oda sessizleşti.

Morkos’un asası artık tamamen hareketsizdi.

“Ne gördün?”

Rasimon ilk kez küçük bir duraksama gösterdi. Bu, bilgi sakladığı için değil; gördüğünü doğru kelimeye dökmek istediği için oldu.

“Tünel hattı,” dedi. “Demirci dükkânının altında. Eski su yollarına bağlı. Zeytinlik yamacına çıkıyor. Şifa evine ulaşabilecek ara hatlar olabilir. Ama daha derinde başka bir koku var.”

“Koku?”

“Rutubet değil. Sarnıç değil. Mezar değil. Demir ve soğuk taş gibi ama ikisi de değil.”

Morkos’un gözlerinde kısa bir rahatsızlık geçti.

Rasimon bunu gördü.

Demek Morkos da bazı derin kokulardan haberdardı.

Ama adını hemen söylemedi.

“Yabancı o derin hattı koruyor,” dedi Rasimon. “Tünelde beni başka çıkışa sürdü. Dövüşmeyi seçti ama öldürmedi. Kan dökmek istemediği için değil yalnız. Kanın iz bırakacağını biliyordu. Beni derinden uzağa çekti.”

Morkos yavaşça arkasına yaslandı.

“Demek sende derin bir şey olduğunu düşündü.”

Rasimon’un yüzü değişmedi.

“Benden çok, benim neyi bulacağımı düşündü.”

“Ve buldun mu?”

“Hayır.”

Morkos’un bakışı sertleşti.

Rasimon devam etti:

“Henüz.”

Bu kelime odada hoş olmayan biçimde durdu.

Morkos’un kulağı, Serdar’ın fısıltısını hatırladı. Gömülmüş yerler. Açılmış mezar kapıları. Geçmiş. Mühür. Soy. Şimdi Rasimon da aynı karanlık hattın kenarında durmuş, henüz diyordu.

Morkos bu kelimeden hoşlanmadı.

“Yabancının kuşağında ne vardı?” diye sordu.

Rasimon’un gözleri çok az parladı.

“Gördünüz mü?”

“Senin gözün gördüyse, benim kulağım da duyar.”

Rasimon başını eğmedi. Sadece onaylar gibi baktı.

“Küçük bir metal nesne. Ne olduğunu görmedim. Hançerim kuşağına yaklaştığında bedenini o bölgenin önüne kapattı. Bir savaşçı canını korur. O, bir an için o nesneyi canından önce korudu.”

Morkos’un parmakları masadaki mühürlü anahtara gitti.

Bu anahtar, şehirdeki en eski depolardan birinin mührünü açardı. Morkos onu çoğu zaman yanında taşımaz, masasında tutmazdı. Ama bugün oradaydı. Çünkü bugün kapı, mühür ve kilit kavramları onun içinde başka türlü dolaşıyordu.

“Metal,” dedi Morkos.

“Evet.”

“Altın mı?”

“Hayır.”

“Gümüş?”

“Sanmıyorum.”

“Mühür?”

“Belki. Ama şehir mührü değil.”

Morkos’un yüzünde ince bir düşünce belirdi.

Şehir mührü değil.

Yabancı mühür.

Kendi adını taşıyan bir metal parçası olduğunu bilmiyordu. Bunu bilseydi, başka türlü tepki verirdi. Ama şimdilik sadece şunu biliyordu: Yabancının kuşağında, onun canından önce koruduğu küçük bir metal sır vardı.

Bilgi.

Morkos için bu kelime altından daha ağırdı.

Altın el değiştirirdi.

Bilgi, el değiştirmeden önce insanı değiştirirdi.

“Şifacı?” diye sordu Morkos.

Rasimon masadaki kanlı iplik kırıntısına baktı.

“Leya halkı arkasına alıyor. Şifa evi bir ev değil. Damar. Dağıtım noktası. Hastalar, borçlular, kadınlar, fırın, kuyu, zeytinlik hattı… Şifa adı altında haber de taşıyabilirler.”

“Taşıyorlar mı?”

“Taşıyacaklar.”

