1 Asfaltın Soğuk Sesi
Didim, aynaların içinde küçüle küçüle geride kalmıştı.
Önce tabelalar seyrelmiş, sonra yazlık sitelerin beyaz duvarları, balkonlara asılı solgun havlular, yol kenarındaki büfeler ve akşam telaşı tek tek uzaklaşmıştı. Ege’nin tuzu, Serdar’ın kaskının vizörüne ince bir tabaka gibi sinmiş; rüzgârla kuruyan deniz kokusu, bir süre daha onunla gelmişti. Fakat yol içeri kıvrıldıkça o koku yavaş yavaş geri çekildi. Yerini, toprağın ağır, sıcak ve içine kapanık nefesine bıraktı.
Serdar motorun selesinde dik duruyor, dizlerinin arasında titreyen makinenin ritmini bedeninden ayırmamaya çalışıyordu. Gidonun iki ucundaki elleri sabitti; parmakları eldivenin içinde alışkanlıkla gazı, freni, debriyajı yokluyor, en küçük sarsıntıya bile hazır bekliyordu. Dışarıdan bakıldığında yola hâkim, nereye gittiğini bilen bir adam görünürdü. Ne aceleciydi ne de kararsız. Motor, asfaltın üzerinde kararlı bir çizgi gibi ilerliyordu.
Ama Serdar biliyordu: insan bazen en düzgün çizgiyi, içindeki en büyük dağılmayı saklamak için çizerdi.
Gazı biraz daha açtı.
Motorun sesi yükseldi. Rüzgâr göğsüne daha sert vurdu, kaskın kenarlarından içeri sızan uğultu kalınlaştı. Serdar bu uğultunun işe yaramasını, kafasının içinde dönüp duran sesleri bastırmasını istedi. Sadece yolu duymak istiyordu. Lastiklerin asfalta sürtünmesini, motorun düzenli titreşimini, zincirin gerilimindeki metalik fısıltıyı… İnsanın dikkatini hayatta tutan, basit ve dürüst sesleri.
Fakat bazı sesler rüzgârdan güçlüydü.
Murat Erkmen’in sesi, kaskın karanlığında beklenmedik bir netlikle yeniden belirdi. O kendinden emin, zehirli, fazla ölçülmüş ton… Sanki geçmiş, yaşanmış bir şey değil de masaya konmuş bir dosyaydı ve onu kimin okuyacağına, hangi sayfasını yırtacağına, hangi cümlesini gerçek sayacağına güçlü olan karar verirdi. Erkmen’in yüzü gözünün önüne gelmedi; Serdar onun yüzünü hatırlamak istemedi. Ama sesi, kelimelerin arkasına gizlenmiş o tahakküm duygusu, zihnine bir kanca gibi takılıp kalmıştı.
Geçmişi sahiplenen, bugünü de yönetirdi.
Serdar çenesini sıktı. Vizörün ardında gözleri yola daha sert kilitlendi. Yol çizgileri farının önünde parlayıp geriye akıyor, her biri bir öncekine benzeyen beyaz kesikler hâlinde karanlığa karışıyordu. Didim’den uzaklaşıyordu. En azından harita böyle söylüyordu. Fakat mesafe arttıkça göğsünün altında büyüyen sıkışma, ona başka bir şey söylüyordu.
O, bir yerden uzaklaşmıyordu.
Bir yere dönüyordu.
Bu düşünceyi daha oluşmadan bastırdı. Serdar Yalın, yıllar boyunca bazı düşüncelerin cümle hâline gelmesine izin vermemeyi öğrenmişti. Cümle kurulduğu anda insanın içinde yer açardı. Yer açtığı anda da kök salardı. Bu yüzden kendine basit, kısa ve disiplinli emirler vermek her zaman daha güvenliydi.
Yola bak.
Mesafeyi koru.
Nefesi düzenle.
Düşünme.
Ama hafıza emir komuta zincirine bağlı bir birlik değildi. Geri çekil emri verildiğinde bazen en önden saldırıya geçerdi.
İkinci ses, Murat Erkmen’in sesinden çok daha eskiydi. Bir insan sesine bile benzemiyordu. Önce ince bir cızırtı gibi başladı; sonra telsiz frekansının o boğuk, kirli parazitine dönüştü. 2005 yılının o gecesinden kopup gelen, nereden başladığı belli olmayan, bir türlü çözülemeyen bir uğultu… Kulaklıkların içini tırmalayan, kelimeleri yutan, emirleri eksilten, askeri düzenin en temel güvenini —haberleşmeyi— bozan o ses.
Serdar istemsizce sol elinin parmaklarını oynattı. Sanki yıllar önceki telsizin mandalını yeniden yokluyordu.
