1 Zamanın Sürtünme Sesi
Serdar, düşüşün başladığı anı sonradan hatırlamaya çalıştığında, önce zeminin yok oluşunu değil, sesin değişmesini hatırlayacaktı.
Yağmurun sesi vardı. Revirin önündeki beton alana, ağaçlara, uzak nizamiye yoluna, Tahir Paşa Konağı’nın eski çatısına vuran yağmurun sesi. Sonra o ses, birden geri çekilmişti. Sanki dünya, kendi sesini içine almıştı. Sanki taburun bütün gece düzeni, nöbetçilerin ayak sesleri, camlara vuran damlalar, rüzgârda hışırdayan yapraklar ve Serdar’ın kendi nefesi kalın, görünmez bir kumaşın ardına itilmişti.
Ardından karanlık açılmıştı.
Daha doğrusu, Serdar onun içine alınmıştı.
Ayaklarının altındaki beton tamamen boşaldığında, bedeni önce yılların öğrettiği o ilkel ama kusursuz hayatta kalma refleksiyle karşılık verdi. Kasları gerildi. Omuzları daraldı. Çenesi göğsüne doğru kapandı. Kaburgalarını, boynunu, başını koruyacak bir pozisyon almaya çalıştı. Düşen bir bedenin yapabileceği en eski şeyleri yaptı: merkezini bulmak, darbeye hazırlanmak, uzuvlarını korumak, çarpacağı yönü hesaplamak.
Fakat yön yoktu.
Yukarı yoktu.
Aşağı yoktu.
Sağ, sol, ön, arka… Bunlar dünyaya ait kelimelerdi. Çukurun içinde dünya kendisini geri almıştı. Serdar boşluğa düşüyor olmalıydı ama boşluk bile bildiği boşluğa benzemiyordu. Hava yoktu; yine de nefes almaya çalışıyordu. Rüzgâr yoktu; yine de yüzünden bir şeyler geçiyordu. Yer çekimi vardı; ama onu yalnızca aşağı çekmiyor, sanki zamanın katmanları arasında sürüklüyordu.
Midesi kasıldı.
Kulaklarının içindeki basınç bir anda arttı. Deniz seviyesinden yüksek dağ geçitlerine hızlı çıkarken ya da helikopterin ani irtifa değişimlerinde hissettiği türden bir basınç değildi bu. Daha içeriye işleyen, kafatasının arkasına kadar uzanan, düşünceyle beden arasındaki bağı geren bir baskıydı. Nefesi göğsünde düğümlendi. Ciğerlerine hava dolmuyor, dolsa da kalamıyordu.
Serdar dişlerini sıktı.
Panik yok.
Bu cümle zihninde otomatik olarak belirdi.
Panik yok.
Düşüşü değerlendir.
Yön belirle.
Darbe bekle.
Ama her emir bir sonraki anda anlamını yitiriyordu. Yön belirleyemiyordu. Darbe bekliyordu ama zemin görünmüyordu. Karanlık, normal karanlık gibi etrafını kapatmıyor; içine girip çıkıyor, teninin üzerinden değil hafızasının içinden geçiyordu.
Sonra ilk sürtünme sesini duydu.
Bu, rüzgâr değildi.
Halat sesi değildi.
Kıyafetinin havada çırpınması da değildi.
Daha kalın, daha eski ve daha anlaşılmaz bir sesti. Sanki çok büyük bir kumaş, çok büyük bir taş yüzeye sürtülüyor; ya da zamanın kendisi, onu içine alırken pürüzlü yüzeylerini birbirine değdiriyordu. Ses hem dışarıdaydı hem kulaklarının içindeydi. Hem bedeninin çevresinden geliyor hem de kemiklerinin arasından yükseliyordu.
Serdar bu sesi hiçbir şeye benzetemedi.
Sonra, zihni ona bir ad verdi.
Zamanın sürtünme sesi.
Bu adı kendisi mi buldu, yoksa karanlık mı ona fısıldadı, bilmiyordu. Ama adı koyar koymaz sesin yapısı değişti. İçinden ince cızırtılar, kopuk uğultular, telsiz frekanslarını andıran parazitler yükselmeye başladı.
Karanlık tamamen siyah değildi.