Morkos’un yüzünde çok kısa bir memnuniyet geçti.

“Çünkü Nikos.”

Rasimon cevap vermedi.

Morkos bunu fark etti.

“Nikos işe yaradı.”

“Yarıya kadar.”

Morkos’un bakışı soğudu.

“Yarıya kadar ne demek?”

“Çocuk kırıldı.”

“Elbette kırıldı. Korkmuş çocuklar kırılır.”

“Evet. Ama şimdi kimin elinde kırıldığı belli değil.”

Morkos’un yüzü sertleşti.

Rasimon devam etti:

“Leya onu içeri aldı. Yabancı cezalandırmadı. Demirci öldürmedi. Bu, çocuğu geri kazanmak için yeterli olabilir.”

Morkos gülümsedi.

“Onu geri kazanamazlar. Annesi bizim elimizde.”

“Bedenler elinizde. Korku hâlâ sizin elinizde. Ama çocuk artık yalnız korkuyla hareket etmeyebilir.”

Morkos bu kez rahatsızlığını gizlemedi.

“Sen bana kendi casusumun bana yalan söyleyeceğini mi anlatıyorsun?”

“Evet.”

Oda soğudu.

Muhafızlardan biri kapının dışında kıpırdandı ama içeri girmedi.

Morkos, Rasimon’a uzun uzun baktı.

“Ve sen bunu engellemedin.”

“Engelleseydim bize tek yalan gelirdi. Engellemezsem yalanın nasıl kurulduğunu görürüm.”

Morkos’un öfkesi bir an yönünü kaybetti.

Rasimon’un mantığı çoğu zaman sinir bozucuydu. Ama faydasız değildi. Nikos’un yalan söylemesine izin vermek, yalanın ucundaki eli görmek için daha iyi olabilirdi. Yabancı onu kullanmaya çalışacaktı. Bu belliydi. Leya buna ahlaki bir kılıf verecekti. Tarhun koruyacaktı. Peki sonra?

Sonra yalan bir yere bağlanacaktı.

Morkos’un parmakları masadaki anahtarı aldı.

Ağırdı.

Soğuktu.

Üzerindeki eski işaretler gece ışığında koyu çizgiler gibi duruyordu.

“Onlara yanlış kapıyı gösterelim,” dedi.

Rasimon başını hafifçe kaldırdı.

Morkos’un gözlerinde şimdi başka bir parıltı vardı. Şifa evi önündeki sarsıntı geri çekilmiş, yerini daha tanıdık bir açlık almıştı. Hesap. Sahiplik. Karşı hamle.

“Nikos’un annesi ve kardeşi preslerin altında tutuluyor,” dedi Morkos.

“Evet.”

“Yabancı bunu öğrendi.”

“Muhtemelen.”

“Onları kurtarmaya gelecek.”

“Evet.”

“Gece.”

“Evet.”

Morkos gülümsedi.

“Güzel.”

Rasimon’un yüzü değişmedi.

“Çok kolay.”

Morkos’un gülümsemesi silinmedi.

“Ben kolay demedim.”

“Preslere doğrudan tuzak kurarsanız yabancı bunu koklar. Demirci de. Şifacı da belki.”

“Bu yüzden preslere tuzak kurmayacağız.”

Rasimon ilk kez tam dikkat kesildi.

Morkos anahtarı masaya bıraktı.

Tok bir ses çıktı.

“Onları preslere çağıracağız. Ama beklediğimiz yer presler olmayacak.”

Rasimon’un gözleri daraldı.

Morkos devam etti:

“Nikos’a annesiyle kardeşinin preslerde olduğu söylenecek. Zaten öyle. Yalan değil. Ama gece vardiyasında onları güvenlik için eski yağ mahzenine taşıyacağımız haberini de sızdıracağız.”

“Eski yağ mahzeni?”

Morkos masasındaki listelerin altından küçük bir parşömen çıkardı. Bu parşömen yeni değildi. Kenarları koyulaşmış, bazı yerleri yağ lekesiyle yarı saydam olmuştu. Morkos onu masaya açtı. Rasimon eğildi.