“Merkez… tekrar edin…”
Cümle tamamlanmadı. Çünkü hafıza, çoğu zaman olanı olduğu gibi getirmezdi; eksik getirirdi. Kırık getirirdi. Tam da insanın kendini en savunmasız hissettiği yerden getirirdi.
Telsiz parazitinin ardına üçüncü bir ses ilişti.
Bu ses diğerlerinden daha alçaktı. Ne Erkmen’in kibri vardı onda ne de telsizin kaosu. Yumuşaktı ama yumuşaklığı insanı rahatlatan türden değildi. İnce bir dikiş ipliği gibi hafızanın en derin yerinden geçiyor, geçtiği yeri acıtmadan açıyordu.
Aylin’in sesi.
“Bazı yaralar dikiş tutmaz Serdar.”
Serdar’ın sağ eli gazda çok kısa bir an gevşedi. Motorun sesi bir perde düştü, sonra yeniden yükseldi. Yoldaki bir çukurdan geçmiş gibi hafifçe sarsıldı ama aslında çukur asfaltta değildi.
Aylin’i düşünme.
Bu emir, diğerlerinden daha sertti.
Serdar onu bütün hatlarıyla hatırlamamaya uzun zaman önce karar vermişti. Yüzünü zihninin ortasına koyarsa, arkasından gelen her şeyi de kabul etmek zorunda kalacaktı. Revirin bahçesindeki o akşamüstü ışığını, elindeki çay bardağının buğusunu, beyaz önlüğünün cebinden taşan küçük not kâğıtlarını, konuşurken başını hafifçe yana eğişini, bir hastanın derdini dinlerken gözlerinde beliren o keskin ve merhametli dikkati… Bunların hiçbiri tek başına tehlikeli değildi. Tehlike, hepsinin birleşip ona söyleyemediği cümleyi hatırlatmasıydı.
Ben seni kaybetmekten korkuyorum.
Bunu o zaman söylememişti.
Askeri hayatında birçok kez susmuştu Serdar. Susmak bazen emirdi, bazen tedbirdi, bazen başkasının moralini korumaktı. Ama Aylin’in karşısındaki suskunluğu bunlardan hiçbiri değildi. O suskunluk, üniformanın arkasına saklanmış kişisel bir korkaktı. Bunu kabul etmek, yıllar sonra bile boğazına paslı bir şeyin takılması gibi acıtıyordu.
Yılmaz’ın silüeti, sanki bu düşüncenin ağırlığını dengelemek ister gibi zihninde belirdi.
Nizamiye önünde duruyordu. Geniş omuzlu, sert bakışlı, kısa konuşan bir adam. Emir bekler gibi değil; emri önceden anlamış gibi. Yılmaz Demir, yanında duran insana güven veren adamlardandı. Bazı askerler talimatı duymadan hareket edemezdi; Yılmaz, doğru anı duyar gibi hareket ederdi. Serdar’ın yarım adım gerisinde, hafif çaprazında duruşunu hatırladı. Ne fazla yakın ne gereksiz uzak. Sanki dünya bir anda bozulursa, ilk darbeyi neresinden karşılayacağını çoktan hesaplamıştı.
Yılmaz firar etmezdi.
Bu cümle Serdar’ın zihninde yıllardır değişmeden duran nadir şeylerden biriydi. Üzerinden zaman geçti diye eskimemiş, tekrarlandıkça yumuşamamıştı. Aksine daha da sertleşmişti. Bir taş gibi. Bir hüküm gibi.
Aylin de kaçmazdı.
Serdar’ın göğsündeki sıkışma büyüdü. Derin nefes almak istedi ama kaskın içinde hava daralmış gibiydi. Omuzlarını gevşetmeye çalıştı. Bedenine hükmetmeyi bilirdi. Ağrıyı, yorgunluğu, açlığı, uykusuzluğu idare etmeyi öğrenmişti. Fakat suçluluk başka bir şeydi. Suçluluk, kaslara değil kemiğe yerleşirdi.
Yol hafifçe yükselip sonra geniş bir ovaya doğru açıldı. Akşam güneşi ufka yaklaşmış, ışık alçalmıştı. Her şeyin kenarı belirginleşmiş, gölgeler uzamıştı. Serdar’ın vizöründen görünen dünya, sarı ve kızıl bir tabakanın ardından geçiyor gibiydi. Yol kenarındaki otlar kurumuş, tabelaların metal yüzeyleri günün son ışığını soğuk bir parlaklıkla geri veriyordu.
Aydın’a yaklaştığını önce tabelalardan değil, havadan anladı.