İlk anda öyle sanmıştı. Fakat gözleri, ya da artık göz yerine kullandığı başka bir algısı, bu hiçliğin içinde soluk parçacıklar seçmeye başladı. Havada asılı duran mermer tozu gibi küçük parıltılar vardı. Bazıları beyazdı, bazıları gri, bazıları içten içe kızıl. Karanlıkta yavaşça dönüyor, sonra iz bırakmadan kayboluyorlardı. Serdar onlara baktıkça, bunların toz değil de anı kırıntıları olduğunu düşündü. Bir şehrin yıkılmış taşlarından, bir revirin betonundan, bir çukurun kenarındaki fener ışığından kopmuş parçalar.
Sol yanında bir çizgi belirdi.
Önce ışık sandı.
Sonra liflerini gördü.
Halat.
Kalın, sarı, naylon halat.

Serdar’ın bedeni düşmeye devam ediyordu ama halat onun yanından geçmiyor gibiydi; daha çok Serdar, halatın yanından geçiriliyordu. İp ne tam yukarıdan aşağı iniyor ne de aşağıdan yukarı çıkıyordu. Yön kavramı burada da işlemiyordu. Halat, iki zaman arasında gerilmiş bir damar gibi duruyor; bazen onunla aynı hızda akıyor, bazen tamamen sabit kalıyor, bazen de Serdar’dan önce ve sonra var olan bir şeyin çizgisine dönüşüyordu.
Serdar halatı tanıdı.
Bunu aklıyla değil, bedeniyle yaptı.
Her halat birbirine benzeyebilirdi. Ama o halatın rengi, kalınlığı, liflerindeki küçük aşınmalar, bir noktasındaki koyu leke, düğüm izi, Yılmaz’ın ellerinden geçerken aldığı o hafif eziklik… Bunların hepsi Serdar’ın hafızasında tek bir geceye bağlıydı.
Revirin önü.
“Halatı getirin.”
Yılmaz’ın o ağır adımları.
Demir ağırlığın bağlanışı.
“Düğüm sağlam komutanım.”
Serdar elini uzatmak istedi.
Parmakları hareket etti ama kolu sanki suyun içinde değil, daha yoğun, daha eski bir maddenin içinde ilerliyordu. Halata ulaşamadı. Aradaki mesafe bir karış gibi görünüyordu ama hiç azalmıyordu. Zaman, uzaklığı da kendine göre ölçüyordu.
Başını yukarı çevirdi.
Yukarı dediği şeyin gerçekten yukarı olup olmadığını bilmiyordu. Ama karanlığın bir yerinde, yarık ağzına benzeyen daha açık bir hat vardı. Orada solgun bir fener ışığı belirdi. Işık önce dağınıktı; sonra çizgi hâline geldi, sonra titreyerek aşağı doğru indi.
Işığın arkasında bir silüet vardı.
Genç Serdar.
Üsteğmen Serdar Yalın.
Yirmi bir yıl önce çukurun başında duran, feneri karanlığa tutan, bütün askerî eğitimiyle karşısındaki imkânsızlığı açıklamaya çalışan genç adam. Yüzü seçilemiyordu ama duruşu belliydi. Dizlerini kırmış, bir eliyle feneri tutmuş, diğer eliyle halatın yönünü izliyordu. Omuzlarında henüz yılların ağırlığı yoktu. Ama gözlerinde o gecenin ilk çaresizliği vardı.
Fener ışığı yaşlı Serdar’ın yüzüne vurdu.
Bir an, iki Serdar aynı çizgiye geldi.
Genç adamın ışığı bugünkü Serdar’ın gözlerini kamaştırdı. Serdar, kendi gençliğine bağırmak istedi.
Buradayım.
Sakın dosyayı kapatma.
Aylin’i durdur.
Yılmaz’ı kenardan çek.
Firar kelimesine izin verme.
Dudaklarını araladı.
Ses çıkmadı.
Boğazından hava bile geçmedi. Sanki bu döngüde konuşma hakkı henüz verilmemişti. Geçmiş, kendisine doğru düşen geleceği görebilecek kadar açılmış ama onu duyabilecek kadar değişmemişti.
Yukarıdan genç Serdar’ın sesi geldi.
“Kimse var mı?”
Cümle karanlıkta asılı kaldı.
Serdar bütün gücüyle cevap vermek istedi. Göğsü kasıldı, boynundaki damarlar gerildi. Ama tek bir kelime bile çıkmadı. Bu soru yirmi bir yıl önce sorulmuştu. Cevabı bugün onun içindeydi. Fakat zaman, bazı cevapları yalnızca doğru anda kabul ederdi.
Fener ışığı kaydı.
Genç Serdar’ın silüeti dağıldı.
Halat hâlâ yanındaydı.