Harita, liman depolarının eski bir alt bölümünü gösteriyordu. Zeytinyağı küplerinin saklandığı mahzenler, yangın zamanında kapatılan taş odalar, kullanılmayan drenaj hattı ve bir çıkış tüneli. Ama haritanın kenarında, ana hatlardan ayrılan ince bir çizgi vardı. Çizgi doğrudan demirci dükkânı hattına gitmiyordu. Ona paralel iniyor, sonra eski bir kapalı depo boşluğunda kesiliyordu.

Rasimon çizgiye baktı.

“Bu yol kayıt dışı.”

Morkos’un gülümsemesi derinleşti.

“Kayıt benim elimdeyse, kayıt dışı olan da benimdir.”

Rasimon parmağını haritanın kenarındaki kapalı bölgeye yaklaştırdı.

“Burada ne var?”

“Eski mühür odası.”

“Depo mu?”

“Bir zamanlar. Sonra kapatıldı.”

“Neden?”

Morkos hemen cevap vermedi.

Bu duraksama, Rasimon’un dikkatinden kaçmadı.

“Çünkü bazı taşlar nem tutar,” dedi Morkos sonunda.

Bu yalandı.

Ya da yalanın çok küçük bir doğruya sarılmış hâliydi.

Rasimon yalanı duydu ama şimdilik üstüne gitmedi. Efendiler de bazen takip edilirdi. Ancak doğru anda.

Morkos anahtarı parşömenin üstüne koydu.

“Yabancı preslere bakacak. Orada iz bulacak. İz onu eski yağ mahzenine götürecek. Rehineleri orada bulacağını sanacak. Demirci kapı açmaya çalışacak. Şifacı çocuğun annesi için acele edecek. Yabancı da kendini gösterecek.”

“Ya kuşağındaki metal?”

Morkos’un gözleri karardı.

“Onu orada alacağız.”

“Öldürmeden mi?”

Morkos bir süre sustu.

Serdar’ın fısıltısı yine kulağındaydı.

Ben gömülmüş yerlerden geldim.

En güvendiğin sırlar benim için açılmış mezar kapıları.

Bu adam ölürse, sözleri de onunla ölür müydü?

Hayır.

Belki de tam tersine, cesedi halkın elinde bir hikâyeye dönüşürdü. Üstelik üzerindeki metal alınmadan öldürülürse bilgi kaybolabilirdi. Künye, kimlik, mühür her neyse; önce alınmalı, okunmalı, anlaşılmalıydı.

“Öldürmeden,” dedi Morkos.

Rasimon başını hafifçe eğdi.

“Bu zor.”

“Sen zoru sevmez misin?”

“Severim. Ama doğru zoru.”

Morkos ona baktı.

“Doğru zoru anlat.”

Rasimon haritadaki eski yağ mahzenine baktı.

“Yabancı dar alanda iyi dövüşüyor. Yaralı ama bunu telafi ediyor. Demirci güçlü ve kapı konusunda hızlı. Şifacı beklenenden daha tehlikeli; çünkü insanları hareket ettiriyor. Nikos artık çift taraflı olabilir. Pres hattına açık tuzak kurarsak geri dönerler.”

“Bu yüzden eski mühür odası.”

“Evet. Ama orada da kaba kuvvet yetmez.”

Rasimon parmağını haritadaki drenaj hattına koydu.

“Yol ikiye ayrılmalı. Rehinelerin kokusu bir hatta. Asıl bekleme diğer hatta. Yabancı, rehineleri kurtardığını sandığı anda kuşağındaki metali korumayı bırakır.”

Morkos’un gözlerinde memnuniyet belirdi.

“Devam et.”

“Anne ve kardeş gerçekten orada olmalı mı?”

Morkos düşündü.

“Olmazsa yalan kokar.”

“Tamam. Ama görünür yerde değil. Sesleri duyulacak. Ulaşmaları zor olacak. Şifacı sesi takip edecek. Demirci kapıya yüklenecek. Yabancı ise yolu kontrol edecek. O an bölünürler.”

Morkos’un gülümsemesi genişledi.

“Ve sen?”