Ege kıyısının serin, tuzlu açıklığı kaybolmuştu. Hava kalınlaşmıştı. Sanki görünmez bir el ovayı bastırıyor, sıcaklığı toprağa değil insanların omuzlarına yüklüyordu. Nem, kaskın içinde bile hissediliyordu. Asfalttan yükselen ısı, motorun önünde titrek bir perde yapıyor; uzak çizgileri eğip büküyordu. Ara ara genzini yakan, mineral tadı taşıyan ağır bir koku geliyordu. Jeotermal buhar. Toprağın derininden çıkıp yüzeye ulaşan, insana dünyanın altında hâlâ çalışan eski bir makine varmış duygusu veren o koku.
Serdar bu kokuyu tanıyordu.
Bazı kokular hatırlatmazdı; saldırırdı.
Bir an için revir koridorunun nemli duvarları geldi aklına. Antiseptik, çay, eski ahşap dolap, ıslanmış bot, ter, kan ve yağmur… Hepsi birbirine karıştı. Yol, birden sadece yol olmaktan çıktı. Önündeki asfalt, onu Aydın’a değil, yirmi bir yıl önce yarım kalmış bir geceye taşıyan uzun ve soğuk bir şeride dönüştü.
Sol tarafında zeytinlikler başladı.
Serdar bakışlarını kısa bir süre yoldan ayırmadan, göz ucuyla ağaçların arasına kaydırdı. Eğri gövdeler, toprağın içinden bükülerek çıkmış yaşlı eller gibiydi. Her biri rüzgâra, kuraklığa, savaşa, geçip giden insanlara rağmen yerinde kalmıştı. Kimi gövdeler yarılmış, kimi oyulmuş, kimi neredeyse ikiye bölünmüş görünüyordu; ama dallarında hâlâ yaprak vardı. Gümüş yeşili yapraklar akşam ışığında usulca parlıyor, rüzgârın en küçük dokunuşunda aynı anda yön değiştiriyordu.
Zeytin ağacı acele etmezdi.
Serdar bunu çocukluğundan değil, Anadolu’da görev yaptığı yıllardan öğrenmişti. Zeytin, insandan uzun yaşayan şeylerin sabrına sahipti. Kökü derine iner, toprağı bırakmaz, fırtına geçince yine aynı yerde dururdu. Barışın ağacı derlerdi ona. Sofranın, yağın, bereketin, uzun ömrün ağacı.
Oysa Serdar’ın içinde barış yoktu.
Onun içinde, yıllardır kapağı kapalı tutulmuş bir mühimmat sandığı vardı. Dışarıdan paslanmış, unutulmuş, üzeri toz tutmuş görünüyordu belki. Ama içindeki barut hâlâ kuru, hâlâ yanmaya hazırdı. Bir kıvılcım bekliyordu. Bir kelime. Bir dosya. Bir koku. Bir isim.
Aylin.
Yılmaz.
Firar.
Serdar dişlerini sıktı.
“Ben sadece dosyalara bakacağım,” diye fısıldadı.
Kaskın içindeki sesi kendisine yabancı geldi. Daha genç, daha yorgun ya da daha çaresiz değildi; sadece inandırıcılığını kaybetmişti. Bir komutana rapor verir gibi değil, yakalanmış bir adamın kendini savunması gibi söylemişti bunu.
Sadece dosyalar.
Eski tutanaklar.
Eksik imzalar.
Yanlış tarihler.
Bir iki tanık beyanı.
Bakacak, not alacak, Selçuk’la konuşacak ve dönecekti. Hepsi bu. Yirmi bir yıl sonra yapılabilecek şey buydu. İnsan geçmişe gidemezdi. Ölüleri geri getiremezdi. Kapanmış bir askeri dosyanın kapağını kaldırmak, içinden hakikat çıkacağı anlamına gelmezdi. Çoğu zaman sadece eski toz kalkar, insanın gözünü yakar, sonra yine aynı karanlık yerine otururdu.
Fakat Serdar kendi yalanını kurarken bile altındaki gerçeği duyuyordu.
Ben dosyalara bakmaya gitmiyorum.
Ben onları bıraktığım geceye dönüyorum.
Bu cümle zihninde tam olarak belirdiğinde, yolun sesi değişti. Asfaltın ritmi kalınlaştı sanki. Lastiklerin altından gelen o düzenli sürtünme, soğuk ve tekdüze bir hatırlatmaya dönüştü. Kaç yıl geçerse geçsin, bazı yollar insanı ileri taşımazdı. Bazı yollar, insanı en çok sustuğu yere götürürdü.
Serdar’ın omuzları farkında olmadan gerildi. Emekli olmuştu ama bedenindeki asker emekli olmamıştı. Virajlara girerken hâlâ çıkış noktasını hesaplıyor, karşı şeritteki araçların hızını tartıyor, yol kenarındaki duraklama alanlarını göz ucuyla belirliyordu. Bir tehdit olmasa bile tehdit ihtimaline yer açarak yaşamak, onda refleks hâline gelmişti. Bu refleks onu hayatta tutmuştu. Ama bazı gecelerde insanı hayatta tutan şey, yaşamasına da engel oluyordu.