Ceketinin iç cebindeki kolye önce soğudu.
Serdar bunu açıkça hissetti. Düşüşün bütün bozulmuş duyuları arasında kolyenin göğsüne bastırdığı metalin sıcaklığı en net şeydi. Bir an için küçük gümüş hayat ağacı buz gibi oldu. Sanki yıllarca dosyanın arka kapağındaki plastik torbada beklediği o ölü soğukluğa geri dönmüştü.
Sonra birden ısındı.
Isınmak değil.
Yandı.
Serdar’ın eli ceketinin içine gitti. Parmakları kolyeyi buldu. Hayat ağacının dalları ve kökleri avucuna bastı. Gümüş, bir metalin taşıyabileceği sıcaklığı aşmıştı. Avucunun içinde kızgın bir mühür gibi duruyordu. Derisi yanıyor olmalıydı ama bu acı ona bedenini hatırlattı. Bedeni hâlâ vardı. Avucu hâlâ hissediyordu. Kalbi hâlâ çarpıyordu.
Kolyeyi sıktı.
Parazit sesi çoğaldı.
Zamanın sürtünme sesinin içinden telsiz cızırtıları yükseldi. Önce anlamsızdı. Sonra kırık cümleler belirdi. Bazıları çok yakından, bazıları çok uzaktan geliyordu. Bazıları 2005 gecesindeki telsizlerden, bazıları Selçuk’un baştabiplik odasındaki yorgun sesinden, bazıları revirin arka bahçesindeki çay bardağı buğusundan kopup gelmiş gibiydi.
“...tekrar edin...”
“...ip gidiyor komutanım...”
“...bu boşluk...”
“...hava farklı...”
Sesler birbirine dolandı.
Sonra Aylin’in sesi öne çıktı.
“Bazı yaralar dikiş tutmaz Serdar.”
Serdar’ın avucu kolyenin üzerinde kasıldı.
Bu ses artık yalnızca hatıra değildi. Hatıralar içeriden gelir. Bu ses dışarıdan geliyordu. Karanlığın içinden, halatın liflerinden, mermer tozu gibi parlayan kırıntılardan, düşüşün bozulan zamanından geliyordu. Aylin sanki yanında değildi ama yokluğu da artık uzakta değildi.
Serdar cevap vermek istedi.
Bu kez dudakları hareket etti.
“Biliyorum.”
Ses çıktı mı, çıkmadı mı emin olamadı. Karanlık onu yuttu. Ama cümlenin ağırlığı avucundaki kolyeye geçti. Metal bir an daha kuvvetli yandı.
Yılmaz’ın sesi hemen ardından geldi.
“Komutanım, ip bitiyor!”
Bu cümle Serdar’ı düşüşün içinde başka bir yere savurdu.
Bir an, halatın başındaki Yılmaz’ı gördü. Geniş omuzları, ıslak üniforması, halatı kavrayan elleri. Korkusunu belli etmeyen ama duruşuyla tehlikeyi gören adam. Sesinde panik yoktu; uyarı vardı. Serdar’ın yıllarca duymaktan kaçındığı o sadakat vardı. Görev bitene kadar yerinden ayrılmayan bir askerin son ana kadar tuttuğu hat vardı.
Sonra Selçuk’un sesi geldi.
“Bu boşluk normal değil.”
Bu cümleyi Selçuk o gece böyle söylemiş miydi? Yoksa yıllar sonra baştabiplik odasında, tutanakların üstüne eğilmişken mi? Serdar ayırt edemedi. Zaman artık cümlelerin tarihini de birbirine karıştırıyordu.
Halat yanından geçti.
Hayır, geçmedi.
Serdar onun yanından geçti.
Hayır.
İkisi de aynı anda birbirlerinin yanından geçiyordu.
Serdar’ın zihni, paradoksu kavramak için çabaladı. Bir nesne aynı anda geçmişte sarkıtılmış ve bugün onun yanında nasıl bulunabilirdi? Halat hem genç Serdar’ın elinde hem düşüşün içinde nasıl var olabilirdi? Eğer bu halat oradaysa, genç Serdar’ın fener ışığı kime düşmüştü? O gölge, o gece gerçekten görülmüş müydü? Genç Serdar karanlıkta beliren isimsiz hareketi fark etmiş ama anlamlandıramamış mıydı?
Serdar’ın belleğinde bir kıpırtı oldu.