Rasimon cevap verdi:

“Ben yabancının yolunda değil, geri döneceği yerde beklerim.”

Morkos başını çok hafif salladı.

“Çünkü geldiği yerden çok gitmek zorunda kaldığı yer önemlidir.”

“Evet.”

Bu cümle, Serdar’ın kendi mantığına benziyordu. Morkos bunu fark etti mi, Rasimon bilmiyordu. Ama kendisi fark etti. Yabancıyı yakalamak için onun kaçtığı yeri değil, korumak zorunda olduğu şeyi bulmak gerekiyordu.

Serdar’ın korudukları belliydi.

Leya.

Tarhun.

Kuşağındaki metal.

Halkın nefesi.

Ve adı henüz konmamış derin hat.

Morkos sandalyesinden kalktı.

Odadaki lambalar yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer yanını karanlıkta bırakıyordu. Gümüş saplı asasını aldı. Sonra masadaki mühürlü anahtarı avucuna koydu. Anahtarın ağırlığını ölçtü.

“Ben yıllardır limanı kilitledim,” dedi. “Depoları kilitledim. Borçları kilitledim. İnsanların umutlarını bile vade tarihine bağladım.”

Rasimon sessiz kaldı.

Morkos’un sesi alçaldı.

“Bugün o yabancı bana kapıdan söz etti. Mühürden. Gömülü yerlerden. Sırlarımdan.”

Anahtarı yumruğunda sıktı.

“Demek kilitlenecek şey artık yalnız kapılar değil.”

Rasimon’un gözleri ona döndü.

Morkos karanlık bir gülümsemeyle konuştu:

“İpi bulacağız Rasimon.”

“Yabancının tuttuğu ipi mi?”

“Evet.”

“Ya gerçekten bir ip yoksa?”

Morkos anahtarı masaya sertçe bıraktı.

Ses, odanın duvarlarına çarptı.

“O zaman ip dediği şeyi bulacağız. Adamın nereden geldiğini bulamıyorsak, nereye gitmek zorunda olduğunu buluruz. Orada bekleriz.”

Rasimon yavaşça başını salladı.

Bu mantık doğruydu.

Bir avın doğduğu yer bilinmeyebilir.

Ama susadığı su, koruduğu yuva, döndüğü iz, kurtarmak zorunda kaldığı kişi bulunabilirdi.

Morkos devam etti:

“Pres hattına haber gidecek. Nikos’a da. Ama Nikos haberin bize ait olduğunu bilmeyecek.”

“Bilir.”

“Bilsin. Korkuyla saklamaya çalışsın. Yabancı bunu tersine çevirdiğini sansın.”

Rasimon’un yüzünde belli belirsiz bir ifade belirdi.

Bu, neredeyse takdir sayılabilirdi.

Morkos, Rasimon’un kurduğu avın içine kendi tuzağını koyuyordu. Nikos’a gidecek bilgi hem gerçek olacak hem eksik olacak hem de Serdar’ın karşı-istihbarat hamlesini besleyecek kadar inandırıcı olacaktı. Serdar, yalanı kendi kontrol ettiğini sanacaktı. Oysa Morkos, kontrol edilen yalanın içine başka bir yalan saklayacaktı.

İyi tuzaklar bazen doğru bilginin içine konurdu.

Morkos bunu biliyordu.

“Şifa evi?” diye sordu Rasimon.

“Mühür yarın.”

“Yarın beklerler.”

“Beklesinler.”

“Geleceklerse gece gelirler.”

Morkos gülümsedi.

“Ben de mühür için gündüzü beklerim. Ama av için geceyi.”

Oda sessizleşti.

Dışarıdan limanın gece sesi geldi. Uzakta bir gemi halatı gerildi. Zincir taşta sürtündü. Bir nöbetçi öksürdü. Sonra yine karanlık.

Rasimon masadaki kanlı iplik kırıntısını aldı.

“Yabancı sizi bugün geri adım attırdı.”

Morkos’un yüzü soğudu.

“Kelime seçerken dikkatli ol.”

“Geri çekildiniz.”