Bir kamyon karşı yönden geçti. Rüzgârı motoru hafifçe sarstı. Serdar gidonu sıkı tuttu, çizgisini bozmadı. Kamyonun ardından mazot kokusu geldi. Birkaç saniye sonra o da dağıldı. Geriye yine sıcak asfalt, jeotermal buhar ve zeytinliklerin topraksı kokusu kaldı.
Güneş artık iyice alçalmıştı. Ufukta kızıl bir çizgi hâlinde duruyor, ovanın üzerine ağır bir sessizlik indiriyordu. Akşamın o aralık saatleri başlamıştı; gündüzün çekildiği ama gecenin henüz tam yerleşmediği, insanın zihnindeki gölgelerin dışarıdaki gölgelerle kolayca karıştığı saatler.
Serdar, gençliğinde bu saatleri severdi. Günün hesabı kapanır, gece nöbetinin düzeni başlardı. Her şey belirginleşirdi: kim nerede duracak, hangi devriye hangi hatta çıkacak, hangi telsiz hangi frekansta açık kalacak… Belirsizliğin içine düzen kurmak, askerliğin en eski tesellisiydi.
Ama 2005’in o gecesinde düzen kurulamamıştı.
Bir çukur açılmıştı.
Toprak çökmüştü, denmişti önce. Sonra “jeolojik oluşum” diyenler olmuştu. Ardından “sit alanı olabilir” diye fısıldayanlar. Herkes bildiği kelimelerle bilinmeyeni ehlileştirmeye çalışmıştı. Serdar o gece kelimelere değil, ölçülere bakmıştı. Halat kaç metre indi? Ağırlık zemine değdi mi? Telsiz neden kesildi? Pusula niye aynı noktada dönüp durdu?
Soruların hiçbirine düzgün cevap alınamamıştı.
Sonra Yılmaz kaybolmuştu.
Sonra Aylin.
Sonra dosyaya bir kelime yazılmıştı.
Firar.
Serdar’ın içinde bir şey o kelimeyi her hatırlayışında aynı öfkeyle doğruluyordu. Yılmaz’ın dosyasına o kelimeyi yazan el, onu tanımıyordu. Aylin’in adının yanına o ihtimali düşen zihin, onun gözlerinin içine bir kez bile bakmamıştı. İnsan bazen hakikati bilmediği için değil, hakikat başına bela olmasın diye yanlış kelime seçerdi.
O dosya kapatılmıştı.
Ama Serdar kapanmamıştı.
Yol bir süre sonra uzun bir viraja girdi. Virajın dışındaki zeytinlikler seyrekleşti, yer yer incir ağaçları ve boş tarlalar göründü. Farı henüz tam kararmamış yolda soluk bir üçgen açıyordu. Önünde birkaç araç vardı; mesafeleri düzenliydi. Şehir yaklaşırken trafik hafifçe sıklaşmış, tabelalar çoğalmıştı. Serdar hızını kendiliğinden düşürdü. Bunu önce yol şartlarına bağladı. Sonra bunun doğru olmadığını anladı.
Bir şey onu yavaşlatıyordu.
Bedeni, zihninden önce yaklaşan eşiği fark etmişti.
Uzakta büyük bir tabela belirdi. İlk anda yalnızca yeşil bir leke gibiydi. Sonra harfler netleşti. Yol kenarındaki lambanın altında, akşamın kızılından sıyrılıp soğuk bir resmiyete büründü.
AYDIN.
Serdar tabelaya baktı.
Bu sadece bir şehir adı değildi. Bir görev yeri, bir dosya numarası, bir kayıp tutanağı, yarım kalmış bir çay, söylenmemiş bir cümle ve karanlığa sarkıtılmış elli metrelik bir halattı. Aynı anda hepsi olmuştu.
Sağ elindeki güç azaldı. Gaz kolu yavaşça kapandı. Motorun sesi düştü. Rüzgârın göğsüne vurduğu basınç hafifledi ama içindeki ağırlık azalmadı. Aksine, sessizlik büyüdükçe o ağırlık daha belirgin hâle geldi.
Serdar yolun kenarından akan zeytinliklere son kez baktı. Ağaçlar kararmaya başlayan gökyüzünün altında sessizce duruyordu. Kökleri toprağın derinindeydi. Dalları rüzgâra açıktı. Onlar beklemeyi biliyordu.
Serdar beklemeyi çoktan bitirmişti.
Aydın tabelası yolun kenarında büyüyüp netleştiğinde, Serdar gazı değil, geçmişe karşı yıllardır sürdürdüğü o inatçı direncini kesti.