2005 gecesinde feneri aşağı tuttuğunda, bir an karanlığın içinde hareket eden bir şey gördüğünü hatırladı. O zaman bunu halatın gölgesi sanmıştı. Belki de ağırlığın salınımı. Belki de parazitin ve yorgunluğun yarattığı bir yanılgı.
Şimdi anladı.
O gölge kendisiydi.
Yaşlı Serdar, genç Serdar’ın fener ışığının içinden yirmi bir yıl önce geçmişti.
Bu düşünce aklını parçalayacak kadar büyüktü. Serdar onu tamamen kavramaya çalışmadı. Saha sezgisi burada da devreye girdi: Anlayamadığın şeyi hemen çözmeye çalışma. Önce hayatta kal. Önce gözlemle. Önce merkeze tutun.
Merkez, avucundaki kolyeydi.
Kolyeyi daha sıkı kavradı.
Zamanın sürtünme sesi bir süre daha yükseldi. Sonra, düşüşün çevresindeki koku değişmeye başladı.
Aydın taburunun yağmurla ıslanmış toprağı, revirin antiseptik kokusu, jeotermal buharın genzi yakan mineral tadı yavaş yavaş geri çekildi. Yerine önce kuru taş kokusu geldi. Ardından mermer. Yeni kırılmış, güneşte ısınmış, toz hâline gelmiş mermer. Sonra kül. Yanık yağ. Eski deri. Ter. Uzakta kavrulan zeytin posasının acı ve ağır kokusu. Sanki modern dünyanın ıslak betonu, yerini binlerce yıl öncesinin sıcak taşına bırakıyordu.
Serdar’ın burnu bu değişimi bütün ayrıntısıyla kaydetti.
Mermer tozu.
Kül.
Yanık yağ.
Zeytin posası.
Bu kokular bir savaş alanı kokusuna benzemiyordu. Ama savaş alanı olabilecek bir dünyanın kokusuydu. Sert, kalabalık, üretken ve acımasız. İnsan eliyle işlenmiş taşın, hayvan derisinin, açık ateşin, yorgun bedenlerin ve ticaretin kokusu.
Karanlıkta yeni sesler belirdi.
Telsiz paraziti inceldi.
Onun altından başka bir uğultu yükseldi. Kalabalık bir pazarın uzak sesi gibi. Taş zemine vuran tekerlekler. Metalin metale değmesi. Bir hayvanın huzursuz kişnemesi. Anlamadığı bir dilde bağırışlar. Çekiç sesi. Kısa, düzenli, demire hükmeden bir elin sesi.
Çekiç.
Serdar bu sesi duyar duymaz Yılmaz’ı düşündü.
Motor havuzundaki kaynak ışığı. Kırık parçayı eline alışı. “Biraz zaman. Bir de doğru ısı.” Şimdi karanlığın içinden gelen çekiç sesi o cümleye bağlandı. Sanki Yılmaz’ın kaybolan elleri, başka bir çağda yine metali bulmuştu.
Sonra çok kısa bir görüntü açıldı.
Ateş.
Kızıl bir ocak.
Demir üzerinde kıvılcım.
Geniş omuzlu bir adamın gölgesi.
Serdar görüntüyü yakalayamadan karanlık onu geri aldı.
Ardından başka bir görüntü geldi.
Beyaz değil, keten rengi bir örtü. Taş bir tezgâh. Kurutulmuş bitki demetleri. Kaynayan su. İnce parmakların bir yarayı temizlerken gösterdiği sert ve merhametli dikkat. Aylin’in elleri gibi. Ama Aylin’in revirdeki beyaz ışığı yoktu; burada yağ lambası ve güneşle kurumuş ot kokusu vardı.
Serdar’ın kalbi hızlandı.
Aylin.
Görüntü dağıldı.
Düşüş devam etti.
Ama artık düşüş demek doğru değildi. Serdar bir yerden başka bir yere inmiyordu. Bir çağın içinden sökülüyor, başka bir çağın içine dikiliyordu. Revirin önündeki çukur, yerin altına açılmış bir boşluk değil; zamanın içinde yanlış kapatılmış bir geçitti. O geçitten daha önce Yılmaz ve Aylin geçmişti. Serdar şimdi onların izinden gidiyordu.
İçinden bir cümle geçti.
Ben onları aramaya gelmedim.
Cümlenin devamı hemen gelmedi.
Çünkü bunun kabulü ağırdı.
Yıllardır kendine görev biçmişti: dosyaları açacak, yanlış kaydı düzeltecek, Yılmaz’ın ve Aylin’in başına ne geldiğini öğrenecek. Bu bir arayıştı. Geçmişe dönük, delil temelli, mantıklı bir arayış. Oysa düşüşün içindeki her işaret ona başka bir şey söylüyordu.
Bu bir arama değildi.
Bir çağrıydı.
Serdar’ın avucundaki kolye, cümle tamamlanmadan önce bir kez daha yandı.
Onların düştüğü yere çağrıldım.
Bunu düşündüğü anda karanlıktaki bütün parçalar kısa bir an için hizaya geldi. Halat yanındaydı. Genç Serdar’ın fener ışığı yukarıdaydı ya da geçmişteydi. Yağmur damlaları ters yöne akıyordu. Aylin’in sesi parazitin içindeydi. Yılmaz’ın uyarısı halatın liflerinde duruyordu. Selçuk’un korkusu dosya kâğıtlarından kopup karanlığa karışmıştı. Mermer tozu, kül, yanık yağ ve zeytin posası yaklaşan dünyanın kokusu olarak ciğerlerine doluyordu.
Serdar ilk kez bu geçişin yalnızca kendisine yapılmış bir saldırı olmadığını hissetti.
Bu, bir davetti.
Kaba, acımasız, bedeni kıran ve aklı zorlayan bir davet.
Ama davet.
Düşüşün sesi değişti.
Zamanın sürtünmesi yavaş yavaş azaldı. Telsiz paraziti geriye çekildi. Aylin’in sesi, Yılmaz’ın çağrısı, genç Serdar’ın “Kimse var mı?” sorusu birer birer karanlığın içinde uzaklaştı. Halat son kez sol yanında belirdi. Bu kez daha yakındı. Serdar parmaklarını oynattı. Dokunmasına bir karış kalmıştı.
Ama halat kayboldu.
Onun yerine sıcak bir ışık geldi.
Işık parlak değildi önce. Karanlığın rengi değişti. Siyah, koyu kahverengiye döndü. Sonra toprak rengine. Sonra güneşle yıpranmış mermerin solgun beyazına. Serdar’ın yüzüne kuru ve sıcak bir hava vurdu. Bu hava yağmur sonrası gece havası değildi. Güneşin altında uzun süre beklemiş taşlardan yükselen, insanın dudaklarını kurutan bir sıcaklıktı.
Serdar gözlerini kısmaya çalıştı.
Karanlık biterken beden geri geldi.
Ağırlığı yeniden hissedildi.
Omuzundaki gerilme.
Kaburgalarındaki sızı.
Dizindeki boşluk.
Avucundaki yanma.
Ağzındaki kan tadı.
Düşüş, onu zamanın içinde taşırken bedeni sanki askıda kalmıştı. Şimdi beden bütün alacaklarını tek seferde geri istiyordu. Kaslar kasıldı, mide yeniden yerini aradı, kulaklar açıldı, nefes sertçe ciğerlere doldu.
Sonra ses tamamen kesildi.
Bu kesinti, patlama gibi değildi.
Daha çok büyük bir kapının kapanması gibiydi.
Önce zamanın sürtünme sesi bitti.
Sonra parazit.
Sonra genç Serdar’ın fener ışığı.
Sonra karanlığın kendisi.
Ve en sonunda, Serdar yere çarptı.

Darbe beklediğinden farklı geldi. Betonun sert ve düz karşılığı yoktu. Altında taş, toz ve kırılmış mermer vardı. Sol omzu önce zemine vurdu, ardından kaburgaları, sonra dizleri. Nefesi göğsünden acımasızca boşaldı. Ağzına kan ve toz tadı doldu. Bir an hiçbir şey duymadı. Sonra dünyanın sesi geri döndü.
Ama bu dünya, bıraktığı dünya değildi.
Yağmur yoktu.
Revir yoktu.
Nizamiye yoktu.
Sadece sıcaklık vardı.
Kuru toz.
Uzakta insan sesleri.
Ve güneş.
Serdar kıpırdayamadı. Avucundaki kolyeyi hâlâ bırakmamıştı. Hayat ağacının motifleri derisine gömülmüş gibiydi. Gözlerini açmaya çalıştı ama kirpiklerine toz yapışmıştı. Yine de bilincinin son berrak kırıntısıyla, kendi içine tek bir cümle bıraktı:
Görev devam ediyor.
Sonra başı yana düştü.
Serdar, kendi gençliğinin sarkıttığı ipin yanından geçip binlerce yıl eski bir sessizliğe çarptı.






