“Geri çekilmek yenilgi değildir.”

“Bunu o da biliyor.”

Morkos’un bakışı Rasimon’a çakıldı.

Rasimon devam etti:

“Bu yüzden tehlikeli.”

Morkos bir süre sessiz kaldı.

Sonra asanın sapını yavaşça masaya dayadı.

“Ben de tehlikeli adamları severim,” dedi. “Çünkü pahalı olurlar.”

“Bu adam satılık değil.”

“Her adam satılmaz.”

Morkos’un sesi daha da alçaldı.

“Ama her adam bir şey uğruna hareket eder. O şeyi bulursan, adamın fiyatını değil yönünü alırsın.”

Rasimon bu cümleyi kabul etti.

Çünkü avcılığın özü buydu.

Av her zaman yem için gelmezdi.

Bazen yavrusu için gelirdi.

Bazen yarası için.

Bazen kaybettiği iz için.

Bazen de kendi geçmişinden gelen bir ses için.

Yabancı hangi ses için geliyordu?

Rasimon bunu hâlâ bilmiyordu.

Ama öğrenmek istiyordu.

Morkos parşömeni katladı. Anahtarı eline aldı. Sonra masadaki toz parçalarına tekrar baktı.

“Mermer tozunu sakla,” dedi.

“Emredersiniz.”

“Lifi de.”

Rasimon başını salladı.

“Metal çapağı?”

“Tarhun’un ocak kokusunu taşıyorsa kalsın. Gerekirse onun üzerine yazılacak suç hazır olur.”

“Demirciyi hemen almayacak mısınız?”

“Hayır.”

Morkos’un gözleri karanlıkta parladı.

“Bir demirci, kapı açarken daha faydalıdır. Kapalıyken değil.”

Rasimon bunu da kabul etti.

Morkos’un planı büyüyordu. Şifa evi gündüz mühürle baskılanacak, gece rehin hattı yem olarak kullanılacak, Nikos hem casus hem sahte sızıntı hâline getirilecek, Tarhun kapı açmaya zorlanacak, Leya rehine sesinin peşine çekilecek, Serdar ise korumak zorunda olduğu her şey arasında bölünecekti.

Ve o bölünme anında kuşağındaki metal alınacaktı.

Morkos’un asıl hedefi buydu artık.

Şifa malzemeleri değil.

Liman zararı değil.

Bir günlük geri çekilmenin intikamı bile değil.

Yabancının tuttuğu ip.

Rasimon keseyi yeniden topladı. Mermer tozunu ayrı bir bez parçasına sardı. Halat lifini başka bir küçük kaba koydu. Metal çapağı avucunda bir süre tuttu.

“Bir şey daha var,” dedi.

Morkos ona baktı.

“Ne?”

“Yabancı sizi sadece tehdit etmedi. Sizi yokladı.”

Morkos’un yüzü ifadesizleşti.

Rasimon devam etti:

“Fısıltısında bilgi vardı ama ölçülüydü. Tam söylemedi. Sizin neye tepki vereceğinizi görmek istedi. Siz soy, hikâye ve gömülü sır kelimelerine tepki verdiniz.”

Odadaki hava dondu.

Morkos’un eli asaya gitti.

“Beni mi okuyorsun Rasimon?”

“Hayır,” dedi Rasimon.

Sonra çok kısa bir duraksamayla ekledi:

“Onun sizi nasıl okuduğunu söylüyorum.”

Bu fark, ikisinin de yaşaması için gerekliydi.

Morkos uzun süre sustu.

Sonra yavaşça gülümsedi.

“İyi.”

Rasimon’un gözlerinde küçük bir belirsizlik geçti.

Morkos devam etti:

“Bırak okusun. Okuduğu her şey, ona bir sayfa daha çevirdiğini sandırır. Biz kitabı değiştireceğiz.”

“Kitabı mı?”

“Mühür, kayıt ve borç kitabını.”

Morkos masasındaki balmumu parçasını aldı. Henüz kullanılmamıştı. Şifa evinin kapısına vurulması için hazırlanmış, sonra geri getirilmişti. Balmumunu başparmağıyla ezdi. Yumuşaktı. Isı görünce şekil alacaktı. Soğuyunca sertleşecekti.

“İnsan da balmumu gibidir Rasimon,” dedi. “Doğru yerde ısıtırsan istediğin mührü alır.”

Rasimon cevap vermedi.

Buna inanıp inanmadığı belli değildi.

Morkos balmumunu küçük tabağa bıraktı.

“Bu gece hazırlık yap.”

“Kaç adam?”

“Az.”

“İyi adamlar mı?”

“Sen seç.”

Rasimon başını salladı.

“Gürültüsüz.”

“Evet.”

“Rehineler canlı kalacak mı?”

Morkos ona baktı.

“Yabancı gelene kadar.”

Rasimon’un yüzü değişmedi.

Ama bu cevap odada soğuk kaldı.

Morkos, onun yüzündeki en küçük tepkiyi bile aradı. Bulamadı. Rasimon’un en faydalı yanı buydu. Merhameti olsa bile, görev sırasında yüzüne çıkmazdı. Merhameti yoksa zaten sorun yoktu.

“Git,” dedi Morkos.

Rasimon keseyi aldı. Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Morkos onu durdurdu.

“Rasimon.”

Avcı döndü.

Morkos’un sesi bu kez daha alçaktı.

“Yabancıyı küçümseme.”

Rasimon’un cevabı hemen geldi:

“Zaten küçümsemiyorum.”

“Beni de.”

Bu kez Rasimon kısa bir süre sustu.

Sonra başını eğdi.

“Etmiyorum.”

Kapı açıldı.

Rasimon karanlığa karıştı.

Morkos odada yalnız kaldı.

Masanın üzerinde kayıp listeleri, mühür mumu, anahtar, eski harita ve Serdar’ın fısıltısının bıraktığı görünmez çizik duruyordu. Morkos yavaşça parşömeni yeniden açtı. Eski yağ mahzeni hattına baktı. Sonra haritanın kenarındaki kapalı bölgeye.

O kapalı bölgeyi uzun zamandır düşünmemişti.

Ya da düşünmemeyi seçmişti.

Eski mühür odası.

Nemli taş.

Derin soğuk.

Bazı kapıların ardında yağ değil, başka şeyler saklanırdı. Morkos bunu babasından duymuştu. Babası da kendi babasından. Ailede bazı odalar açılmaz, bazı taşlar sayılmaz, bazı anahtarlar miras listelerine yazılmazdı. Morkos bu tür hikâyeleri çocukken dinlemiş, gençken gülmüş, güçlendikçe saklamıştı.

Şimdi bir yabancı, gömülü yerlerden söz etmişti.

Morkos’un gülümsemesi kayboldu.

Belki de av sadece şifa evinde, preslerde ya da tünelde değildi.

Belki de yıllardır kendi evinin altında unuttuğu bazı şeyler, başkasının hafızasında uyanmaya başlamıştı.

Bu düşünce onu korkutmadı.

Korku kelimesini kendine yakıştırmazdı.

Ama dikkatini keskinleştirdi.

Morkos, mühürlü anahtarı avucuna aldı.

Bu kez ona bir depo anahtarı gibi bakmadı.

Bir kilidin dişi gibi de değil.

Bir zaman parçası gibi baktı.

Sonra yavaşça, neredeyse zevkle gülümsedi.

“İpi bulacağız,” diye fısıldadı.

Odadaki lambanın alevi titredi.

Dışarıda gece limanı yeniden ses verdi. Halat gerildi. Zincir sürtündü. Su, taş duvara vurdu.

32. Bölüm 4 - 16. Sahne Zamanı Kilitleyen Adam

Morkos anahtarı kapattığı avucunda sıktı.

İlk kez limanı değil, zamanı kilitlemek isteyen bir adam gibi gülümsüyordu.

Ve Tralleis’in altında, henüz kimsenin tam anlamıyla sahip olmadığı mühürlü karanlık, yeni tuzağın kokusunu çoktan almaya başlamıştı.

Önceki Bölüm Kitaba Dön
Bölümü paylaş: